TARAF'ta tersinden FAŞİZM rüzgarları...
28/12/2008 · Kategori: taraf__tar
Ben bir 'taraf'okuruyum.
Çok kısa olarak taraf'ta neyi sevdiğimi söyleyeyim:
bir, özgürlükçü tavrı
iki, antistotükocu tavrı
üç, sivil demokrasi için takınılan cesaretli tavrı
dört, kaba toplumculuğa, kaba solculuğa alınan tavrı
fakat sevmediğim şeyler de var taraf'ta
ilk günden beri olanlar;
* fazlasıyla batıcı, batı yaranmacı tavır
* AB'yi ve batıya entegrasyonu tek çözüm olan gören anlayış
* türk olan her şeye alerjisi olan tavır
* ermeni konusunda ermenilere rahmet okutacak bir ısrar (aslında burası uzun bir parantez istiyor, ermenilere yapılmış edilmiş olanlardan yana olmadığım bilinsin şimdilik.)
* kürt konusundaki tavır ise yazardan yazara değişiyor, katıldığım katılmadığım taraflar oluyor.
ama son 2 aydır Rasim Ozan Kütahyalı başta olmak üzere, Halil Berktay ve Sevan Nişanyan -belki bir iki isim daha eklenir önümüzdeki günlerde- türk düşmanlığını, anti milliyetçi gibi görünüp en bağnazında milliyetçilik yapmayı, özgürlükçü görünüp aslında en tehlikelisinden faşistliği gemi azıya almış bir biçimde yükselttiler.
Bu adamların yazıları fena halde canımı sıktığından bir üsre önce facebook'ta "rasim ozan kütahyalı ve halil berktay taraf'ta yazmasın etkinliği düzenledim, pek katılan olmadı. tanıdığım şairler, yazarlar var, onlar hemen reddettiler. böyle olunca acaba yanlış mı yapıyorum, bir insanın bir yerde yazmamasını istemek de bir tür faşitlik değil mi diye yokladım kendimi. hayır, bu faşistlik değildi..sadece düşüncemi temellendirmediğim için ve insanlar ya tarafı zaten okumadıkları ya da okuyorlarsa da durumun farkında olmadıkları için hemen reddetmişlerdi. demek ki konuyu temellendirmem gerkiyordu. etkinliği iptal ettim ve daha sonra bir yazıyla yeniden başlatmaya karar verdim.
fakat buna gerek kalmadı, hemen akabinde Bülent Somay'ın konuyu temellendiren ve benimle aynı doğrultuda görüşlerini içeren üç yazısı yayımlandı peş peşe. doğrusu çok sevindim.
şimdi bu yazıları önce burada yayımlıyorum, sonra da etkinliği facebook'ta yeniden başlatıyorum..
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Bir saptama, bir uygulama ve rica ,15 Aralık 2008, TARAF- BÜLEN
28/12/2008 · Kategori: taraf__tar
/ Kütahyalı’nın “Faşist rock’çılar ülkesi” yazısı, bal gibi de herhangi bir keskin solcu, “Marksist-Leninist” grupçuğun yayın organında, ya da bazı ufak değişikliklerle herhangi bir Ergenekoncu yayın organında çıkmış olabilirdi. Eskiden “sosyal-faşistlere”, “Maocu Bozkurtlara”, “emperyalizmin oyununa gelmiş kendini sosyalist sanan zavallılara” küfrederken, üslubu ve sentaksı saklayıp üç terimi değiştirdiğinizde farklı biri olmuyorsunuz.
Lafı çok uzatmamak için, Taraf‘ın birçok köşe yazarının sık sık şiddetli eleştirilerine maruz kalan “geleneksel Türk solcu” zihniyetinin temel özelliklerini maddeleyerek söze başlayayım.
GELENEKSEL TÜRK SOLCUSU:
* Özel olarak Kemalist, Bolşevik, Stalinist, Jakoben, Maocu filan değildir. Kendi haklılığını mutlak bir hakikate dayandırmak, tartışmasız doğruları arkasına alarak çevresindeki herkesi kötüleyebilmek için bunlardan yere ve zamana göre birine sahip çıkıyormuş gibi yapar.
* Bu yüzden de bir gün Stalinistken ertesi gün Kemalist, bir gün Maocuyken iki gün sonra ulusalcı olabilir.
* Bu zihniyetin temel sorunu, gündelik olarak kendisini bağlı gördüğü/gösterdiği ideolojik yapıda değil, kendi haklılığına tartışmasız inancında, ötekini harcama, aşağılama konusunda gösterdiği eşsiz kararlılıkta yatar.
* Bu yüzden de temel eleştiri kavramı “sapma”dır. Yıllar geçip bir bilanço çıkarıldığında, kendisinin (bütün sıçrama, kıvırma ve kırılmalarına rağmen) “doğru yolu” izlediğini, geri kalan herkesin ise “sapma” olduğunu söyleyecektir.
KENDİ DIŞINDAKİLER KÖTÜ
* Kendisi “nesnel gerçek”e vakıf olduğu için, karşısındakiler, istedikleri kadar iyi niyetli olsunlar, en iyi ihtimalle “nesnel olarak” kötülerin yanında yer almaktadır. Yani tüm ötekiler ya bilinçli bir biçimde ahlaksız, sömürücü, halk düşmanı, faşist, ırkçı cephede yer almaktadırlar, ya da bilinçsiz bir biçimde o cepheye düşmüşlerdir.
* Bu tutumu onu kaçınılmaz olarak apolitik yapar. Çünkü takke düşüp kel göründüğünde, kendisiden (ve çevresine birikmiş bir müminler topluluğundan) başka hiç kimseyle ortak bir faaliyete girmesi mümkün değildir. O yüzden de uzun vadede bu solcu türü sinizme erer, ötekilerin salaklıklarına kerhen tahammül ederek her şeye söylenir, ya da (eğer yeterli karizması varsa) etrafına topladığı birkaç (yüz?) kişiyle politika yapıyormuş gibi yapar.
* Yani ırkçılık, milliyetçilik, faşizm, Kemalizm, Stalinizm, Jakobenizm, Maoculuk fanidir, kalıcı olan geleneksel Türk solcusunun kendi haklılığına olan sarsılmaz imanıdır.
Sözüm meclisten dışarı. Bu bir tipleme. Türkiye’de solun tarihi sadece böyle insanlardan oluşmuyor. Hatta bunların çoğunlukta oldukları bile söylenemez. Yalnızca sesleri daha çok çıktığı, ötekileri o tartışılmaz haklılıklarıyla kolayca sindirebildikleri için çoğunluktaymışlar gibi göründüler bir süre. Ama şimdi çuvaldız zamanı: Bu “Türk solcusu” tipini acımasız eleştiri okları yağmuruna maruz bırakan kimi Taraf yazarları, bu tipin temel özelliklerini madde madde taşımıyorlar mı sizce? Bence taşıyorlar. İsterseniz yukarıdaki yedi maddeyi, içlerine “özgürlükçü” katarak bir kere daha okuyun, bakın bakalım içerik değişiyor mu?
Sanıyor musunuz ki “özgürlükçü” ibaresi (isterseniz buna “liberal” ve “1iberter” ibarelerini de ekleyelim) sihirli bir değnektir ve bir kere telaffuz edildi mi sizi her türlü saldırganlıktan, dogmatizmden, sinizmden ve megaloman kibirden kurtarıverir? Hayır, o terimler de diğerleri gibi birer kelimeden ibarettir. Önemli olan ise “üslub-u beyan”dan başka bir şey değildir. Marx, “Ben, üslubumum,” derken bir bildiği vardı, emin olun.
