BİLİNÇ EŞİĞİNİ ATLAYAN ADAM,J.G Ballard

17/7/2009 · Kategori: surdan burdan

 

Tabelalar, doktor! Tabelaları gördünüz mü?"

Kızgınlıkla kaşlarını çatan Dr. Franklin adımlarını hızlandırdı ve park etmiş arabalara doğru hızlı hızlı hastanenin merdivenlerinden indi. Omzunun üstünden bir an baktığında, yolun öte tarafında yırtık san­daletleri ve boyalı kotuyla kendisine el sallayan genç adamı gördü.

"Dr. Franklin! Tabelalar!"

         Franklin, başı önünde, polikliniğin hasta çıkış bölümüne doğru yü­rüyen yaşlı bir çiftin yanından geçti. Arabası yüz metre kadar ötedeydi. Koşamayacak kadar yorgun olduğundan genç adamın kendisine yetişmesini bekledi.

         "Pekâlâ Hathaway, bu sefer ne var?" dedi sinirli bir sesle. "Bütün gün burada dolanmandan bıktım."

         Hathaway, Franklin'in önünde durdu; makas görmemiş siyah saçları gözlerini perdeliyordu. Pençe gibi eliyle saçını arkaya attı ve deli deli sırıttı; belli ki Franklin'i gördüğü için mutluydu ve karşısındakinin düşmanlığının farkında değildi.

         "Doktor, geceleyin sizi bulmaya çalıştım, ama karınız benim sesi­mi duyunca hep telefonu kapıyor," diye açıkladı, bu tür horlanmalara alışık bir edayla ve en ufak bir kızgınlık göstermeden. "Ben de sizi kliniğin içinde aramak istemedim." İdare binasının birinci kat pencerelerinden görülmelerine engel olan bir kurtbağrı çalısının arkasında konu­şuyorlardı, ama Franklin'in Hathaway'le düzenli buluşmaları ve Hathaway'in mesihvari çılgın bağrışları alaylı yorumlara konu olmuştu bile.

         Franklin, "Bunu düşündüğün için teşekkür..." diyordu ki, Hathaway lafını kesti. "Boşverin doktor, şimdi daha önemli şeyler var. İlk büyük tabelaları kurmaya başladılar. Şehir dışındaki refüjlere, otuz metreden daha yüksek panolar dikiyorlar. Yakında bütün yan yolları da örtecek­ler. O zaman hepimiz düşünmekten vazgeçsek de olur."

         "Senin sorunun fazla düşünmen," dedi Franklin. "Haftalardır bir ta­beladır tutturdun. Söylesene, gerçekten tek bir tabela gördün mü?"

         Hathavvay çalılıktan bir tutam yaprak kopardı bu ilgisizliğe sinirle­nerek. "Tabii görmedim, bütün mesele de bu zaten, doktor." Göz ucuyla Hathaway'in serseri kılığını inceleyen bir grup hemşire yan­larından geçerken sesini alçalttı. "Dün gece inşaat ekipleri yine çalışı­yordu; dev elektrik kabloları düşüyorlardı. Eve giderken görürsünüz. Her şeyi hazır etmişler."

         "Trafik levhası onlar," diye açıkladı Franklin sabırla "Üstgeçit yeni tamamlandı. Hathaway, Tanrı aşkına sakin ol. Dora'yı ve çocuğu dü­şünmeye çalış."

         "Düşünüyorum!" Hathaway'in sesi kontrollü bir çığlığa dönüştü. "O kabloların her biri 40 000 voltluk, doktor, dev şalterler var. Kam­yonlarda kocaman metal iskeleler vardı. Yarın bütün şehirde dikmeye başlayacaklar tabelaları, göğün yarısını kaplayacaklar! Altı ay onları seyrettikten sonra Dora ne hale gelecek sanıyorsunuz? Onları durdur­malıyız doktor, beyinlerimizi transistörlemeye çalışıyorlar."

         Hathavvay'ia tiz çığlıklarından utanan Franklin bir an yön duygusu­nu yitirmişti. Ne yapacağını bilemeden araba denizinin içinde kendininkini aradı. "Hathavvay, seninle konuşarak daha fazla zaman kaybedemem. İnan bana, uzman birilerinin yardımına ihtiyacın var, bu saplan­ırlar seni yönetmeye başlıyor."

         Hathaway karşı çıkıyordu ki, Franklin kesin bir edayla elini kaldırdı. "Dinle. Son kez söylüyorum, bana bu tabelalardan bir tane gösterebilirsen ve bilinçaltı emirler yayınladığını ispat edebilirsen, seninle beraber polise giderim. Ama en ufak bir kanıtın yok, bunu biliyorsun. Eşik-altı reklamlar otuz yıl önce yasaklandı ve yasalar hâlâ geçerli. Za­ten başarılı bir reklam tekniği değildi; etkisi çok sınırlıydı! Her yerde binlerce dev reklam panosuyla müthiş bir komplo yapıldığını söy­lemen inanılmaz bir iddia."

         "Peki, doktor."  Hathaway arabalardan birinin kaportasına yaslandı. Aniden tavır değiştirmişti sanki. Franklin'i dostça bir edayla seyredi­yordu. "Ne var, arabanızı mı kaybettiniz?"

         "Allanın cezası bağırışlarından kafam karıştı." Franklin anahtarını çıkardı ve üstündeki numarayı okudu. "NYJN 299-566-367-21 — göre­biliyor musun?"

            Hathavvay bir ayağı motor kapağının üstünde, tembel tembel et­rafına, bine yakın arabanın durduğu alana bakındı. "Hepsi aynı, hatta aynı renk olunca ayırt etmek zor, değil mi? Otuz yıl önce on değişik marka ve her birinin de bir düzine rengi vardı."

         Franklin arabasını buldu ve arabaya doğru yürümeye başladı. "Alt­mış yıl önce de yüz marka vardı. Ne olacak? Standartlaştırma ekono­misinin bir bedeli var elbette."

         Hathaway elini arabaların tepelerine vuruyordu. "Ama bu arabalar hiç de ucuz değil, doktor. Hatta otuz yıl öncenin ortalama gelir düzeyi temelinde o zamanki arabalarla kıyaslarsanız, yaklaşık yüzde kırk daha pahalı. Tek marka üretilince fiyatta düşme beklenir oysa, artış değil."

         "Belki," dedi Franklin, arabanın kapısını açarken. "Ama mekanik açıdan bugünün arabası çok daha gelişmiş. Daha hafif, daha uzun ömürlü, daha güvenli."

         Hathaway başını inanmayan bir edayla salladı: "Beni sıkıyorlar. Aynı model, aynı stil, aynı renk, her yıl aynı. Bir çeşit komünizm bu." Yağlı parmağını ön camda gezdirdi. "Bu da yeni değil mi, doktor? Eskisi nerede — daha üç ay önce almıştınız?"

         "Değiştirdim," dedi Franklin, motoru çalıştırarak. "Paran olsaydı, bunun en ekonomik yoldan araba sahibi olma yolu olduğunu anlardın. Parçalanana kadar aynı arabayı kullanmıyoruz. Her şey için geçerli bu, televizyonlar, çamaşır makineleri, buzdolapları. Ama senin böyle so­runların yok."

         Hathavvay bu alayı duymazlıktan geldi ve dirseğini Franklin'in camına dayadı. "Fena fikir değil, doktor. Bana düşünecek zaman bıra­kıyor. Modası geçmeden kullanamayacak kadar meşgul olduğum bir sürü şeyin taksidini ödemek için on iki saat çalışmıyorum."

Franklin geri geri çıkarken Hathaway el salladı ve egzoz gürültüleri arasından bağırdı: "Gözleriniz kapalı sürün, doktor!"

Franklin dört şeritli yolda en yavaş şeritten gitmeye özen gösterdi. Hathaway’le tartışmalarından sonra hep olduğu gibi bunalmıştı biraz. Bilinçaltında Hathavvay'in serseri varoluşunu kıskandığını fark etti. Üstgeçidin gölgesinde ve gürültüsünde kalan, sıcak suyu bile olmayan pis apartman dairesine, dırdırcı karısı ve hasta çocuğuna, ev sahibi ve süpermarketin krediler müdürüyle bitmez tükenmez dalaşmalarına rağmen, Hathaway özgürlüğünü koruyordu. Hiçbir sorumluluğu olma­dığından, toplumdan gelen en ufak bir tecavüze, bu son eşik-altı rek­lam takıntısında olduğu gibi fantastik saplantılar yaratarak da olsa, di­reniyordu.

Etkilere tepki verme yeteneği, usdışı bir biçimde de olsa, özgürlü­ğün geçerli bir kıstasıydı. Buna karşılık, Franklin'in sahip olduğu söy­lenebilecek özgürlüğü yaşamının merkezinde yer almayan ve asıl önemli olan birçok sorumluluktan —evinin üzerindeki üç ipotek; zo­runlu kokteyl parti turları; bir sütü ev aleti, giysi ve geçmiş tatil mas­rafları taksitlerini ödemek için cumartesilerinin çoğunu geçirdiği özel muayenehane— kesin çizgilerle ayrılmış bir özgürlüktü. Kendisine ait tek zaman, işe gelip giderken araba sürdüğü saatlerdi.

Ama hiç olmazsa yollar mükemmeldi. Bu topluma yöneltilebilecek eleştiriler ne olursa olsun, yol yapmayı iyi bildikleri su götürmezdi. Sekiz, on, on iki şeritlik otoyollar tüm ülkeyi ağ gibi sarıyor, yaya 'üstgeçitlerinden şehrin merkezindeki dev otoparklara giriyor ya da geniş banliyö yollarına ayrılıp alışveriş merkezlerinin çevresindeki park yerlerine ulaşıyordu. Yollar ve otoparklar, toplam ülke yüzeyinin üçte birinden fazlasını kaplıyordu. Kentlerin yakınında ise bu oran daha da yükseliyordu. Eski kentlerin çevresi yonca yaprağı ve köprüler­den oluşan dev, hareketli heykellerle sanlıydı.   