GELDİK UYGULAMALI KISIMA:
“Falan Filanca, sanat dünyasına hakim olan neo-liberal-sol dille konuşan biri. Bu düşüncem değişmiş değil. Filanca’nın genel portresi, genel konuşmaları da bu yönde zaten. Liberallerin jargonuna ait olduğu için tu kaka edilen “liberal” sıfatını “özgürlükçü” kamuflajıyla örttünüz mü (Filanca tam olarak örtmüş de değil) ortaya Marksist-Leninist bir anlayış çıkmıyor. Liberal dil üzerinden yaratılmış sol-liberalizmin önderlerinden olan Filan Falanca da sürekli bu kamuflaj taktiğiyle konuşan bir adamdır. Filanca, onun kadar da profesyonel değil... Tipik Türk hastalığı Feşmekan’a da fazlasıyla bulaşmış. Erdemli olan içinden geldiğin çevreyi, liberal çizgiye doğru sapmış dostum dediklerini en ağır dille eleştirebilmektir. Dostluğun gereği de budur. Problemlerin üstünü örten cemaatçilik ilkel ve gayriahlâki bir yaklaşımdır.
İnfraruj müziğini beğendiğim bir grup. “Vesaire Vesaire” albümü Türkçe rock tarihinin en iyi albümlerindendir bence. Bunun üstüne sahici Marksist-Leninist dil kurabilse bu grup, gerçekten bu ülke için de çok değerli olur. Fakat bu grup henüz bu çizgiden çok uzak ya da çok derin yalpalamalar içinde... Aileden ve çevreden devralınan liberal obsesyonlar tek Feşmekan değil diğer grup elemanlarınca da aşılabilmiş değil. Bunun üstüne üçüncü dünyalı bir liberter dil biniyor. Oluşan sentez ise zaman zaman berbat oluyor. Zaman zaman da Anglo-Amerikan solcuları benzeri özgürlükçü sözler araya giriyor. Grubun postmodern karaktersizlik hali tam olarak bu. Yoksa fikir değiştirmiş diye kimseye böyle denemez..
Tipitip gibi hiçbir ciddi entelektüelin kaale almayacağı, ancak evrensel insanlık değerlerine karşı tehlike olarak göreceği hastalıklı bir adama bu derece itibar eden bir zihniyet nasıl muhalif ve sosyalist olmaktan bahsedebiliyor? Tipitip ırkçı ve antisemitik değilse, MHP de Marksist bir parti demektir! Feşmekan kırılmasın ama böyle akıllara seza, vicdan yaralayan sözler bence rezil ve kepaze sıfatlarını hakediyor... Burada bir fikir farklılığı yok. Düpedüz ahlaksızlığı meşrulaştırma durumu var. Feşmekan’ın bunu bilinçli yaptığını düşünmüyorum. Zihinsel yapısının postmodern vaziyetini demin ifade ettim...
Bu tabloya ne denebilir? Rezil, kepaze hâlâ‚ ağır bir terim mi sence Feşmekan?”
Bu uygulamanın anahtarını da aşağıda sunuyorum:
Falan Filanca: Nejat İşler
Neo-liberal-sol: ulusalcı sol
Liberallerin: MHP’nin
Liberal: milli
Özgürlükçü: bu topraklara ait
Marksist-Leninist: özgürlükçü-sol
Filan Falanca: Nihat Genç
Feşmekan: Harun Tekin
Liberal: Faşizan
İnfraruj: Mor ve Ötesi
“Vesaire Vesaire”: “Dünya Yalan Söylüyor”
Marksist-Leninist: özgürlükçü muhalif
Liberal: Kemalist
Liberter: Sosyalist
Tipitip: Yalçın Küçük
Anarşist: Marksist
SADECE KÜTAHYALI MI?
Bu anahtarı kullandığınızda, uygulamamızın Rasim Ozan Kütahyalı’nın 13.12.2008 tarihli Taraf‘ta yayınlanan “Faşist rock’çılar ülkesi” yazısından yapılmış uzun bir alıntı (aslında neredeyse yazının yarısı) olduğunu göreceksiniz. Oysa bu yazı bal gibi de herhangi bir keskin solcu, “Marksist-Leninist” grupçuğun yayın organında, ya da bazı ufak değişikliklerle herhangi bir Ergenekoncu yayın organında çıkmış olabilirdi. Uslub-u beyan, aynıyla insan. Eskiden “sosyal-faşistlere”, “Maocu Bozkurtlara”, “emperyalizmin oyununa gelmiş kendini sosyalist sanan zavallılara” küfrederken, üslubu ve sentaksı saklayıp üç terimi değiştirdiğinizde farklı biri olmuyorsunuz. Gene “sapmalardan” bahsediyorsunuz, gene tartışılmaz ilahlarınız var (bu saptama için aynı yazarın 22.11.2008 tarihli “Destansı bir adamdı Ahmet Kaya...” başlıklı yazısına bakılabilir), ve gene bir tek siz “biliyorsunuz”, ötekiler ya hain, ya aldanmış ya da bilinçsiz.
Bu tarz bir eleştiri, sevgili Taraf, sadece eleştirilen zihniyetin görünürdeki haklılığını pekiştirir. Ve bu sözüm yalnızca Kütahyalı’ya değil, birazcığı da Etyen Mahçupyan’a, az bir kısmı Ahmet Altan’a, kırk yılda bir Ümit Kıvanç’a, çoğu zaman Yıldıray Oğur’a. Kadim dostlarım Ayhan Aktar’la Gökhan Özgün’ün bile yaptıkları oluyor bunu. Galiba bir tek Murat Belge’ye sözüm yok. Yeni ve özgürlükçü bir dünya, her şeyden önce yeni ve kendinden bu kadar emin olmayan bir dil arayışıyla başlar. Sonrasına ise bizim ömrümüz yetmeyecek zaten.
BÜLENT SOMAY
* İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi / bsomay@bilgi.edu.tr
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
“İki”den başka sayılar da vardır, 19 Aralık 2008 ,BÜ
28/12/2008 · Kategori: taraf__tar
Ne Derrida’sı, ne Spivak’ı Allah aşkına? Zizek nereden devreye girdi? Bu isimlerin tren vagonu gibi birbiri ardına sıralanması son derece banal, sıradan bir anti-entellektüelizmi açığa vuruyor. “Entellektüel görüneyim derdinde olan gençler” ifadesi ise hiçbir şeyi kurtarmıyor.
Galiba tali bir konuda (açık terbiyesizliği denetim altına alma konusunda) bir adım atmayı başardık. Bundan aldığım cesaretle (biraz safımdır) bir adım daha atmayı, biraz daha asli bir konuyu kurcalamayı deneyeceğim. Kütahyalı yazısında soruyor: “Mesela şu metni imzalayanlara herhangi bir ülkede ‘sistem-karşıtı’, ‘muhalif’, ‘solcu’, ‘özgürlükçü’, ‘evrensel değerlerden yana’ denebilir mi?”
Tırnak içine alınmış bu beş kavram birbirinden farklı. Kestirmeden gidersek, “muhalif” ve “solcu” kesinlikle denebilir. Muhalefet neye muhalefet ettiğinize, solculuk Konvansiyon Meclisi’nde hangi tarafta oturduğunuza göre belirlenir çünkü; 1932’de Nazi Partisi “muhalif”ti, Jakobenler de solcuydular zamanında. “Sistem karşıtı” denip denemeyeceğini anlamak için hangi “sistem”den bahsettiğimizi netleştirmemiz gerekir. Ulusal kurtuluş hareketleri, 20. yüzyılın ortalarına kadar “sistem karşıtı” idi, şimdilerdeyse modası geçmekte olan emperyalizm karşısında vahşi ve yerel bir kapitalist sömürü sisteminin merkezine yerleşiyorlar. Hangi “evren”, kimin “evrensel değerleri”?