Aslında evine kadar 10 millik bir yolu vardı ama otoyolun ve üç dev yonca yaprağının yapılması yolunu 15 mil daha uzatmış, süreyi iki katına çıkarmıştı. Anayolların civarındaki motel, kafe ve otomobille alışveriş merkezlerinin çevresinde, mantar gibi yeni kentler biti­yordu. Kavşağa benzer bir şey ortaya çıkar çıkmaz oluşan, derme çatma kulübelerin ve benzin istasyonlarının yer aldığı gecekondu kentleri, elektrikli tabela ve yol levhaları ormanının içinde yayılıp gidiyordu.

İki yanında arabalar ok gibi banliyölere doğru akıyordu. Arabanın sarsıntısız hareketinin verdiği gevşemeyle Franklin bir sonraki hız şeridine geçti. Saatte 40 milden 50 mile geçerken, tekerleklerden çıkan ve kulakları tırmalayan bir gürültü şasiyi sarstı. Yol yüzeyi her şeritte biraz daha şerit disiplinini sağlamaya yardımcı olsun diye, aralıklı olarak dizilmiş küçük lastik çivilerle kaplıydı; böylece ancak saatte tam 40, 50, 60 ve 70 mil yapıldığında lastikler yolla rezonansa giriyor, bu hızların arasında bir hızda birkaç saniyeden fazla sürmek hem sinirleri yıpratıyor, hem de arabaya ve lastiklere zarar veriyordu.

Çiviler aşınınca, son model lastiklerin üzerindeki dizayna uyan çivi­ler konuyor; böylece düzenli olarak lastik değiştirmek zorunlu oluyor, otoyolun güvenliği ve etkinliği artıyordu. Otomobil ve lastik ima­latçılarının gelirleri de aynı zamanda artıyordu.

Altı aydan eski arabaların çoğu, sarsıntı yüzünden kısa sürede parça­lanıyordu, ama bu "arzulanır" bir durum olarak görülüyordu, çünkü araba devir oranı hızlandıkça birim maliyetler düşüyor ve daha şık model değişimine yol açıyor, yolları tehlikeli hale gelmiş arabalardan kurtarıyordu.

Çeyrek mil kadar ileride, birinci yonca yaprağı yakınında trafik akışı yavaşlamıştı; dev polis tabelaları, "Bu istikamette yollar kapalı" ve "Hızınızı saatte 10 mil oranında düşürün" diyordu. Franklin bir önceki şeride dönmeye çalıştı, ama arabalar tampon tamponaydı zaten; şasi sarsılıp titreşmeye başladığında omurgasına kadar sarsıldığını hissetti, dişlerini sıktı ve kornaya basma isteğine engel olmaya çalıştı. Diğer sürücülerin iradesi daha zayıftı ki her yerde kornalar çalıyor, motorlar gürültüyle hırlıyordu. Yol vergileri bu günler de o kadar yüksekti ki gayri safi milli hasılanın yüzde otuzuna yaklaşmıştı (buna karşılık ge­lir vergileri ancak yüzde ikisini oluşturuyordu); otoyolda herhangi bir gecikme hükümet soruşturmasına yol açıyordu ve en önemli bakan­lıklar yolların yönetimiyle uğraşır olmuştu.

Yonca yaprağının yakınındaki yollar, bir grup inşaat işçisinin trafik refüjlerinden birine dev bir metal levha yerleştirmesi için kapatılmıştı. Etrafı telle çevrilmiş alan mühendisler ve gözetmenlerle doluydu. Franklin, Hathaway'in bir gece önce indirilirken gördüğü tabelanın bu olduğuna hükmetti. Hathaway'in dairesi yakınlardaki bir üstgeçidin çevresinde gelişen, tamirhane personeli, garson kızlar ve göçmen işçi­lerin oturduğu ucuz ve zevksiz apartmanlardan birindeydi.

Tabela en az otuz metre yüksekliğinde, radar antenine benzer ağır iç­bükey ızgaralarla donatılmış dev bir levhaydı. Bir dizi beton kasa içine oturtulmuştu; civardaki bütün yollardan ve millerce öteden görülebile­cek şekilde göğe yükseliyordu. Franklin başını geriye atıp ızgaralara, transformatörlerden ızgara yüzeyine uzanan karmaşık tel ağına baktı. En tepede, uçaklara karşı bir sıra uyarıcı ışık yakılmıştı bile. Franklin tabelanın on mil doğudaki kent havaalanının yer yaklaşım sisteminin bir parçası olduğuna hükmetti.

Üç dakika sonra, bir sonraki yonca yaprağına giden iki millik düz bağlantı yolunda gazlarken, göğe yükselen ikinci dev tabelayı gördü.

Saatte 40 mil şeridine geçen Franklin, dikiz aynasında ikinci tabelanın uzaklaşmasını seyretti. Izgaralar arasındaki tellerde herhangi bir yazı görünmüyordu ama, Hathaway'in uyarıları da kulaklarındaydı. Ne­denini bilemiyordu ama, tabelaların havaalanı yaklaşım sistemiyle bir ilgisi olmadığına emindi. Hiçbiri temel hava hatları üzerinde değildi. Bunları otoyolun ortasına dikmek için harcanan para -ikinci tabela dar bir adacıkta durabilsin diye karmaşık bir açılı payandalar sistemi kuruluyordu - bu tabelaların trafik akışıyla bir ilgisi olduğunun açık deliliydi.

İki yüz metre kadar ileride, yol kenarında bir otomobille alışveriş merkezi vardı; Franklin birden sigaraya gereksinimi olduğunu hatır­ladı.. Arabayı giriş rampasına soktu ve sıranın sonundaki self servis sa­tış gişesi önündeki kuyruğa katıldı. Otomobille alışveriş merkezi ara­balarla doluydu; beş kuyruğun beşinde de, yorgun yüzlü adamlar direksiyonlarına yapışmış, bekliyorlardı.

Parayı atıp (otomatik makineler kâğıt parayla işlem yapamadığı için kâğıt para tedavülden kalkmıştı, madeni para kullanılıyordu) bir karton sigara aldı. Var olan tek marka buydu -aslında her şey tek markaydı- ve tek seçenek büyük ekonomik boy paketler almaktı. Ha­reket ederken torpido gözünü açtı.

Gözde daha ambalajı açılmamış üç karton sigara duruyordu.

Eve vardığında, mutfaktaki fırından bütün eve keskin bir balık ko­kusu, yayılıyordu. İsteksiz isteksiz havayı koklayan Franklin paltosunu ve şapkasını çıkardı. Kansı salonda TV'nin başındaydı; Sunucunun biri bir dizi rakam okuyor. Judith rakamları bir.kâğıda yazıyor ve ara ara alçak sesle küfrediyordu. "Karmakarışık bir iş," diye söylendi. "O kadar hızlı konuşuyor ki, ancak birkaçını yakalayabildim."

"Büyük bir olasılıkla bilerek Öyle okuyordur," dedi Franklin. "Yeni bir oyun mu bu?"

Judith kocasını yanağından öperken sigara izmaritleri ve çikolata kâğıtlarıyla dolu kül tablasını saklayıverdi. "Merhaba canım, kusura bakma, sana bir içki hazırlayamadım: Yeni bir “Ucuz Eşya” dizisi baş­lattılar. Bir eşya listesi veriyorlar, kendi mahallelideki dükkânlardan. yüzde 90indirimle değiştirebiliyorsun, ama uygun mahallede olman ve yayınlanan numaraları doğru bilmen lazım. Çok karışık."

"İyi bir şeye benziyor. Ne buldun?"

Judith listesine baktı. "Görebildiğim kadarıyla sadece kızılötesi mangal var değiştirebileceğimiz. Ama bu akşam sekizden önce orada olmak gerekiyor. Saat yedi buçuk oldu bile."

"Bu iş yatar. Yorgunum güzelim, bir şeyler yemem lazım." Judith karşı çıkmaya hazırlanırken kesin bir dille ekledi: "Bak, yeni bir kı­zılötesi mangal istemiyorum. Elimizdekini alalı daha iki ay oldu. Al­lah kahretsin, yeni bir model bile değil verecekleri şey!”

"Ama hayatım, anlamıyor musun, sürekli yenisini satın alırsan da­ha ucuza geliyor. Elimizdekini nasılsa yıl sonunda değiştireceğiz, söz­leşme imzaladık. Şimdi değiştirirsek en az beş sterilin tasarruf etmiş oluruz. İnan bu 'Ucuz Eşya' işi kandırmaca değil... Bütün günümü tele­vizyonun karşısında geçirdim ben." Sesi biraz sinirliydi ama Franklin geri adım atmadı; inatla saati görmüyormuş gibi davrandı.

"Tamam, beş sterlin zarardayız ama değer." Karısı ağzını açamadan, Judith, lütfen," dedi, "zaten yazdığın numaralar yanlıştır büyük bir olasılıkla." Judith omuz silkip bara giderken seslendi: "Sert olsun, öyle görünüyor ki mönüde sağlıklı yiyecekler var."

"Senin İçin yararlı hayatım: Sürekli normal yiyeceklerle beslenemezsin, biliyorsun. Protein ve vitamin içermiyor onlar. Hep, eski günlerdeki insanlar gibi olmalıyız sadece sağlıklı besinler yemeliyiz diyen sensin."

"Doğru ama kötü kokuyor bunlar." Franklin arkasına yaslandı; bur­nunu viski bardağına soktu. Dışarıda kararan ufka baktı. Çeyrek mil kadar ileride, mahalle süpermarketinin çatısının üzerinden parıldayan beş kırmızı işaret ışığını gördü. Ara ara, "Ucuz Eşyacı”ların farları binaları aydınlattıkça, tabelanın akşam ufkuna çizilen dev siluetini açıkça görebiliyordu.

"Judith!" Mutfağa gitti ve karısını pencereye götürdü. "Süpermarke­tin hemen arkasındaki şu levha var ya, ne zaman diktiler onu?"

"Bilmiyorum." Judith merakla kocasına baktı. "Seni bu kadar rahat­sız eden ne, Robert? Havaalanıyla ilgili bir şey değil mi?"

Franklin tabelanın karanlık gövdesine baktı. "Herhalde herkes böyle düşünüyor."

Viskisini dikkatle lavaboya döktü.

Ertesi sabah saat yedide arabasını süpermarketin önüne park ettikten sonra dikkatle ceplerini boşalttı ve paraları torpido gözüne koydu. Süpermarket şimdiden sabah alışverişine çıkmış insanlarla doluydu; otuz turnikenin otuzu da açılıp kapanıyordu. "24 saatlik harcama günü "nün yürürlüğe girmesinden beri alışveriş merkezi hiç kapanmıyordu. Müş­terilerin çoğunluğunu indirimli eşya alıcıları, önemli miktarda indirim karşılığında büyük miktarlarda yiyecek, giyecek ve ev aletleri alma sözleşmesi yapmış ev kadınları oluşturuyordu. Gün boyu arabalarıyla süpermarketten süpermarkete dolaşıp, satın alma listelerinin hızına uy­maya çalışıyor ve listelerdeki eşyanın satışını hızlandırmak için ekle­nen teşvik primlerinin hesabıyla uğraşıyorlardı.

Kadınların çoğu gruplar halinde örgütlenmişlerdi; Franklin girişe doğru yürürken bir grup kadın fişlerini çantalarına tıkıştırıp bağrışarak arabalarına koştular. Bir saniye sonra arabalar büyük bir gürültüyle, konvoy halinde, bir sonraki alışveriş merkezine doğru yola çıktı.

Giriş kapısının üzerindeki büyük neon tabela, ciro üzerinden hesaplanan son indirim    -sadece yüzde beş- listesini veriyordu. Bazen yüz­de yirmi beşe varan en yüksek indirim oranları, genç kafa emekçile­rinin yaşadığı semtlerde sağlanıyordu. Bu semtlerde harcama yapmak güçlü bir sosyal güdüydü; mahallenin en fazla harcayan kişisi olma isteği, çok harcayan kişilerin adlarını ve toplam nakit harcamalarını süpermarket girişlerine büyük elektrikli tabelalara yazma sistemiyle destekleniyor, bunun ahlakı oluşturuluyordu. Kişinin harcaması ne ka­dar yüksekse, başkalarının yararlandığı indirime katkısı da o kadar çok­tu. En düşük harcamacılara başkalarının sırtından geçinen suçlular gö­züyle bakılıyordu.

Neyse ki henüz bu sistem Franklin'in semtinde kabul görmemişti.

Buradaki meslek sahibi kişiler ve kanlan ağzı sıkı insanlar olduğu için değil, daha yüksek gelirleri sayesinde kentteki büyük mağazalara daha pahalı indirim listelerine girip sözleşme yapma olanağına sahip oldukları için.

Franklin girişe on metre kala otoparkın kenarındaki bir girintiye yerleştirilmiş dev metal tabelaya bakarak durakladı. Her yerde görülen tabelalardan ve tahta perdelerden farklı olarak, hu tabelayı süslemeye, ince çıplak perçinli çelik ağ dikdörtgenini gizlemeye çalışmamışlardı. Kenarlarından elektrik kabloları sarkıyor ve otoparkın beton yüzeyi, kablo döşendiğini gösteren uzun bir yama izi taşıyordu.

Franklin ağır adımlarla yürüdü. Tabelaya on beş metre kala, hasta­neye geç kalacağını ve bir karton sigaraya daha ihtiyacı olduğunu dü­şünerek durdu ve döndü. Tabelanın altındaki transformatörlerden, derin­den ama güçlü bir vınlama yayılıyordu; süpermarkete doğru yürüdükçe vınlama duyulmaz oldu.

Girişteki otomatik makinelere giden Franklin elini para çıkarmak için cebine attı ve ceplerini bilerek neden boşalttığını anımsadı; keskin bir ıslık çaldı.                                                                

“Hathaway!" dedi, iki müşterinin dönüp bakmasına yetecek kadar yüksek sesle. Tabelaya doğrudan bakmaya cesaret edemedi; eşik-altı bir mesajı varsa tersine işlemesi için camlı kapılardan birindeki yansımasını seyretti.

İki ayrı sinyal aldığından neredeyse emindi —"Uzak dur" ve "Sigara al". Normal olarak süpermarketin önündeki alan çevresine arabalarını park eden insanlar girintinin altındaki alana girmiyor, çevresinde on beş metrelik gevşek bir yarım daire çizerek park ediyorlardı. Girişi süpüren kapıcıya dönerek, "Ne tabelası bu?" diye sordu. Adam süpürgesine yaslanarak boş gözlerle tabelaya baktı. "Hiçbir fikrim yok," dedi. "Havaalanıyla ilgili bir şey olmalı." Ağzında yeni yakılmış bir sigara vardı ama sağ eli cebine gitti ve sigara paketini çıkardı. Franklin uzaklaşırken ikinci sigarayı dalgın dalgın başparmağı­nın tırnağında tıklatıyordu.

Süpermarkete giren herkes sigara alıyordu. Arabası saatte 40 mil şeridinde sessizce kayarken Franklin çevresin­deki manzaraya daha bir dikkatli bakmaya başladı. Yolda genellikle ara­ba kullanmaktan başka şey düşünemeyecek kadar yorgun veya kafası meşgul olurdu, ama şimdi otoyolu mekanik bir biçimde, yol kıyısındaki kafelerde yeni tabelaların küçük versiyonları var mı diye aranarak inceliyordu. Kapı ve pencereler neon ışıklı tabelalarla doluydu, ama çoğu zararsız görünüyordu. Franklin dikkatini otoyolun daha ıssız ke­simlerinde dikilmiş reklam panolarına verdi. Panoların çoğu, gülümse­yişlerinde neon flaşları patlayan elektrik gözlü, elektrik dişli dev ev kadınlarım ideal mutfaklarında çeşitli pozlarda, hareket halinde gös­teren dört katlı bina yüksekliğinde, karmaşık, üç boyutlu aygıtlardı.

Otoyolun iki yakasındaki alanlar boş araziydi; hepsi çalışır durumda ama art arda gelen indirimli model dalgalarının yarattığı ekonomik baskı nedeniyle atılmış araba ve kamyonlar, çamaşır makineleri ve buzdolaplarıyla dolu sonsuz bir çöplük uzanıyordu. Bozulmamış kromajları, metal kaportalar ve iç döşeme parçaları güneşin altında parlı­yordu. Kente yaklaştıkça reklam panoları yol kenarı çöplüklerini giz­leyecek kadar sıklaşıyordu ama Üstgeçitlerden birine yaklaşırken ara ara yavaşladığında, unutulmuş bir El Dorado'nun terk edilmiş toprakları gibi sessizce parlayan dev metal piramitlerini bir an görebiliyordu… Hathaway o akşam Franklin'i hastane merdivenlerinde karşıladı. Franklin elini sallayarak Hathaway'i bahçeden çıkardı ve çabucak ara­basına götürdü.             '

"Ne oluyor, doktor?" diye sordu Hathaway. Franklin pencereleri ka­patır ve park etmiş otomobillere göz atarken. "Peşinizde biri mi var?"

Franklin karamsar bir ifadeyle güldü. "Bilmiyorum. Umarım yok­tur, ama söylediğin doğruysa herhalde vardır."

Hathaway kıkırdayarak arkasına yaslandı ve bir dizini torpido gözüne yasladı. "Demek siz de bir şeyler gördünüz, doktor?"

"Henüz emin değilim, ama haklı olabileceğini düşünüyorum. Bu sabah Fairlawne süpermarketinde..." Sözünü yarım bıraktı; huzursuz­lukla dev kara tabelayı ve tabelaya yaklaşınca nasıl aniden süpermarkete döndüğünü hatırladı.                                            

Olayı anlattığında Hathavvay başını salladı. "Oradaki tabelayı gör­düm. Büyük ama yeni dikilenlerin yanında küçük kalır. Şimdi her yer­de kuruyorlar. Bütün şehirde. Ne yapacaksınız, doktor?"

Franklin direksiyonu sıkıca kavradı. Hathaway'in pek de  örtük sa­yılmayacak alayı sinirine dokunuyordu. "Hiçbir şey elbette. Allah kah­retsin; belki de kendi kendime telkin ediyorumdur, belki benim de ha­yal görmeme sebep oluyorsun..."

Hathaway birden doğruldu. "Saçmalamayın, doktor! Kendi duyularınıza inanmıyorsanız ne şansınız kalır  ki? Beyninizi istila ediyorlar; kendinizi korumazsanız tamamen ele geçirecekler sizi! Bunlar hepimizi felç etmeden önce derhal harekete geçmeliyiz."

Franklin. yorgun bir edayla elini kaldırarak onu susturdu. "Bir daki­ka. Bu tabelaların gerçekten her yere dikildiğini kabul edelim, amaçları ne? Bütün öteki milyonlarca tabela ve reklam panosuna yatırılmış büyük miktarda sermayenin harcanması bir yana, halen mevcut olan ihtiyari harcama gücü sonsuz olmalı. Geçerli ipotek ve indirim listele­ri elli yıl sonraya kadar doldu. Büyük bir ticari savaş felaket demektir."