AŞIRI GENELLEMELERİN SAKINCALARI
Burjuvazinin evrensel değerlerinin başında “özel mülkiyet hakkı” gelir, dolayısıyla o açıdan bakıldığında benim “evrensel değerlerden yana” olduğum söylenemez. “Özgürlükçü” denemez mutlaka, ama gene örneğin benim dünya görüşümün “taraf”ından baktığımızda, serbest piyasayı savunanlara da denemez, onlara olsa olsa liberal denir.
“Yavaşoğulları, Ortaçgil gibi isimler, Moğollar gibi gruplar, Erkin Koray gibi net olup MHP’ye intisap ettiklerini açıklarlarsa, ben bunu dürüst bir davranış olarak görürüm...”
Aşırı genellemenin bizi getireceği yer budur tabii ki. Erkin Koray hiçbir zaman “sistem-karşıtı”, “muhalif”, “solcu”, “özgürlükçü”, “evrensel değerlerden yana” olduğunu iddia etmemişti zaten; en “aykırı” göründüğü 1960’larda bile. “Moğollar gibi gruplar” kimdir? Berktay mı, Öngür mü, Yörükoğlu mu? Bu isimlerin hepsi politik olarak aynı yerde mi duruyor? Ama daha da önemlisi, Nejat Yavaşoğulları ahir yaşında ulusalcı/Kemalist kesildi diye, “Cezaevinde Bayram Görüşmesi”, “Tepedeki Çimenlik”, “Acil Demokrasi”, “Hiroşima” ansızın faşist şarkılar mı oldu? Sanatçıyı, düşünürü gündelik ve geçici politik duruşunun ötesinde, ürünleri, eserleriyle değerlendirmek zorundayız. Yoksa “Heidegger faşist miydi?” gibi anlamsız tartışmalarla ömür tüketmek zorunda kalırız.
Ben Bülent Ortaçgil’i otuz küsur yıldır verdiği ürünlerle değerlendiririm, verilen örnekteki gibi saçma sapan, milliyetçi bir bildiriye imza attığında da “Faşist!” diye nara atmaya başlamak yerine bir kenara çekip, “Bülent, dostum, delirdin mi sen yahu?” diye sormayı tercih ederim. Otuz küsur yıllık işleriyle bu “kuşku payını” hak etmiştir çünkü. Tıpkı Ahmet Kaya’yı solcu sosa bandırılmış kötü arabesk müziğiyle ve iflah olmaz megalomanisiyle değerlendireceğim, bir dönem “keskinlik” dozunu kaçırıp başını devletle ve milliyetçilerle belaya soktuğu zamanki pervasızlığını ayrıca takdir edeceğim, bu yüzden başına gelenlere içtenlikle üzüleceğim, ama esas işi, yani müziği hakkındaki kanaatlerimi bu nedenle değiştirmeyeceğim gibi.
Yani, “Erkin Baba” hayranları beni affetsinler ama, hiçbir zaman ne müziğini, ne hayat duruşunu, ne de görüşlerini sevebildiğim Koray’ın beni hiç şaşır_tmadan MHP’ye oy vermesiyle, Nejat’ın pusulayı ve hedefi şaşırıp Kemalistleşmesi arasında bir fark vardır; Bülent’in bir adet milliyetçi bildiriye hasbelkader imza atması da bambaşka bir hikayedir. Nejat’la tartışabilir, kavga edebilir, hatta uzun vadede gerçekten de farklı kamplara düşebiliriz. Bülent’le ise kısa bir tartışma bile yetecektir anlaşmaya. “Moğollar” ise, tekrar sorayım, kimdir, hangisidir, birinin yaptığından diğerleri ne kadar sorumlu tutulabilir? Şeytan tüm bu ayrıntılarda gizli ve ayrıntıları görmezden gelerek yapılan politika, gene aynı ayrıntılarda boğulmaya mahkumdur.
“Bülent Somay sanat/muhalefet ilişkisinde nerede duruyor, ben anlayamadım. Sıradan okur da Somay’ın ‘taraf’ını anlamakta zorlanacak gibi.”... “Somut söylemek gerekirse Kaya’yı birileri linç etmek isterken, o linçe katılmayan ama hiçbir şey de yapmayanların ilk grupla özdeşleştirileceği bir dönemdeyiz... İşte böyle bir kavşakta olduğumuz için, entelektüel görüneyim derdinde olan gençlerin favori isimleri Derrida/ Spivak/ Zizek usulü Somay önermeleri Gülten Kaya gibi insanlara anlamlı gelmiyor.”
KAYA’YI BEN LİNÇ ETMEDİM
Sanat/muhalefet ilişkisinde nerede durduğumu yukarıda açıkladım sanıyorum. “Sıradan okur”a (her kimse bu şahıs) ise yardımcı olayım: Otuz küsur yıldır komünistim, komünistler arasında gene aynı süredir otoriter, totaliter, milliyetçi ve devletçi eğilimlere karşı mücadele ettim. “Akıntıya karşı” gittiğim için fazla yol alamadımsa da, en azından sinizme düşmedim, küsmedim, kestirmeci, genellemeci, toptancı bir tavır benimsemedim. Dolayısıyla “taraf”ım belli. Bu konuda hiçbir mücadeleden ve “kendi sonuçlarından korkmayan eleştiri” sürecinden geçmemiş, dişleri zaten Stalinizm, neo-liberalizm ve teorik-pratik belirsizlik tarafından sökülmüş olan bir “sol”a hiçbir sorumluluk almadan hakaret etmeyi erdem bellemiş nevzuhur “özgürlükçülerden” ders almaya pek de ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum.
Bunu bilerek devam edelim; Ahmet Kaya’yı birileri linç etmek isterken ne o linçe katıldım, ne de hiçbir şey yapmadan durdum. Kuşkusuz gidip “gövdemi siper etmedim” (zaten belki bir tek Hrant’a yapardım bunu, o kurşunla arasına atlamam mümkün olsaydı), ama bulunduğum yerden ne yapılabiliyorsa, ifade özgürlüğünü savunmak adına ne yapılabilirse yaptım. Ancak bu Ahmet Kaya’yı (yani onun müziğini ve hayat duruşunu) savunduğum anlamına gelmez. Tıpkı “başörtüsü hakkını” savunmanın tesettürü savunmak anlamına gelmeyeceği gibi. Bu nedenle, Ahmet Kaya’nın müziğini, tavrını, kişiliğini, hayat duruşunu sevmiyorum, canhıraş bir biçimde savunmuyorum diye, beni onu linç etmeye kalkanlarla “özdeşleştirmek” ne Kütahyalı’nın haddine düşer ne de bir başkasının.
Zaten sorun da burada: Her şeyi herkesle özdeşleştirip parametre sayısını ikiye (“biz” ve “onlar”a) indirme girişimi, yalnızca üçe kadar saymayı bilen kargalardan bile daha geri bir entelektüel konuma düşmekle kalmaz, eleştirdiği geleneksel solcu, milliyetçi, ırkçı, faşist düşüncelerin aynı (her şeyi ikiye, biz/onlar ikiliğine) indirgeme tavrıyla bire bir örtüşür.
DERDİMİZ ENTELEKTÜEL GÖRÜNMEK Mİ
Son olarak, yazının genel (ve beni biraz da hayrete düşüren) saygılı üslubunun dışında kalan o “Derrida/ Spivak/ Zizek” anıştırması gerçekten de tuhaf kaçıyor. Ne Derrida’sı, ne Spivak’ı Allah aşkına? Zizek nereden devreye girdi? Bunu söyleyen ya bu kişilerin yazdıklarına hiç göz atmamış, ya da sayı saymasını bilmiyor. Bu isimlerin tren vagonu gibi birbiri ardına sıralanması son derece banal, sıradan bir anti-entellektüelizmi açığa vuruyor. “Entellektüel görüneyim derdinde olan gençler” ifadesi ise hiçbir şeyi kurtarmıyor. Hiçbir anti-entellektüel, bunu açık açık entellektüellere, teoriye, düşünceye saldırarak yapmaz zaten, “sahte”, “yarı-”, “sözde” gibi öntakılarla kamufle etmeye çalışır. Kütahyalı da aynı şeyi yapıyor: Benim anlaşılmamamdan ya da “anlamlı gelmememden” Kütahyalı’nın endişe etmesine gerek yok. Her ne kadar bunu kanıtlayacak “okur mektupları çoğunluğu” yoksa da elimde, derdimi çoğu zaman, çoğu kişiye anlatabiliyorum. Bunu yaparken de Kapital‘i işçiler okusun diye yazan
Marx’tan başka kılavuza ihtiyacım yok. Ha, o kılavuz da karga çıkabilirmiş. Varsın çıksın; ben şahsen o karganın burnumu daldıracağı şeyi, banal anti-entellektüelizmin iç bayıltıcı şekerli suyuna tercih ederim.
* İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi / bsomay@bilgi.edu.tr
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Faşizmi sıradanlaştıran yazarlara ‘tekdir’dir, 27 Ar
28/12/2008 · Kategori: taraf__tar
Benim söylediğim basitçe şu: Faşizm öyle aklınıza geldiği gibi, küfür niyetine kullanılabilecek bir ifade değildir. Bir ağırlığı vardır ve kullananın da bu ağırlığın farkında olması gerekir.
Kütahyalı’ya yazdığım ilk iki yazı nush kabilindendi. Bu ise tekdir (Bkz. Not).
Allaha şükür sağlığım yerinde. Olmasaydı da doktor niyetine Kütahyalı’dan teşhis bekleyeceğime bileklerimi kendim kesiverirdim, siz sağ, ben selamet. Yani “hastalığımın” ne olduğu konusunda son başvuracağım kişidir Kütahyalı. İnsan kendinden şüpheye düşmeli zaman zaman. Ben de düşüp iki yazımı da taradım, “Bizim Nejat” diye bir ifade yok. Dolayısıyla Kütahyalı daha baştan açık, arsızca bir yalanla işe başlamış. Nejat Yavaşoğulları ne “benim”dir (ya da “bizim”dir, biz her kimsek), ne de benim yenimin içinde. Yeri burası değil, ama haydi söyleyeyim: Yavaşoğulları ile hiçbir zaman aynı kampta olmadım, kendimi öyle bir “cemaat” içinde hissetmedim 1980’lerden beri. Dolayısıyla “bizim oğlan” değildir benim için. Ayrıca, “Acil Demokrasi”yi yazdığı zamanlarda şahane sosyalistti, şimdi azcık Kemalist oldu diyen de yok.
DERDİM ADAM KORUMAK DEĞİL
Nejat muhtemelen “Bayrak Mitinglerindeki” kalabalığın gazına gelerek kendini ortaya atmış, neyin altına imza attığının da pek farkında olmamıştır. Benim söylediğim basitçe şu: Faşizm öyle aklınıza geldiği gibi, küfür niyetine kullanılabilecek bir ifade değildir. Bir ağırlığı vardır ve kullananın da bu ağırlığın farkında olması gerekir. Nejat ne eskiden faşistti ne de şimdi faşist. Her zaman için politik duruşunu ince eleyip sık dokumadan belirlerdi, o kadar. Bu bir erdem değil tabii ki, ama faşizm de değil. Ha, böyle insanlar son kertede, tarihsel karar anlarında faşizmle uzlaşmazlar mı, kuşkusuz mümkündür, ama Nejat özelinde bunun da geçerli olacağını sanmam. Ancak zaten, bana o günün geldiğini, ak koyunla kara koyunun hemen bugün belli olması gerektiğini söyleyecek kişi Kütahyalı değil.
Dolayısıyla ne Kütahyalı, ne de herhangi biri kalkıp da beni TSK ile, Emniyet ile, Vakit ile aynı yere koymaya kalkamaz, haddine düşmez. Benim derdim “adamımı korumak” filan değil (zaten bir “adamım” da yok), kendisine hasbelkader bir köşe kapan bir kendini bilmezin köşesinden esip savurarak, hiçbir sorumluluk almadan onu faşist bunu ırkçı, şunu hain, bunu sapma ilan etmesi durumuna işaret etmek. Geçmişte ve bugün kendisine tabii ki “solda” da yer bulan keskin, ölçüsüz, küstah ve her türlü anlaşma ve uzlaşmayı daha baştan imkansız kılan bir anlayışın, içinde dostlarım ve saygı duyduğum kişiler de bulunan, kendi içinde sorunlu ama gene de saygıdeğer bir projeyi mundar etmesi tehlikesine dikkat çekmek.
Kütahyalı ile cemaatçilik konusunu tartışmaya kalksam, bilgisayarımın klavyesini üç kere deterjanlı suyla yıkamam gerekir. Bu gibi daha ciddi konuları açmak için başkalarının (ne bileyim mesela Etyen Mahçupyan’ın) da “topa girmesini” bekliyorum. Çünkü burada Kütahyalı’nın tipik bir “haset oğlan” tavrıyla kendisini içine almayan her aydın topluluğuna hakaret etmesinden daha derin bir tartışma var. Kütahyalı’ya kalsa, köşesini “Faşist Minyatür Sanatçıları Ülkesi”, “Faşist Hattatlar Ülkesi”, “Faşist Lirik Şairler Ülkesi”, “Faşist Kısa Film Yönetmenleri Ülkesi” gibi derin yazılarla sonsuza kadar doldurabilir. “Faşist” onun için tanımlı, gerçek bir toplumsal/politik durum değil çünkü. “Kaka” anlamına geliyor. Nejatlar “kaka”; Ferhan Şensoy “kaka”; Moğollar “kaka”. Hayır, böyle dese sorun olmayacak. Biri emziğini eline tutuşturup yatağına yollayacak ve mesele de sona erecek. Ama maalesef Kütahyalı bir yetişkin edasında olduğu için onu ciddiye alanlar çıkıyor. Nitekim bu tartışma başlayalı beri ben de (herhalde ona destek e-postaları yollayan okur “çoğunluğundan”) “Marx’ın güzide milletimiz tarafından bok çukuruna yollandığı” yolunda “eleştiri” postaları alıyorum. Yeterince yüksek sesle konuşabilen herkes bu ülkede kendine mürit bulabilir ne yazık ki. Burada utanması gereken, o sesi yükseltme araçlarını o kişiye sağlayanlar değil midir sizce? Üstelik (bu sözüm bana ikide bir “Değmez, ne uğraşıyorsun,” propagandası yapan dostlara) bu tavrın yükselme, başarılı olma, “kaka” dediklerini sahiden de ezme noktasına tırmanma ihtimali de yok değildir. Bakınız, 1980’lerde aynı solcu düşmanı üslupla ortaya çıkıp bir süre için ilk filmleriyle alay konusu olan, ciddiye alınmayarak geçiştirilen, şimdilerde ise büyük yapımcı ve yönetmen ve aynı zamanda da Cihangir Beylerbeyi kesilen Sinan Çetin’in ibret verici hikayesi. Tencere yuvarlanır, kapağını bulur. Kütahyalı da elinde bir Ayn Rand kitabı sallayarak bir Sinan Çetin yapımında (artık yazar mı, oynar mı, yoksa müziğini mi yapar, orasını bilemem) zuhur eylerse hiç ama hiç şaşırmayacağım.
TARAF NEREDE DURUYOR?