"Çok doğru, doktor," diye yanıtladı Hathaway, sesi sakindi, "ama bir şeyi unutuyorsunuz. O fazladan harcama gücünü sağlayacak olan ne? Üretimde büyük bir artış. İş gününü on iki saatten on dörde çı­karmaya başladılar bile. Kent çevresindeki ev aleti üreten fabrikalardan bazılarında pazar günü çalışmak normal olmaya başladı. Gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz, doktor;yedi gün iş, herkesin en az üç işi olacak!"

Franklin başını iki yana salladı. "İnsanlar bunu kabul etmez."

"Edecekler. Son yirmi beş yılda gayri safî milli.hasıla yüzde elli arttı ama ortalama çalışma saatleri de arttı. Sonunda hepimiz günde yirmi dört saat, haftada yedi gün çalışacağız ve harcayacağız. Kimse reddetmeye cesaret edemeyecek. Bir bunalımın ne anlama geleceğini düşünün, milyonlarca işten atılmış, boş zamanı olan ve yapacak hiçbir şeyi olmayan insan. Gerçek anlamda boş zaman, doktor, harca­ma zamanı değil." Franklin'i omzundan yakaladı. "Ee, doktor, benim­le işbirliği yapacak mısınız?" -'

Franklin Hathaway'in elinden kurtuldu. Yarım mil ötede. Patoloji Bölümü'nün dört katlı gövdesiyle kısmen örtülen dev tabelalardan biri­nin üst kısmı görünüyordu; üzerinde hâlâ işçiler dolanıyordu. Kentin üzerindeki havayolları özellikle hastane yakınından geçirilmemişti ve tabelaların kesinlikle yaklaşan uçaklarla bir ilgisi olamazdı.

"Bu, ne diyorlar, eşik-altı reklamlar yasaklanmamış mıydı? Sendika­lar nasıl kabul ediyor bunu?"

"Ekonomik bunalım korkusundan. Yeni ekonomik dogmaları bili­yorsunuz. Ekonomik çıktı yüzde beş oranında istikrarlı bir enflasyonla artmıyorsa, ekonomi durgun demektir. On yıl önce, sadece etkinlik artışı bile çıktıyı artırırdı, ama bunun avantajları çok az, elde tek bir şey kalıyor. Daha fazla çalışma. Mahmuzumuz da eşik-altı reklamlar.

"Ne yapmayı planlıyorsun?"

"Eşit sorumluluk kabul etmediğiniz sürece size söyleyemem, dok­tor."

"Biraz Don Kişotvari oluyor," dedi Franklin. "Yeldeğirmenleriyle dövüşmek. Baltayla yıkamazsın o tabelaları."

"Denemeyeceğim ki." Hathaway kapıyı açtı. "Karar vermekte fazla gecikmeyin, doktor. O zaman kararı kendiniz veremeyecek duruma ge­lebilirsiniz." Elini salladı ve yok oldu.

Eve dönerken Franklin'in kuşkuları yine depreşti. Komplo düşünce­si akıl almaz, mantıkdışı bir şeydi, ekonomik iddialar da fazla makuldü.Yine de her zamanki gibi Hathaway'in önüne sallandırdığı oltada büyük bir yem vardı: pazar günü çalışma. Pazar vardiyasına başlayan otomobil fabrikasına gezici doktor olarak atanınca, kendi muayenehane saatleri de pazar sabahına taşmıştı. Ama zaten az olan boş saatlerine yapılan bu tecavüze içerleyeceğine, memnun olmuştu. Tek (ve korku­tucu) bir nedenle: Ek gelire gereksinimi vardı.

Telaşlı telaşlı ilerleyen araba dizilerine bakarken, otoyol boyunca dikilmiş en az bir düzine büyük tabela dikkatini çekti. Hatbaway'in dediği gibi her yerde, toplu konut mahallelerindeki süpermarketlerin arkasına, paslı metal yelkenler gibi yükselen tabelalar dikiliyordu. Eve vardığında Judith mutfakta, ocağın üstündeki portatif  TV'den programı izliyordu. Franklin kapının önünü kapayan, ambalajı daha açılmamış büyük bir karton kutunun üstünden aştı, Judith elindeki bloknota rakamları not alırken yanağından öptü. Rosto tavuğun hoş kokusu —daha doğrusu zehirli ve besleyici her türlü özelliğinden arındırılmış ve tatlandırılmış jelatin tavuk taklidinin kokusu—Judith'i hâlâ Ucuz Eşya oyununun başında bulmaktan kaynaklanan sinirini yatıştırdı.

Kartona ayağıyla vurdu: "Bu ne?"

"Hiçbir fikrim yok hayatım, bugünlerde bir şeyler gelip duruyor, ucunu kaçırıyorum." Judith cam kapaktan içerdeki tavuğa baktı; eko­nomik boy, altı kiloluk, hindi büyüklüğünde, stilize bacakları ve ka­natları olan büyük göğüslü bir tavuktu ve büyük bir kısmı yenmeden atılacaktı (bu taklit yiyecekler sayesinde zenginin sofra artıkları yene­mez olmuş, kedi ve köpeklerin köküne kibrit suyu ekilmişti), sonra Franklin'e dikti gözünü.

"Endişeli görünüyorsun Robert. Kötü bir gün mü geçirdin?"

Franklin anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Ucuz Eşya oyunu sunucu­larının yüzlerindeki yanıltıcı ifadeleri bulmaya çalışarak geçen saatler, Judith'in algılama yeteneğini geliştirmişi. Kanlarıyla başa çıkamaya­cak duruma düşen kocalar ordusuna kendini çok yalan hissetti birden.

"Yine o deli hippiyle mi konuştun?"

"Hathaway mi? Aslına bakarsan evet. O kadar deli de değil ayrıca." Arkaya attığı adımla kartona çarptı; neredeyse içkisini döküyordu. "Ee, bu ne? Madem önümüzdeki elli pazar günü bunun parasını ödemek için çalışacağım, ne olduğunu öğrenmek istiyorum."

Kutunun kenarlarına bakındı ve sonunda etiketi buldu. "Televizyon mu? Judith, bir televizyon daha lazım mı? Üç tane var zaten. Salonda, yemek odasında, bir de portatif TV. Dördüncüyü nereye koyacağız?"

"Misafir odasına canım. Bu kadar heyecanlanmana gerek yok. Misa­fir odasına portatif TV koyamayız, ayıp olur. Tasarruf yapmaya çalışı­yorum, ama dört TV asgari zaten. Bütün dergiler öyle diyor."

"Üç radyo da mı?" Franklin sinirli sinirli kutuya baktı. "Misafir ça­ğırırsak yalnız başına odasında TV seyredip ne kadar zaman geçirecek? Judith buna bir dur demek lazım. Bunlar bedava değil, hatta ucuz bile değil. Zaten televizyon seyretmek zaman kaybı. Tek bir program var. Dört televizyon komik." "Robert, dört kanal var."

"Ama sadece reklamlar farklı." Judith yanıt veremeden telefon çaldı. Franklin mutfaktaki alıcıyı kaldırdı ve ahizeden dökülen anlamsız gürültüyü dinledi. Önce bunu olağandışı bir prestij reklamı sandı, son­ra gürültü sahibinin krize girmiş Hathaway olduğunu anladı.

"Hathaway!" diye bağırdı. "Allah aşkına sakin ol! Bu sefer ne var?" "Doktor, bu defa bana inanmalısınız. O tabelalardan birine tırman­dım, stroboskopla. Üstünde insanların yüzüne makineli tüfek gibi ya­yın yapan yüzlerce yüksek hızlı objektif var ve hiç kimse bir şey gör­müyor. İnanılmaz bir şey! Bir dahaki kampanya konusu arabalar ve te­levizyonlar olacak, iki ayda bir model değişimini zorlamaya çalışıyor­lar, düşünebiliyor musunuz, doktor, iki ayda bir yeni araba! Tanrım bu..."

Franklin sabırsızlıkla araya giren, beş saniyelik reklamın bitmesini bekledi. (Bütün telefon görüşmeleri bedavaydı ve araya giren reklam­ların süresi uzaklığa bağlı olarak değişiyordu — şehirlerarası konuşma­larda reklamın konuşmaya oranı ona birdi; konuşanlar bitmek tükenmek bilmeyen müdahaleler arasına birkaç sözcük sokuşturmaya çalışır­lardı.) Ama tam reklam biterken telefonu kapadı, sonra alıcıyı açık bı­raktı.

Judith yanına gelip kolunu tuttu. "Robert ne oluyor? Dehşetli ger­gin görünüyorsun,"

Franklin içkisini aldı ve salona gitti. "Hathaway. Dediğin gibi biraz fazla uğraşıyorum onunla galiba. Düşüncelerimi istila etmeye başla­dı."

Tabelanın süpermarketin üstünden görülen karanlık siluetine baktı; uyarı ışıkları gece karanlığında parıldıyordu. Deli bir akılda ebediyen  kapatılmış bir alan gibi boş ve isimsiz tabelanın onu korkutan yanı, mutlak anonimliğiydi.

"Ama emin değilim," diye mırıldandı. "Hathaway'in söylediklerinin çoğu anlamlı. “Bu eşik-altı reklam teknikleri aşırı kapitalistleşmiş bir endüstri sisteminin başvuracağı türden bir son çare, gerçekten."

Judith'in yanıt vermesini bekledi, sonra başını kaldırıp karısma bak­tı. Judith halının ortasında, ellerini gevşekçe birleştirmiş, keskin hatlı zeki yüzü garip bir biçimde boş ve duyarsız, duruyordu. Eski binaların damları üstünden Judith'in baktığı yöne baktı; sonra bir gayretle başım çevirdi ve hemen televizyonu açtı.

"Hadi," dedi kuru bir sesle. "Televizyon seyredelim. Tanrım, o dör­düncü televizyona ihtiyacımız olacak."

 

 

Franklin bir hafta sonra envanter çıkarmaya başladı. Artık Hathaway'i görmüyordu; akşamları hastaneden çıkarken ö tanıdık dağınık görüntüyle karşılaşmıyordu. İlk patlama kentte belli belirsiz duyulup, dev tabelalara sabotaj girişimlerini gazetelerde okuyunca, otomatik olarak sorumlunun Hathaway olduğunu düşündü. Ama daha sonra bir televizyon haberinde, patlamalara, temel kazan inşaat işçilerinin sebep olduğunu duydu.

Damların üzerinden giderek daha fazla sayıda tabela görünüyordu; banliyölerdeki alışveriş merkezleri civarında, etrafı telle çevrili adacık­larda bir başlarına yükseliyorlardı. Şimdiden hastaneden eve uzanan on millik yolda otuzdan fazla tabela, arabaların üstünde dev domino taşlan gibi yan yana dizilmişti, Franklin tabelalara bakmamaya çalışmaktan vazgeçmişti ama az da olsa, patlamaların Hathaway'in karşı saldırısı olması olasılığı kuşkularını canlı tutuyordu.

Envanterini haberlerden sonra çıkarmaya başladı ve son on beş gün içinde Judith'le birlikte değiştirdikleri eşyaların listesini yaptı:

 

1 Araba (bir önceki modelin aynı, 2 aylık)

2 TV (4 aylık)

Elektrikli çim biçme makinesi (7 aylık)

Elektrikli ocak (5 aylık)

Saç kurutma makinesi (4 aylık)

Buzdolabı (3 aylık)

2 radyo (7 aylık)

Pikap (5 aylık)

Kokteyl barı (8 aylık)

 

Bu alışverişlerin yarısını kendisi yapmıştı, ama tam ne zaman yap­tığını anımsayamıyordu. Örneğin arabayı hastanenin yakınındaki gara­ja yağlama için bırakmıştı; o akşam direksiyonda otururken iki aylık takasta amortismanın neredeyse yağlama maliyetinin altında olduğuna dair satıcının teminatını kabul ederek, yeni modelin kontratını imza­lamıştı. On dakika sonra, otoyolda giderken, birden yeni bir araba sa­tın almış olduğunu fark etmişti. Benzer şekilde, TV alıcıları sinir bo­zucu bir kayma ve cızırtı yapmaya başlayınca aynı modelden yenileriyle değiştirmişlerdi (gariptir, yeni alıcılarda da aynı kayma ve cızırtı vardı, ama satıcı bunların iki gün sonra yok olacağını söyledi; nitekim öyle de oldu). Bir kez olsun kendi iradesiyle bir şey alma kararı verme­miş, bir kez olsun kendi iradesiyle dükkâna gidip almamıştı.

 

Envanteri yanında taşıyor, gerekli ilaveleri yapıyor, sükûnetle ve karşı çıkmaksızın yeni satış tekniklerini analiz ediyor, tümden teslim olmanın, karşısındakileri yenmenin tek yolu olup olmadığını düşünü­yordu. Azıcık bile olsa direnç gösterdiği sürece, enflasyoner büyüme eğrisi denetim altında yıllık yüzde onluk artışını sürdürecekti. Oysa di­renç tamamen ortadan kalksa, denetimden çıkan enflasyonun roket hı­zıyla yükselmesi kaçınılmazdı.                        

İki ay sonra hastaneden eve dönüşte ilk kez tabelalardan birini gördü.

Yeni araba seliyle başa çıkamayıp saatte 40 mil şeridine geçmişti ve

yarım mil kadar önünde trafik yavaşladığında üç yonca yaprağının ikin­cisini yeni geçmişti. Yüzlerce araba çimenliğe çıkmış, tabelalardan birinin çevresinde bir kalabalık birikmeye başlamıştı, iki küçük siyah şekil metal yüzeye tırmanıyordu; ızgara teli gibi bir dizi ışık sırası yanıp sönüyor, akşam göğünü aydınlatıyordu. Işık çizgileri karışık ve kesik kesik görünüyordu; sanki tabela ilk kez deneniyormuş gibi...

Hathaway'in kuşkularının yersiz olduğunun ortaya çıkmasıyla rahat­layan Franklin yumuşak bankete çıktı; yüzlerine kesik kesik ışık vu­ran izleyicilerin yanına doğru yürüdü. Aşağıda, adacığın çevresindeki çelik çitin ardında kalabalık bir grup polis ve mühendis başlarını geriye atmış, otuz metre yukarıda tabelaya tırmanan adamlara bakıyorlardı.

Franklin birden durdu; rahatlama duygusu kayboldu. Yerdeki polis­lerin birçoğu silahlıydı; tabelaya tırmanan iki polisin omzundan ma­kineli tüfekler sallanıyordu. Polisler en üstteki ızgaranın tepesinde şal­terin yanı başına tünemiş, sakallı, yağlı gömlekli, kotunun dizi delik üçüncü bir adama doğru tırmanıyorlardı:

Hathaway!

Franklin adacığa doğru hızlı hızlı yürüdü; tabeladan cızırtı ve ıslığımsı sesler geliyor, sigortalar düzineyle atıyordu.

Işıkların düzensiz yanıp sönmesi durdu, sürekli yanmaya başladılar ve kalabalık pırıl pırıl yanan harfleri gördü. Sözcükler ve bütün olası kombinasyonları tanıdıktı. Franklin haftalardır otoyolda gelip giderken bunları okuduğunu biliyordu.

 

ŞİMDİ AL ŞİMDİ AL ŞİMDİ AL ŞİMDİ AL ŞİMDİ AL ŞİMDİ AL

YENİ ARABA ŞİMDİ YENİ ARABA ŞİMDİ YENİ ARABA ŞİMDİ

EVET EVET EVET EVET EVET EVET EVET EVET EVET EVET

 

Sirenler çığlık çığlığaydı. İki devriye arabası kalabalığı yararak ada­cığa çıktı ve ıslak çimlerin üzerinden geçti. Kapılar açıldı, eli coplu polisler fırladılar ve kalabalığı geriye doğru itmeye başladılar. Franklin olduğu yerde kalmaya çalıştı: “Memur bey, ben bu adamı tanıyo­rum..." Polis elinin tersiyle Franklin'i göğsünden itti. Sendeleyen Franklin arabaların arasına düştü. Polis arabaların ön camlarını kır­maya başlarken bir arabanın tamponuna yaslandı. Talihsiz şoförler kız­gın kızgın protesto ederken, daha geride park etmiş olanlar arabalarını kurtarmaya koştular.

Makineli tüfeklerden birinin kısa süren salvo atışı gürültüyü kesti. Hathaway, kolları açık, acı ve zafer karışımı bir çığlıkla atladığında kalabalık hep birlikte nefesini tuttu,

 

"Ama Robert, ne önemi var?" diye soruyordu Judith, ertesi sabah kocası salonda kıpırtısız otururken. "Karısı ve kızı için trajik bir du­rum olduğunu biliyorum ama Hathaway'in saplantıları vardı. Reklam­lardan bu kadar nefret ediyordu madem, neden görebildiklerimizi dina­mitlemedi de göremediklerimizle uğraşıp durdu?"

 Franklin programın düşüncelerini dağıtacağını umarak TV ekranına bakıyordu.

"Hathaway haklıydı," dedi.

"Öyle mi? Reklamlar var ve kalacaklar. Zaten gerçek bir seçme hak­kımız yok ki. Harcayacak paramız sınırlı, fazlasını harcamaya kalksak mali şirketler hemen engel olurlar."

"Bunu kabul ediyor musun?"

Franklin pencereye gitti. Çeyrek mil kadar ötede, arazinin ortasına bir tabela daha dikiyorlardı: Bu seferki evin doğusuna düşüyordu. Sabah ışığında dikdörtgen tabelanın gölgesi bahçeye vuruyor, neredeyse, balkon kapılarının önündeki basamaklara, -ayaklarının dibine düşüyordu. Semte torpil olsun diye, belki de kuş­kuları dağıtmak için, tabelanın alt kısmı Tudor taklidi bir aynalık tahtasıyla örtülmüştü, züppeler memnun olacaktı.

Franklin tabelaya baktı; inşaat işçileri, prefabrik ızgaraları bir kam­yondan indirirken, arabalarının yanında dikilip etrafı kollayan altı polis saydı. Süpermarketin yanındaki tabelaya, Hathaway'in anısını ve ken­disini inandırmak, yardım etmesini sağlamak için adamcağızın verdiği acıklı mücadeleyi unutmaya çalışarak baktı.

Bir saat sonra, Judith paltosunu, şapkasını giymiş, süpermarketi zi­yaret etmeye hazır olarak geldiğinde, hâlâ bakıyordu.                            

Franklin karısıyla birlikte kapıya yürüdü. "Seni arabayla götüreyim Judith. Yeni bir araba bakmam lazım. Bu ayın sonunda yeni modeller çıkıyor. Şansımız varsa ilk teslimattan bir araba alabiliriz."               .

Bakımlı yoldan yürüdüler; gün ilerlerken tabelaların gölgesi sakin mahallenin üstüne düşüyor, süpermarkete giden insanların başlan üze­rinden dev bir tapan gibi havayı biçiyordu.