Gelelim Taraf’a. Bugüne kadar sesi (kendi çapında) yüksek çıkanların dışında, yeni, eleştirel isimlere sayfalarınızda yer verme tavrınıza saygım var. Köşe yazarlarınızı sansür etmenizi isteyecek son kişi ben olurum herhalde. Ancak “İmam gaz çıkarırsa cemaat büyük abdestini yapar,” özlü sözümüzü unutmuş görünüyorsunuz arkadaşlar. Kütahyalı (güzide polisimizin bildik deyişiyle) “münferit bir vaka” değil. Belirli parametreler içinde sola yöneltilen cemaatçilik ve Kemalizm eleştirilerinin büyük ölçüde haklı bir yanı vardır tabii ki. Kendime referans vermeyi hiç sevmem ama, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinin 8. kitabında ve Çokbilmiş Özne kitabımda yayınlanan “Türkiye Solunun Kemalizmle İmtihanı” yazıma bakılabilir bu konuda. Ancak sorumluluk alınarak, araştırarak, emek sarfederek yapılan eleştiri ile, işkembe-i kübradan hakaret sallama tavrı arasında çok ciddi bir fark vardır. Nitekim, Etyen Mahçupyan haklı bir noktadan başlayan “cemaatçilik” eleştirisinde kantarın topuzunu kaçırmasaydı, Kütahyalı gibi “münferit vaka”lar da zuhur edemezdi. Ayrıca biraz dünyaya bakınmak, yeni kavramlarla (ya da yeni biçimlere dökülmeye çalışılan eski kavramlarla) tanışmak kimseye zarar vermez. Mesela, Giorgio Agamben’in “Gelmekte Olan Cemaat” kitabında tanımlamaya çalıştığı “Açık Cemaat” fikri ile biraz hesaplaşmadan, sağa sola küfür gibi “cemaatçilik” savurmak, en hafif deyişiyle bir entelektüel sorumsuzluk örneğidir.
Süpürgeyi elimize alıp, solda görülen (baskın ya da tali) olumsuz eğilimleri koca koca genellemeler haline getirmeye başladığımızda, (a) Kendi eleştirimizin nesnesi olmayı; ve (b) Bizden daha cahil ve sorumsuz, dolayısıyla genellemeyi daha da abartacak kişiler tarafından kastımızı aşan yerlere sürüklenmeyi hak etmişiz demektir. Etyen Mahçupyan’ın karar vermesi gerek: Benim gibi muarızlar mı istiyor, yoksa Kütahyalı gibi müritler mi? İkisi birden olmaz çünkü. Etyen’in arkasında (sembolik olarak tabii) sağa sola tükürüp dayılanarak dolaşan Kütahyalı gibi artçıları olduğu sürece, ben onunla tartışmayacağım. Kuşkusuz Etyen, “Aman, pek üzüldüm!” diye dalga geçme hakkına sahip. Ancak o zaman da ne yazık ki Kütahyalı ve onun gibiler kazanacak. Çünkü her yerde ve her zaman bir siyah/beyaz, doğru/yanlış, bizden/sizden ikiliği yaramaya çalışan zihniyet haklı çıkmış olacak ve biz birbirimizle konuşamaz olacağız. Eğer tercih buysa, ben şimdiden Taraf’a Kütahyalılarıyla birlikte mutluluklar dileyerek uzaklaşayım.
Not: Şimdi Kütahyalı kalkıp, “Vay Bülent Somay bana ‘Seni dövdürürüm’ diye tehdit savurdu, işte solcuların gerçek yüzü göründü,” diye sızlanmaya başlayabilir. Yanlış olur. (a) Kütahyalı anlamaz, ama metafor diye bir şey vardır; (b) Ben Kütahyalı’nın dayakla bile uslanabileceğine inanmıyorum; (c) Eğer bütün bunlara rağmen mecbur kalsaydım (ne bileyim, açık hakaret, darp girişimi filan), o zaman da kendi işimi kendim görür, “cemaat”e muhtaç kalmazdım. Yani kısacası, benim yüzümden ikinci bir koruma tutmasına gerek yok.
* İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi / bsomay@bilgi.edu.tr
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Bir faşistin günlüğü ya da özgürlük çarpıntısı
27/12/2008 · Kategori: taraf__tar
özgürlüğün çarpıntısı gibi afili bir köşe adı altında Taraf gazetesinde yazan katıksız milliyetçi ve faşist, üstelik seviyesiz ve iki günlük kavramlarını 50 yıllık gibi göstermeye çabalayan Rasim ozan kütahyalı'nın her yazısı aydına, özgürlükçü düşünceye, içinde yaşadığımız kültüre hakaretlerle doludur. işte yazıları.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
bir faşistin günlüğü -I- 6 Aralık 2008 Tarafi Rasim Ozan Kütah
27/12/2008 · Kategori: taraf__tar
Faşist Sanatçılar Ülkesi
Dünyanın hemen her yerinde sanatçılar genel olarak muhalif eğilimlere sahiptirler. Sanatçıların muhalif, ezberbozucu, sistem-karşıtı ve devrimci tavırlarından bahsedilir... Daha doğrusu öyle olmaları gerektiği, öyle olmalarının sanatçı olmanın temel şartlarından biri olduğu ifade edilir... Bu tür “muhaliflik” “sistem-karşıtlığı” gibi şeyleri takmayan popüler kültürün kimi figürlerine yönelik küçümseyici, aşağılayıcı ve kınayıcı bir dil kullanılır. O tür popüler isimlerin ucuz, basit, sabun köpüğü isimler olduğundan dem vurulur...
Bizim ülkemizde de buna benzer bir söylem ve ayrım var... Popüler kültür dünyası içinde kendi “sistem-karşıtı” ve “muhalif” fikirlerini hem sanatlarına hem genel konuşmalarına ve eylemlerine yansıtma iddiasında olan figürler var...
Ahmet Kaya gibi çok değerli istisnaları hariç tutarsak bu tablo Türkiye için maalesef tamamen palavra... Türkiye’de kendince “sistem-karşıtı, muhalif ve solcu” tavırda olan sanatçılar genelde Batı’daki trendler öyle olduğu için, öyle olmanın iyi PR getireceğini hissettikleri için öyle olmuş kişiler... Dolayısıyla bu tavrın hiçbir sahiciliği yok. Hiçbir tutarlılığı ve omurgası olmayan oradan buradan duyulmuş şeylerin pastiş şeklinde biraraya getirilmesinden oluşmuş yalancı ve sahtekâr bir muhaliflik bu...
Dahası Türk sol geleneğinin İttihatçılıktan süzülmüş berbat söylemleri de “solcu ve muhalif olmam lazım” dürtüsündeki popüler kültür figürlerinin dünyasına süzgeçsiz şekilde transfer oluyor. Aslında ortalama Türk sanatçısının geldiği aile geleneği de genelde Kemalist olduğu için, bu feci söylemler onların zihninde verili olarak duruyor... Küçüklüğünden beri devletin okullarda ezberlettiği devletçi-milliyetçi söylemi hiç sorgulamadan üstünü “solculuk” sosuyla kamufle ettin mi, işte sana oluyor “muhalif ve sistem-karşıtı” Türk sanatçısı... Yani ortada klaksonundan başka her yerinden ses çıkan araba modeli gibi rezil kepaze bir “sanatçı” modeli var...
Bu feci modelin tipik örneklerinden biri aktör Nejat İşler... İşler, her çıktığı yerde tavırlarıyla ve konuşmalarıyla “farklı, muhalif ve sistem-karşıtı”!!... Üniversiteli “muhalif” birçok genç, ucuz ve basit popüler kültür figürlerine karşı bu “karakterli” sanatçıyı ve onun gibileri seviyor... İşler, o tür “muhalif-solcu” gençlik dergilerinin baştacı ettiği isimlerden biri...