 

                                                          Çeviren: Sedef Öztürk

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Uygarlık Uygurluk , Umur Talu

9/7/2009 · Kategori: surdan burdan


Nasıl anlamalı?
Eskiden şöyle olurdu, ziyadesiyle kolay olurdu:
"Uygurlar"ı, "Doğu Türkistan"ı en ziyade "Milliyetçiler, Turancılar" yakın bulur, davalarına sahip çıkardı. Zaten kadro ve tabanda o kökenlerden çok insan olurdu.
Haliyle Çin de "sosyalist"ti!
Buna göre saflar seçilirdi.
Yani, kim olduğunuzdan çıkarak, başkalarının kim olduğuna bakar yahut onlara kimlik yakıştırması, kendi kimliğinizle yanaştırma yapar...
Olayın ne olduğunu boş verebilirdiniz.

***

Sonra daha "realist" zamanlar da geldi.
Mesela, bizde "milliyetçi" partinin de dahil olduğu koalisyonlar zamanında, "Uygur meselesi" ufaktan ufaktan halının altına gitti...
Boru değil, öte yanda "koskoca Çin" vardı.
Zaten, dünya için de durum aşırı farklı değildi.
Belki Uygurlardan ziyade Tibetlilere, "Dalai Lama"ya duyarlı olsa da, Batı için de, büyük eritici ve büyük Pazar, ABD finans ve tüketim piyasasını yamayan "koskoca Çin" her tür azınlıktan daha gerçekti.
Bir de şu vardı zaten:
Siz Uygurlar dediniz mi, Çeçenler dediniz mi, hemen "ayrılıkçı terörünüz" hatırlatılıyor, lafınız boğazınıza tıkılıyordu.
Düğüm düğüm, boğum boğum oluyordu.
Öyle ya!

***

Peki böyle bir dünyada ne hissedebiliriz?
"Hamili eziyet" yakinimiz ise, ona göre mi davranacağız?
Soldan Çin'i sosyalist, Uygurları şovenist mi göreceğiz...
Sağdan hangi katliamları makbul sayacağız?
Yoksa nereden bakarsan bak, ırkından, etnisitesinden, dininden, dilinden, inancından veya inançsızlığından ötürü, kendi kültürüne, zihnine, özlemine sahip çıkabilme arzusundan dolayı kıyıma uğradığında "insan", "Kim olduğu ne fark eder ki!" mi diyeceğiz?

***

Ardı ardına Madımak'ın anıldığı, Başbağlar'ın anıldığı, birbirlerinin karşısına konduğu, Dink davasının görüldüğü... Güneydoğu'da binlerce kaybın bulunduğu, daha doğrusu bulunamadığı, binlerce "şehit" gömmüş, mübadele, tehcir, katliam, kırım, kıyım ve trajediden trajediye koşmuş topraklarda bu öyle zor sorudur ki!
Soramazsın bir türlü, tüm kalbinle...
Gerekirse kendine karşı bir tavır alamazsın inadına...
Ezberlerinle oynayamazsın asla...
Zulümler, cesetler, vahşetler arasında ayrım yapmadan edemezsin...
Bir başkasının acısının karşısına mutlaka kendinden, yakınından, soyundan sopundan bir acı koyarsın da rahatlarsın hemen.
"Ama onlar da..." der, en iyi ihtimal kaçarsın.

***

En iyi ihtimalle, bir gün kaçacak delik, sığınacak bahane, gizlenecek iki yüz kalmayacak.
İnsanlığın bir umudu bu olabilir işte. Utanma duygusu.
"Domuz gribi" yüzünden, yani esasta zengin Batı'yı "kısmi" tehdidi yüzünden bilmem kaç dereceden alarm verilen bir dünyada...
Büyük liderler İtalya'da toplandığı esnada bile 75 bin çocuk birden ölüyorsa... Ve bu, uyduruk merhametlerin ötesinde, herhangi bir derece, bilmem kaçıncı seviye hak etmiyorsa...
Belki de, baş aşağı yaşanıyor hakikatler...
Esas görülmesi gerekenleri görmeden.
Belki de hâlâ öküzün boynuzları üstünde dünya ve hâlâ hak ettiği hakikatin yörüngesine konmayı bekliyor.
O ana kadar...
Uygurlara bakınca sadece Uygurları görmemeyi...
Başka nelere bakarsanız bakın, Uygurlardan da gözünüzü kaçırmamayı...
Kalbinizle aklınızı vicdan denen yerde buluşturmayı deneyebilirsiniz.
Deneyebiliriz yani.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

tarihten bir yaprak, t.b

30/6/2009 · Kategori: surdan burdan

hani ortalıktan kaybolacak,gayrı adressiz yaşayacaktın.sağa sola elveda manasına gelen mesajlar çekiyor,bizleri vakitsiz sevindiriyordun,ama her zamanki gibi bu da fos çıktı.alışmamış götte don durmaz misali 'bireylikler'le çıktın bu kez de piyasaya.
hatırlar mısın,gündoğdu cengizin dergisinde şiir yayınlar,yerli yersiz cengize methiye düzer,sonra başka yerlerde müstear isimle cengizi yerden yere vururdun.senin ne mal olduğunu daha o vakit anlamalıydım.ne var ki bir çok şeyin daha eşiğindeydim,kavramlarım karmaşa içindeydi.

sıkı sosyalisttin,marks neyin senden sorulurdu.sonra ne oldu,nasıl oldu bilmiyorum şıpın işi anarko oldun.akort kabul etmez bir sesle imlasızca çıkıverdin ortaya.hamam aynı hamam,tas aynı tas bir var ki kurna değişmişti.eski yaveleri bu kez de anarşist yaftasıyla pazarlıyordun.
bir dostum inanmaz bir ifadeyle nasıl yani demişti eskiden sosyalist dediği metinleri şimdi de anarşist diye mi satıyor bu herif?bunda şaşılacak ne vardı,'bu topraklar' bu topraklardı.sanki kim ne anlıyorduki aşktan?

sonra imlasızı postladın bir de.ne şeker şeydin sen.huzur isyanda diyen saboyu bile kafalamış tanınmaz bir hale sokmuştun
,tanıyamıyorduk artık saboyu,şöyle şeyler diyordu mesela:nietzsche sonrası olarak da bilinen anarşizmlerin deleuze ve foucault'un iktidar karşıtı teorilerinden esinlenen postyapısalcı anarşizmi ifade etmekle birlikte postanarşizmi de içerdiği söylenebilir(postimlasızın).vay anasınaydı.esas olarak sabo burada ne söylüyor-söyletiliyor olduğunu bilebilecek durumda değil,burada önemli olan halimin anarşizmde de duramayarak postlaşması.ne de olsa burası bu topraklardı,önce adını korsun sonra biraz gevelersin,olur biterdi.yav kürşat sana bin defa söyledim bak başımıza ne işler açtın.
yav işte sonra seninki adressizliği seçiyorum,gidiyorum,bırakıyorum filan derken 'bireylikler'le çıkıverdi karşımıza.güya akıldan,feyeraband'den bahsediyor.lafı döndürüp dolaştırıp hayati bakiye getiriyor,lan sikik her taraf hayati baki,sıtkım sıyrılmış hayati bakilerden.iğdiş olma korkusu gibi hayati bakileşmekten korkmuşum ömrümce.hayati bakilerce dövülmüş,sövülmüş kuşatılmışım.seni bana attığın kazıklardan dolayı bağışlamışım,avansda vermiş elime bireylikleri almışım,bir soluk almak istiyorum,...
...şiir diyorsun bana,anarşi diyorsun bana,aşk diyorsun bana...
sonra kokuşmuş hayati bakiyi önüme sürüyorsun.
allah benim belamı versin.

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

UYGARLIĞIN YAYILIŞI, TASMANYALILAR

10/6/2009 · Kategori: surdan burdan

 

 

 

Günümüzden 50.000 yıl önce Afrika'ya, Asya'ya ve Avrupa'ya yayılmış durumdaydık. Artık daha önce hiçbir insanın ayak basmadığı diğer üç kıtaya gitmenin zamanı gelmişti.

 

Bunlardan en hayret verici olanı, Güneydoğu Asya'dan Avustralya’ya geçiştir. İlk insanların bunu nasıl başardığını anlamak zor. Bir “kara köprüsü”nün Asya anakarasını Endonezya'ya bağladığı zamanlarda, Endonezya adalarına ulaşmaları çok güç olmasa gerekti. (Kara köprüleri, yeryüzündeki suların büyük kısmının donarak buzu­la dönüştüğü, böylece deniz seviyesinin düştüğü bir buzul çağı sırasın­da sığ denizlerde ortaya çıkan kara parçalarıdır.) Endonezya'dan yakındaki Yeni Gine adasına hayvan postundan teknelerle veya sazlardan yapılma sallarla çıkmış olabilirler.

 

Oysa Yeni Gine'den Avustralya'ya gitmek için açık denizde yakla­şık 100 kilometre yelken açmaları ya da kürek çekmeleri gerekiyor­du. Bir kara parçasına ulaşacaklarını bilmeleri olanaksızdı, dolayısıy­la böyle tehlikeli bir şeye neden kalkıştıklarını anlamak güç. Büyük olasılıkla bu geçiş istemeden oldu, fırtınayla Avustralya'ya sürüklendiler. Avustralya'ya ayak basan bu insanların torunları günümüzde "Aborjin", yani yerli olarak adlandırılıyor; oysa yerli sözcüğünün anlattığının tersine, "baştan beri" Avustralya'da değillerdi.

 

Öncülerin bir kısmı Avustralya anakarasından, o çağda anakaranın güneyinde bir yarımada olan Tasmanya'ya doğru ilerlemiş olma­lı. Tasmanya'daki insanların başına gelenler ilginç ve aydınlatıcı, Di­ğer Avustralya yerlileri gibi buradakiler de basit avcı-toplayıcılar olarak yaşıyordu. Sonra, günümüzden yaklaşık 10.000 yılı aşkın bir süre önce okyanus yavaş yavaş yükseldi, anakarayla bağlantı sular altında kaldı. Tasmanya artık bir ada olmuştu.