Bu oyuncu geçen hafta Habertürk’te ‘Kısa Devre’ programındaydı. Tam yukarıda anlattığım türde “muhalif” konuşmalarını sürdürürken zihniyetini çok net belli eden bir cümle sarfetti...
“Uluslararası sermaye güçleri, çok-uluslu şirketler bu topraklara ait olan, milli olan ne varsa elimizden almak istiyorlar, milli özelliklerimizden bizleri arındırmak istiyorlar, böylece bize daha çok mal satabilecekler. Temel planları bu...” mealinde bir cümleydi bu...
Bu sözlerin analizi sadece bu yapay sanatçı modelini değil, aslında genel olarak Türk solcusu modelinin de berbat halini anlatıyor bize. Çoğu Türk solcusu ve Türk “muhalif” sanatçısı yukarıdaki cümleyle özetlenen zihniyetin taşıyıcılığını yapıyor bugün... Sosyalizm ve faşizmin ne kadar uyumlu bir beraberlik oluşturabildiğinin somut örneği bir zihniyet yapısı bu. Duygusal olarak İttihatçı-faşist ezberleri tekrarlayan, teorik söylem olarak da solcu bir dile sahip o korkunç ve ahlaksız zihniyet...
O ortamda Mor ve Ötesi grubunun solisti Harun Tekin ve oyuncu Pelin Batu da var. Hiçbir tartışma yaratmayan bu tür sözler, “muhalif ve solcu” olmak adına akıp gitti program boyunca... Tekin ve Batu da İşler gibi “muhalif” tavra sahip bilinen figürler... Baskın Oran gibi bir sapına kadar özgürlükçü-demokrat bir ismi desteklemiş isimler. Muhtemelen İşler de desteklemiştir Baskın Hoca’yı... Hrant Dink’in katledilmesi üzerine Agos’a da gitmiş olabilir bu isimler, hiç şaşırmam... Ama bir yandan da Baskın Oran’ın ve her özgürlükçü-demokrat entelektüelin kanını donduracak, Hrant’ın katillerini yaratan zihniyete ait kepaze sözleri de pervasızca edebiliyorlar... Bu sözler edilince itiraz etme gereği duymuyorlar... Ortada sıradan-faşizm durumu olduğu kadar, postmodern bir karaktersizlik ve omurgasızlık durumu da var...
Ben özellikle Harun Tekin’i ve Pelin Batu’yu hayatı ve dünyayı sorgulama çabalarında samimi bulurum. İşler çok yapay bir adam portresi çiziyor ama özünde belki o da öyledir... Hrant’ın katlini lanetlerken ve Baskın Hoca’yı desteklerken de içten olduklarını düşünürüm ve öyle de inanmak isterim... Fakat bu isimler de tıpkı Okan Bayülgen gibi banal bir milliyetçiliğin, sıradan-faşizm diyebileceğimiz bir zihniyetin türbülansına kapıldıklarını farketmeliler... Bu ülkenin solculuk kültürünün rezilliklerini bünyelerinden uzak tutmalılar...
Özellikle Nejat İşler muhalif ve ezberbozan değil cahil ve faşist bir zihniyetin esiri olduğunu farketmeli. Muhalif olmaya kendi iç dünyasının solcu söylemle örtülmüş faşizan saplantılarına muhalefet etmekle başlamalı...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
bir faşistin günlüğü II, 13 Aralık 2008, Taraf, rasim ozan kütah
27/12/2008 · Kategori: taraf__tar
Faşist Rock'çılar Ülkesi
Geçen hafta yazdıklarıma Harun Tekin alınmış. O yazı için bana epey sayıda tebrik geldi. Özellikle Türk sanat dünyasını esir almış ulusalcı-sol zihniyetten bunalmış sanatçılar tebrik ettiler. Fakat tebrik edenlerin hiçbiri Tekin’e “faşist” dediğim kanısında değildi. Tam aksine Tekin’in son yıllardaki arayışlarını samimi bulduğumu yazmıştım. Öte yandan Nejat İşler, sanat dünyasına hâkim olan faşizan ulusalcı-sol dille konuşan biri. Bu düşüncem değişmiş değil. İşler’in genel portresi, genel konuşmaları da bu yönde zaten. MHP’lilerin jargonuna ait olduğu için tu kaka edilen “milli” sıfatını “bu topraklara ait” kamuflajıyla örttünüz mü (İşler tam olarak örtmüş de değil) ortaya özgürlükçü-sol bir anlayış çıkmıyor. Sol dil üzerinden yaratılmış ulusalcı-faşizmin önderlerinden olan Nihat Genç de sürekli bu kamuflaj taktiğiyle konuşan bir adamdır. İşler, onun kadar da profesyonel değil. Tekin’in “sanatçılar kümesi”ni cemaatçi bir zihniyetle koruma-kollama gayreti, Önder Aytaç’ın emniyetçileri kollama gayretine benziyor. Tipik Türk hastalığı Tekin’e de fazlasıyla bulaşmış. Erdemli olan içinden geldiğin çevreyi, faşizan çizgiye doğru sapmış dostum dediklerini en ağır dille eleştirebilmektir. Dostluğun gereği de budur. Problemlerin üstünü örten cemaatçilik ilkel ve gayriahlâkî bir yaklaşımdır...
Harun Tekin bir yandan özgürlükçü-sol bir arayış içinde, bana cevap yazısında zikrettiği isimlerin hepsi değerli aydınlar. Keşke tam olarak mesela bir Murat Belge’nin hakiki özgürlükçü-sol çizgisine göre kendini revize edebilse Tekin... Ben bundan çok memnun olurum. Mor ve Ötesi müziğini beğendiğim bir grup. “Dünya Yalan Söylüyor” albümü Türkçe rock tarihinin en iyi albümlerindendir bence. Bunun üstüne sahici bir özgürlükçü muhalif dil kurabilse bu grup, gerçekten bu ülke için de çok değerli olur. Fakat bu grup henüz bu çizgiden çok uzak ya da çok derin yalpalamalar içinde... Aileden ve çevreden devralınan Kemalist obsesyonlar tek Tekin değil diğer grup elemanlarınca da aşılabilmiş değil. Bunun üstüne üçüncü dünyalı bir sosyalist dil biniyor. Oluşan sentez ise zaman zaman berbat oluyor. Zaman zaman da Anglo-Amerikan solcuları benzeri özgürlükçü sözler araya giriyor. Grubun postmodern karaktersizlik hali tam olarak bu. Yoksa fikir değiştirmiş diye kimseye böyle denemez... Hem Murat Belge hem Yalçın Küçük durumu yani “Anything goes” durumu varsa buna hakikaten omurgasızlık denir...
Yalçın Küçük gibi özü faşizm olan ulusalcı-solculuğun baş aktörlerinden, bunun yanı sıra alçak bir ırkçı antisemitizmin pazarlayıcısı olan bir adama dair; “Yalçın Küçük’ün alternatif bir tarih yazma çabasını nasıl görmezden gelebiliriz? Bu sabetayizm meselesi de bir teori. İçinde ırkçılık barındırdığına da ben inanmıyorum. Bu derinlikte dahi ya da deli kaç tane adam var bu memlekette?” diyebilen kişi Murat Belge ve Baskın Oran’ı çok sevdiğini söyleyen Harun Tekin!!... Küçük gibi hiçbir ciddi entelektüelin kaale almayacağı, ancak evrensel insanlık değerlerine karşı tehlike olarak göreceği hastalıklı bir adama bu derece itibar eden bir zihniyet nasıl muhalif ve özgürlükçü olmaktan bahsedebiliyor? Küçük ırkçı ve antisemitik değilse, MHP de anarşist bir parti demektir! Harun Tekin kırılmasın ama böyle akıllara seza, vicdan yaralayan sözler bence rezil ve kepaze sıfatlarını hakediyor... Burada bir fikir farklılığı yok. Düpedüz ahlaksızlığı meşrulaştırma durumu var. Tekin’in bunu bilinçli yaptığını düşünmüyorum. Zihinsel yapısının postmodern vaziyetini demin ifade ettim...