 

Avustralya yerlileriyle ilişkisi kesilen adadakiler 10.000 yıl boyunca ilkel yaşamlarını sürdürdü. İki yüzyıl önce adaya gelen ilk Avrupa­lılar uzak bir geçmişin yaşayan örnekleriyle karşılaştılar, Adadakilerin zengin bir toplumsal ve törensel yaşamları vardı ama hâlâ taştan ya­pılma kaba aletler kullanıyorlardı. 1800'lerin başlarında, Britanyalı göçmenler "Kara Savaş" olarak adlandırılan bir savaşta neredeyse bütün Tasmanları yok etti. Onların izini köpeklerle sürüyor, hayatta kalanları kıyıdan fazla uzakta olmayan bir adaya götürüyorlardı. Tas­manlar çok geçmeden hastalık ve uygarlık yüzünden ölüyordu.

 

Taşınanlar 10.000 yıl değişmeden kalırken, Avustralya yerlileri daha karmaşık bir kültür geliştirdi. Ağaçtan saplara keskin taşlar bağlamayı öğrendiler, mızrak atacağı kullandılar. Bugün bile mızrak atacağı kullanan bazı Avustralya yerlileri yaklaşık 30 metreden yaptıkları dört atıştan üçünde bir kanguruyu vurabiliyor, 10-15 beş metreden tek atışta bir kanguruyu öldürebiliyor. Tabii bir de herkesin bildiği bumerang var, fırlatıldığında geniş bir kavis çizerek fırlatıldığı nokta­ları dönen bu sopayı da Avustralya yerlileri icat etmişti.

 

                                                           İnsanın Hikayesi, James C. Davis

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Turgut Uyar'ın Şiir Girişimi, Cemal Süreya*

24/5/2009 · Kategori: surdan burdan









* Zafer Yalçınpınar'ın Puşt Ahali mail grubuna geçtiği yazıdan alınmıştır

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

hem yazdım hem oynadım

1/3/2009 · Kategori: surdan burdan




* Serkan Işın'ın yukarıdaki"şey"ini çok beğendim..izin alacak mercii bulamadım- doğrusu pek de uğraşmadım- ama Poetikhars'tan bazı "şey"leri alacağım buraya...İstemezlerse bunu belirtmeleri yeter..

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Sizden nefret ediyorum *

22/12/2008 · Kategori: surdan burdan




Aşağıdaki yazı Iraklı Layla Enver tarafından yazılmış...

Kelimesine dokunmadan yer veriyorum...

Irak’ta “Ba’ad Harab Al-Basra?!” diye bir halk deyişimiz vardır.

Nasıl tercüme edilebilir bu deyiş? Tam olarak şu anlama gelir: “Basra harap olduktan sonra mı?” Harap kelimesi Haraab olmak fiilinden gelir, anlamı ise işlev gören bir şeyin yıkılması, onarımı imkansız hale gelmesidir. Harban sıfatının anlamı; zarar görmüş, yıkılmış, çalışmayan, işlevsizdir. Tek başına yazıldığında Harraba, bir şeyi kullanılamaz hale getirmek anlamına gelir. Bu deyim bir şeyleri itiraf eden, özür dileyen ya da büyük hasara yol açan bir yanlışı düzeltmeye çalışanlara yöneltilir. Irak halkı böylesi durumlarda “Basra yıkıldıktan sonra mı?” deyişini kullanır. Bu bağlamda eski Beyaz Saray sözcüsü McLellan ve bir CNN muhabiri sonunda Irak üzerine yapılan haberlerin gerçeklikten uzak olduğunu itiraf etmiştir. Bir başka deyişle, hepsi alçakça yalan söylemiş... CNN muhabiri devlet imajının zedelenmemesi için bu tarz yanlı yayınlar yapmak “zorunda” olduklarını ekledi. Affedersiniz, şimdi kendimi daha mı iyi hissetmeliyim? Beş lanet yıl boyunca, hayır! 18 yıl boyunca, yalanları satın aldınız ve birdenbire hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını itiraf ettiniz ve benden kendimi iyi hissetmemi mi bekliyorsunuz? Ne yapmamı bekliyorsunuz? Dürüstlüğünüz için sizi kucaklamaya mı koşayım? Ya da yıkılmış hayatlarımızı ve tıka basa dolu mezarlıklarımızı unutmamı istiyorsunuz belki de! Ya da belki, bu lanet olası ikiyüzlülüğünüze karşın “güzel, her şeye rağmen bugün Amerika’da iyi insanlar var. Gerçekte suç bizimdi, onlar mecbur kaldılar...” dememi bekliyorsunuzdur. Aman, ne saçmalık!

Saçmalığınız sınır tanımıyor! Bunlar bir yığın onursuz yalandan başka bir şey değil! Aynı şeyi Vietnam’da da yaptınız. 10 yıl boyunca onca katliam ve vandalizmden sonra, ellerinize çiçekler ve barış simgeleri alarak sokaklara çıktınız ve “zavallı” Vietnam için ağladınız. Tepki göstermek için kahrolası 10 yıl beklediniz. Ve sadece cesur çocuklarınız ceset torbaları içinde geri döndüğünde ve onları saymaya yetişemediğiniz noktada büyük şişko kıçlarınızı kaldırdınız. Bütün bu 10 yıl boyunca, napalmlerden yanmış çocukların resimleri sizi harekete geçiremedi, hayır kımıldatmadı bile. Çok “cool” olduğunuzu düşünerek Woodstock’larda (toplu eğlencelerde) şarkı söylemekle o kadar meşguldünüz ki, aksine kafası bellenmiş bir grup gerizekalı moron’dan başka bir şey değildiniz, halen de değilsiniz. Ve bir şeyler mi öğrendiğinizi düşünüyorsunuz? Hiçbir şey öğrenmediniz ve asla öğrenemeyeceksiniz. Siz sadece zor yoldan öğrenirsiniz, kıçınıza tekme yiyince ve insanlar sizin dilinizden konuşunca bir şeyler öğrenirsiniz. Bu da ancak çürümüş kulaklarınızı açıp dinlediğinizde olur. Halk olarak probleminiz, birçok kez deneyimlediğim gibi, ne insanlıktan ne laftan ne de medeniyetten anlarsınız. Anladığınız tek dil şiddettir. Bu yüzden kullanabildiğiniz tek dil de bu! “İyi bir Müslüman” olarak Peygamber’in şu cümlesini takip ediyorum: “İnsanlarla anladıkları dilden konuşun.” Ve şimdi de gelip bize her şey bir hileydi diyorsunuz. “Ba’ad Harab Al- Basra?!” Ya awlad el Kelp. Ama köpekler sizinle karşılaştırılmayacak kadar soyludurlar. Siz köpek bile değilsiniz. Hayvan olamayacak kadar aşağılıksınız. Aşağı... Çok aşağı... Siz pislik ve parazitsiniz.

Tanrım, bu fahişe çocuklarının, “ya awlad al sharmoota”, ikiyüzlülüğünden nefret ediyorum. Binlerce fahişenin çocukları, sizin becerilmiş McLellan’ınız ya da CNN’iniz 3 milyon dul ile evlenecek mi? 5 milyon öksüzü doyuracak mı? 5 milyon mülteciyi evlerine geri döndürecek mi?

Yasadışı kitle imha silahlarınız nedeniyle kanser olan hastalarımızı tedavi edecek misiniz? Ya da bombalarınız nedeniyle insanlardan kopan binlerce uzvu yerine koyabilecek misiniz? Ya da itiraflarınız 1 milyondan fazla ölüyü diriltecek mi? Ya da 7000 yıllık tarihsel kalıntılarımızı, evlerimizi, binalarımızı, tarlalarımızı, altyapı tesislerimizi, elektiriğimizi, suyumuzu onarabilecek mi? Ya da belki bu kısa ömürlü sahtekârlığınızla suçu üstlenmeniz, şimdi sayenizde bizi yöneten sekter, patolojik, sarıklı pislikleri silahsızlandıracak mı? Bu yazıyı bitiremeyecek kadar sinirliyim... Bitirecek bir şey de kalmadı... Sizi şerefsizler. Sizden tüm kalbimle nefret ediyorum...

Hepinizden!




*Serdar Akinan, Akşam 22 Aralık 2008
*Yazıdaki ameriaknvari üslup özelliği muhtemelen Layla'dan değil çeviren lavuktan kaynaklanıyor
...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Bu savaşa hayır diyelim