Tekin’in muhalif diye saydığı isimlerin de ciddi kısmı kof... İsmi zikredilmemiş ama bu ülkede muhalif, sistem-karşıtı müziğin öncülerinden olarak övülen, Tekin’in üstat kabul ettiği Nejat Yavaşoğulları’nın utanç verici zihniyetine bu süreçte herkes şahit oldu. Faşizan bayrak mitinglerine destek verip, sahneye çıkmış, “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır” zihniyetinde metinlere imza atmış, Denktaş gibi kendi halkını bizzat boğan ultra-nasyonalist bir adama arka çıkmış Yavaşoğulları gibi bir adama “muhalif-solcu” denilen bir rock kültürü ve ortamı var bu ülkede... Bir de utanmadan “Rock başkaldırıdır, muhalefettir” denilen bir ortam bu. Bu derece sahtekârlığa ve yavanlığa rezil kepaze denmez de ne denir Allahaşkına?
“Milli Dava’mızın ve Denktaş’ın Arkasındayız” başlıklı baştan aşağı faşizmi örnekleyen bu metne sadece Yavaşoğulları değil, Tekin’in övdüğü Cem Karaca ve Moğollar’dan Engin Yörükoğlu da imza atmış. Bu ülkede evrensel değerleri temsil eden uygar ve ileri bir sanatçı modeli olarak hep övülen Bülent Ortaçgil de bu radikal milliyetçi metni destekleyenler arasında... Evrenselliğin düşmanı böyle girişimlere tam destek olup “uygar ve ileri” diye anılmak sadece bu topraklara has herhalde... “Bu topraklara ait” bir değer bu...
Bu tabloya ne denebilir? Rezil, kepaze hâlâ ağır bir terim mi sence Harun Tekin
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Bir Faşistin Günlüğü III , 17 Aralık 2008, Taraf, Rasim Ozan Kü
26/12/2008 · Kategori: taraf__tar
Solculuk, faşizm ve sanatçılar
“Bülent Somay sanat/muhalefet ilişkisinde nerede duruyor, ben anlayamadım. Sıradan okur da Somay’ın ‘taraf’ını anlamakta zorlanacak gibi. Ahmet Kaya faşizan bayrak mitinglerine destek verecek biri değildi. Taşın altına elini sokmaktan çekinmeyen ateşli bir muhalifti. Dil’den önce muhalifim diyen sanatçıların duruşu tartışılmalı. İnsanlar net olmalı.”
Okurların da mektuplarına bakılırsa çoğunluk Kaya’nın paralelinde düşünüyor. Tam bir kavşak noktasında olduğumuz bir dönemdeyiz ülke olarak. “Hem sistem-muhalifiyim hem bayrak mitinglerinde sahneye çıkarım”, “Hem evrensel bir dünya görüşüm var, hem de milli gururumuz Denktaş’ın arkasındayım”, “Hem özgürlükçüyüm hem türban yasağından yanayım” gibi gayri-ahlaki duruşlara sahici özgürlükçü-demokrat insanların artık tahammülü yok... Hele Gülten Kaya gibi eşiniz resmen linç edilmek istenmiş, doğduğu toprakları terk etmek zorunda bırakılmış, ve bu sebeple başka diyarlarda vefat etmişse, bir nevi katledilmişse haklı olarak çok daha duyarlı oluyorsunuz... Bu ülke, Ahmet Kaya’yı linç etmek isteyen, edemeyince çatal, bıçak, tabak ne varsa fırlatan o kitle faşizmi atmosferini unutamaz. Hrant gibi o anda katledilmemiştir Kaya... Ağır çekim bir cinayettir O’nun yaşadığı. İşte o gün Ahmet Kaya cinayetinin başladığı gündür...
Dolayısıyla ulusalcı-faşizm hakkında konuşurken salt kavramsal bir şeyden bahsetmiyoruz. Kıyım atmosferi yaratan ve insanların katledilmesini zihinlerde meşrulaştıran bir zihniyetten bahsediyoruz. Bu zihniyetin teorik olarak sol bir dille kendini pazarladığından bahsediyoruz. Sol bir zemin üzerinden türetilen ulusalcı-faşizmin yaygınlaştırılma biçimlerinin başlıcası da popüler kültür ve sanat alanı. İşte bu sayede “Asla milliyetçi değilim” diyen kesimlerin bile zihin dünyasına bu ulusalcılık girebilmiş, varolan ama üstü örtülen bu potansiyel, bir kentli-seçkin faşizmini yaratabilmiştir. Halil Berktay’ın da ısrarla vurguladığı gibi bu ülkenin solunun önemli kesimleri de kâh doğrudan ulusalcı-faşizmin taşıyıcısı olmuş, kâh bu ulusalcı-faşizm karşısında paralize olmuştur... Şu an ulusalcı-faşizmin taşıyıcısı olanlarla, bu sol dilli faşizm karşısında paralize olanların ayrışmasının ahlaki zorunluluk olduğu bir zamandayız... Paralize olanlar, tavırsız kaldığı oranda ister istemez bu cinayet atmosferinin destekçisi olurlar...
Somut söylemek gerekirse Kaya’yı birileri linç etmek isterken, o linçe katılmayan ama hiçbir şey de yapmayanların ilk grupla özdeşleştirileceği bir dönemdeyiz... İşte böyle bir kavşakta olduğumuz için, entelektüel görüneyim derdinde olan gençlerin favori isimleri Derrida/ Spivak/ Zizek usulü Somay önermeleri Gülten Kaya gibi insanlara anlamlı gelmiyor.
Öte yandan ben Bülent Somay’ı severim. Kendisinin dil yönündeki uyarılarını dikkate alarak, herhangi bir yargı cümlesi belirtmeden sadece soru sorayım bu yazıda... Mesela şu metni imzalayanlara herhangi bir ülkede “sistem-karşıtı”, “muhalif”, “solcu”, “özgürlükçü”, “evrensel değerlerden yana” denebilir mi?
“Uzunca süredir KKTC devletine ve onun tarihî lideri Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a karşı sürdürülen, özellikle Avrupa Birliği’nin ve onun güdümündeki işbirlikçi güçlerin yürüttüğü, karalama ve yıpratma kampanyasının gerçek amacı Kıbrıs Türkü’nü devletsiz ve lidersiz bırakmaktır.
Devletsiz ve lidersiz bırakılan Türk milleti, yavruvatan Kıbrıs’ın, yavruvatandaki KKTC devletinin, Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın arkasındadır.
14 Aralık’taki seçimlerde oynanmak istenen oyuna karşı başta Kıbrıs Türkleri olmak üzere tüm Türk milletini uyarıyor, seçimlerde de seçimlerden sonra da Kıbrıs’ta Milli Davamızın ve Rauf Denktaş’ın arkasında olacağımızı ilan ediyoruz.”
Dahası bu metne destek olan kişilere itibar eden bir rock ortamı ve kültürü hakkında ne söylenebilir? Yıllar yılı bu figürler “özgürlükçü, muhalif, solcu” diye baştâcı edilmedi mi bu ülkede? İşte Harun Tekin ve Kerem Kabadayı gibi isimler hâlâ bunu yapmıyor mu? Yavaşoğulları, Ortaçgil gibi isimler, Moğollar gibi gruplar, Erkin Koray gibi net olup MHP’ye intisap ettiklerini açıklarlarsa, ben bunu dürüst bir davranış olarak görürüm... Özgürlükçü-demokrat bir insan nasyonalist fikirlere her türlü karşı çıkar ama tarafını net belli eden birini en azından sahtekâr bulmaz...
Bir yandan “Rock özgürlük isyanıdır, başkaldırıdır, muhalefettir” edebiyatı, bir yandan bayrak mitingleri, Kemal Atatürk’e tapınmalar, Kıbrıs’a sadece Türk devletinin çıkarları adına emperyalist bir işgalci mantığıyla bakan, oranın halkını hapsetmeyi onaylayan metinlere imza atmalar... Bir de ardından Bush’a ve neoconlara küfretmeler, anti-emperyalist olduğunu iddia etmeler... Bunlar hakkında ne söylenebilir? O pabuçları sadece Bush mu hak ediyor?
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Anarşist çocuklar, endüstri solcuları ve devletleri...
12/12/2008 · Kategori: taraf__tar

Yunanistan’da olan olaylar küresel krizin, hiç şüphesiz, yeni bir aşamasıdır. Bu kalkışmaya kadar herkes herhalde kriz manzarası olarak, başını ellerinin arasına almış borsacıları, işlerinden çıkarılmış bankacıları, sarı sendikalardan umudunu kesmiş otomotiv sektörü işçilerini göreceğini zannediyordu. Ama işte krizin asıl manzarası budur. Küresel emperyal yönetimin maddi işleyişini en iyi anlatan düşünürlerden olan Foucault “polis demek her şey demektir” der. Polis, yasama, devletin ekonomik gücünü temsil eden kurumlar ve ordu ile birlikte hem o anki statükoyu temsil eder hem de onu, maddi bir güç olarak, korur. Bu yüzden Yunanistan’da başlayan ayaklanmada polis kurşunuyla ölen genç çok şeyi anlatmaktadır.
O son krizin vurduğu “herkestir” aslında. Detroit’deki otomotiv işçileri, Berlin’deki beyaz yakalılar, Gebze’deki metal işçisi, dünyanın her herhangi bir yerinde işletmesini kapatan çaresiz adam; ama kriz mağduru herkes. Yunanistan’da olan biteni açıklamaya çalışan –sol ve sağ taraftan- herkes iki şeye vurgu yapıyor: Birincisi –ki bu; Karamanlis hükümetinin ve sağın resmî görüşü- bu olayları çıkartanlar yağmacı ve fırsatçı gençler; bunları PASOK ve onun solundaki radikaller kullanıyor. İkinci –vurgu- görüş ise geleneksel soldan geliyor ve bunlar da Yunanistan’ın faşizme karşı direniş geleneğini hatırlatıyorlar. Yalnız bu direniş geleneğine vurgu yapan eski “solcuların” çoğu bu gençlerin birdenbire nereden çıktığına akıl sır erdirmiş değil. Kendi partilerinden ya da örgütlerinden olmayan bu çocukları tıpkı iktidar partisi gibi başıboş, şiddet meraklısı lümpenler olarak nitelendiriyorlar.
Oysa olan biten, ne birkaç yüz yağmacı gencin muhalefet tarafından kullanılması ne de o anlı şanlı Yunan direniş geleneğinin hortlaması.
Olan, spontane ama son derece bilinçli yeni bir küresel siyasi hareketin ilk adımlarını atmaya başlamasıdır. Bunun eski ulus-devlet sınırları içine politik yaşamını sıkıştırmış solla hiçbir alakası yok. Bundan dolayı olaylara katılan gençlerin çoğu kendilerini “anarşist” olarak tanımlıyorlar. Yani hiç sorgusuz “otoriteye” karşılar. Bu otorite, solda da olsa karşılar sağda da olsa karşılar. Devlet egemenliğine ve sınırlara karşılar. Bundan dolayı Yunanistan kalkışması yalnız Karamanlis hükümetini hedef almıyor; çok daha ötesini anlatıyor. Bugün Yunanistan’da PASOK’un solundaki muhalefet önemli bir –yüzde 15’e yaklaşan- oy oranına sahip. Ama bu kalkışma Karamanlis hükümetini hedef aldığı gibi, PASOK’u ve onun solunu da hiç takmıyor. Dolayısıyla bu durum, çok yeni ve sistemin tümünü hedef alacak kadar ciddi.
Dolayısıyla görüyoruz ki ve bu küresel kriz ortaya çıkartıyor ki, ilkönce ulus-devletle sonra refah devleti ile sonra da neoliberal paradigma ile ayakta duran emperyal/ ulus-devlet kapitalizmi sağı ve solu ile iflas etti ve yolcu.
Şimdi kökü Fordist ve Taylorist üretim yöntemlerinden temellenen Amerikan otomotiv sanayii nasıl iflas ediyorsa aynı şekilde Sovyet devletçi kapitalist modernleşmesinden köklerini alan eski sol anlayış da öyle iflas ediyor. Stalin 1946’da şöyle diyordu: “Sovyetler
Birliği, 50 milyon ton pik, 60 milyon ton çelik, 500 milyon ton kömür, 60 milyon ton petrol ürettiğinde, herhangi bir talihsizliğe karşı kendini güvence altına almış olacaktır.” Tamam, ürettiler bunları sonra ne oldu; şimdi denebilir ki “Stalin yoldaş” bunu o günkü koşullar için söylemiştir ve o günkü koşullarda doğrudur.” O günkü koşullar artık kimseyi ilgilendirmiyor; ben de tam onu diyorum; o günkü koşullar bitti. New Deal de , Keynes de, ulus-devlet kalkınması da, neoliberal paradigma da bitti. Bunu tümüyle ve özetle “modernleşmenin” kesin olarak sona ermesi diye de okuyabiliriz. Endüstriyel üretimin sonuna geldik.
Bu kriz hiçbir şey yapamasa bile, endüstri toplumunun sağı, solu, ortası, kenarı ile bittiğini hem de daha yetmişli yıllarda bitmeye başladığını bazı kalın kafalılara anlatacak.
Aslında Amerikan otomotiv sanayii bu kriz olmasa da batacaktı. Çünkü hâlâ Fordizmin kalıntılarını barındırıyordu. Mesela Toyotizm bir ölçüde bunun aşılmasıdır. Toyotizm üretimle tüketim arasındaki Fordist iletişim yapısının tersyüz edilmesine dayanır. Yani Toyotizm sıfır stok ilkesini ve doğrudan piyasa iletişimini öne çıkartır. Böyle olunca üretim; piyasa araştırması, reklam ve gelişmiş bir finans sistemi ile birlikte gider. Burada beyaz yakalı
ile mavi yakalının üretime katkısı eşitlenir; hatta hizmet alanı öne çıkar. Şimdi bu kriz sonrası Toyotizme dayanan otomotiv firmalarının ayakta kalma şansı var. GM gibiler, Amerikan hükümetinden isterlerse 100 milyar dolar alsın, kaçınılmaz batacak.
Şimdi Yunanistan’da ayaklanan çocuklara bakıp “ya bunlar nereden çıktı” diyen ya da “bunlar faşizme karşı direnen partizanların torunları işte” diyerek bastonlarına tutunup ağlayan eski endüstri modernleşmesinin solcuları da, tıpkı Amerikan otomotiv şirketleri gibi, batıyorlar. Şimdi bizdeki bu tür solcular da tıpkı Amerika’daki otomotiv sanayii gibi, devlet yardımı bekliyor. CHP gibi... Devletten akıl fikir alıp hep birlikte yerel seçimlere girecekler.
Hadi bakalım; kim tutar sizi; kim kurtarır sizi...
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
« Önceki ::