11/12/2008 · Kategori: surdan burdan



Artık yazacak yeni bir şeyler bulmalı.
Ben bulamıyorum.
Şimdiye dek yazdıklarıma bakıyorum. Döne döne aynı şeyleri, kimileyin usulca kimileyin haykırarak yazmışım. Artık yazacak yeni bir şeyim yok.
Şimdi, yine topluca şehit edebiyatının gecekondu duyarlığında konaklamamız isteniyor. Halimiz kalmadı. Yine savaş muhibbi delikanlı kalemşorlar, yiğitlik naraları atıyor.
Özkök, bulunduğu bir cenazede imamın duasını, “Onlar sayesinde bu camide huzur içinde namazımızı kılabiliyoruz” sözleriyle bitirdiğini yazmış.
Orada onlarca çocuk öldüler diye mi huzur içinde kılıyorsunuz namazınızı?
Huzurunuzun diyeti bu kadar ağır mı?
Bu diyeti canlarıyla ödeyenler, Teşvikiye’nin yolunu biliyor muydu?
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Jandarma Uzman Çavuş Cahit Yıldırım’ın cenazesine katılmak için Erzurum’a gitmiş. Vali Vekili’nin makamında Cahit’in babası Nurettin Yıldırım’la bir araya gelip bir de nutuk atıvermiş: “Bu canilerle, bu gözü dönmüş vatan düşmanlarıyla mücadelemiz devam edecek. Şehrimizin 251’inci şehidini uğurluyacağız. Şehit olan tüm kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz, ailelerine sabırlar istiyoruz. Şehit olan kardeşlerimiz Allah katında çok yüksek bir mertebeye erişti. Bunu biliyoruz ve böyle durumlarda acımızı bir nebze olsun hafifleten de budur. Vatan toprağını, sınırlarımızı savunurken yüce bir mertebeye ulaştılar.” Bunun üstüne baba da sözü alıp:
“Biraz ihmal mi var? Nasıl oluyorsa bu karakol, kaçıncı kez basıldı? Niye tedbir alınamıyor?
Bir şey diyemiyorum yani” deyince, üzgün Bakan sessiz kalmış. Şehri, tam 251’inci şehidi için kutlayacakken ağzının tadı kaçmış.
Hepimizin çok dikkatli olması gerekiyor. Bu hamasi gözyaşı tüccarlığı, bu yüksek mertebelerden dem vurmalar, huzur için ‘bu vatanın şehit verecek çok evladı vardır’ muhabbetlerinden bir an evvel vazgeçin. Bu korkunç dille ölümü ve savaşı kutsamak dışında hiçbir şey yapmış olmuyorsunuz.
Anadolu’nun özellikle Kürt göçü almış yerleşimlerinde vahşi bir ırkçılık, soykırım hayalleri hortladı bile. Kürtleri fütursuzca hedef gösterenler fikir özgürlüğünden yararlanıyor. Bölünmeyen vatanımızda benzersiz ve hepimizin sonunu getirecek bir düşmanlık dalgası yayılıyor.
Akan kanın ardında çıkarları olanlara dikelim topluca gözlerimizi. Ve hep birlikte HAYIR diyelim. 
Önemli oyun yazarı, şair ve öykücü Wolfgang Borchert 1947’de 26 yaşında öldüğünde, ardında bir de ‘Sonra Yapılacak Tek Şey Var’ şiirini bırakmıştı. Askere alınıp gönderildiği Rus cephesinde 1942’de ağır yaralanmış, daha sonra da Nazizme karşı yazdıkları nedeniyle hapislerde çürümüştü. Ancak 1945’te ordudan kaçabildi. O şiiri Celal Üster çevirisinden bir kez daha birlikte okuyalım:
“SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR
Sen. Makinenin başındaki adam, atölyedeki adam. Yarın sana su boruları ve yemek kapları yapmayı bırakıp miğferler ve mitralyözler yapmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Tezgâhı ardındaki kız ve büroda çalışan kız. Yarın sana el bombalarını doldurmanı ve keskin nişancı tüfeklerine dürbün takmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Fabrika sahibi. Yarın sana talk pudrası ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Yarın sana eski yaşamı yok edecek yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!
Sen. Odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını bir yana bırakıp nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!
Sen. Hastasının başındaki hekim. Yarın sana cepheye gönderilecekler için sağlam raporu yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Kürsüdeki rahip. Yarın sana cinayeti kutsamanı ve savaşa övgüler yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Gemideki kaptan. Yarın sana buğday taşımayı bırakıp tank ve top taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Havaalanındaki pilot. Yarın sana kentlerin tepesine yakıp yok eden bombalar yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Yarın sana asker üniformaları dikmeye başlamanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Cübbesinin içindeki yargıç. Yarın sana askeri mahkemeye gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Tren istasyonundaki. Yarın sana cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkması için sinyal vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Köydeki. Sen. Kentteki. Yarın askere alma belgeleriyle kapına dikilirlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Normandiya’daki ana, Ukrayna’daki ana, sen San Fransisco’daki ve Londra’daki ana. Sen Hoang Ho ve Missisippi kıyılarındaki ana. Sen, Nepal’deki ve Hamburg’daki, Kahire’deki ve Oslo’daki ana; yeryüzünün dört bir yanındaki analar, dünyanın tüm anaları, yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak, yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin!.. Analar, HAYIR deyin!
Çünkü hayır demezseniz analar, eğer hayır demezseniz, işte o zaman, Pus çökmüş, gürültülü liman kentlerinde iniltiler çıkaran koca gemiler suskunluğa bürünecekler ve su almış dev mamut kadavraları gibi, rıhtımların yosun ve midye bağlamış, ölgün, ıssız duvarları önünde miskin miskin yalpalayacaklar; daha önce ışıltılar saçan o görkemli gövdelerden, bir balık mezarlığı gibi, çürük, sayrı, ölü kokular yayılacak...
Tramvaylar, iç karartıcı, aynalı kuş kafesleri gibi eğrilip bükülecekler ve bombaların açtığı çukurlarla kaplı, yitik sokaklardaki damları delik deşik barakaların ardında, teller ve rayların şaşkın çelik iskeletlerinin yanı başında, patlamış taç yaprakları gibi öylece uzanacaklar...
Çamur rengi, ağır, kurşun gibi bir sessizlik ortalıkta kol gezecek; tüm oburluğuyla büyüyerek, okullara, üniversitelere, tiyatrolara, spor alanlarına, çocuk bahçelerine ürkünç, açgözlü ve önlenemez bir biçimde çöreklenecek...
Bunların hepsi olacak...
Altın sarısı, sulu üzümler bakımsız yamaçlarda çürüyecek, pirinçler kıraç topraklarda kuruyacak, patatesler sürülmüş tarlalarda donacak, ölü sığırların kaskatı kesilmiş bacakları ters çevrilmiş süt sağma tabureleri gibi göğe dikilecek....
Enstitülerde, büyük hekimlerin dahice buluşları çürüyüp küf tutacak....
Son un çuvalları, son çilek reçeli kavanozları, balkabakları ve vişne suları mutfaklarda, odalarda, kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda bozulup heba olacak; devrilmiş masaların altındaki, paramparça tabaklardaki ekmek küf bağlayacak, erimiş tereyağlar arap sabunu gibi kokacak; tarlalardaki ekinler, paslanmış sabanların yanı başında bozguna uğramış bir ordu gibi boyunlarını bükecekler; fabrikaların çimenle örtülü tüten bacaları un ufak olacak....
Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış, çılgına dönmüş son insan uçsuz bucaksız mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi dolanırken şu korkunç soruyu soracak: NEDEN? Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip gidecek,yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin molozları arasında yok olacak, girilmez yer altı sığınaklarına
çarpıp parçalanacak. Son hayvan-insanın son hayvansı çığlığı hiç duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde boğulacak....
Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece, eğer... eğer... eğer... HAYIR demezseniz!”

                                                                              

YILDIRIM TÜRKER

Türkiye / 06/10/2008

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

SARIKEÇİLİLER

3/10/2008 · Kategori: surdan burdan



Sarı‘Keçi’lilerin inadı

 Sarıkeçililer, son dönemlerin en çok konuşulan Yörük boylarından. Onları ‘Son Göçer’ adıyla yayınlanan belgesel ve haberlerden biliyoruz. Oysa onlar son değil sonsuz göçer olarak adlandırılmak istiyorlar. Çünkü bir kısım aile göçü bırakmaya hiç niyetli değil.

Sarıkeçililer, keçileri için mevsimine göre uygun otlak alanlarına göç ederek, kış aylarını Güney’de (Mersin ve Aydıncık ilçesi) yazları ise Kuzey’de (Seydişehir ve çevresi) kurdukları kıl çadırlarında geçiriyorlar. Yılın geri kalan dönemlerinde ise sürekli göç ediyorlar. Çoğunun nüfusu, ‘Mersin’de neresi denk gelirse oraya’ kayıtlı. Askerlik yaşı gelenlere yoklama kağıdı, nüfusa bağlı oldukları köylere geliyor. Yörüklerin dayanıklılığı bilindiği için de çoğu komando oluyor. Eskiden Yörüklerin bulunduğu yere, çocuklar için eğitmenler gelirmiş. Şimdi çocuklar okutulmak için eski göçer komşuların ya da akrabaların yanına yerleştiriliyorlar. Düğünler ya ‘kıl çadır’ ya da ‘çalı düğünü’ (kaçarak evlenmek) oluyor. Mal paylaşımlarında kız-erkek ayrımı da yok. Yeni doğmuş bebeğin bile keçisi oluyor. Bebek doğduğunda kaç keçisi olduğu kulağına fısıldanıyor. Cenazeleri, nerede ölürlerse orada defnediliyor.

YÖRÜK KÜLTÜRÜ BİTİYOR

Yaşadıkları sıkıntılar, kültürlerini devam ettirmelerinin önünde büyük engel. Örneğin, gördüğümüz Yörük çadırlarının üzerlerinde yağmura karşı naylon geriliydi. Oysa kıl çadırlar su geçirmeme özelliğiyle biliniyor. Maddi manevi zorluklar eskiden yaptıkları gibi sağlam çadırlar yapmalarına da engel.

Geçim kaynakları keçi. 2 tane keçi sattıklarında ancak 1 aylık mutfak giderlerini karşılayabiliyorlar. Daha önceleri kaşmiri çoğunlukla Yörükler üretiyorlarmış ama şimdilerde ekonomik sıkıntılardan ve devlet yasağından üretimi durdurmuşlar. Kıl keçisinden başka keçi de üretemiyorlar. Örneğin, üretilmesi ve yaygınlaştırılması devlet tarafından desteklenen İsveç menşeli Saanen keçisi onlara göre genetiği bozuk ve dayanıksız. Yani yolda hastalanıyor ve ölüp gidiyor. Hatta ‘Yörük’e beddua edeceğine, Saanen keçisi al daha iyi’ diyorlar!

KEÇİLER ORMANI YER Mİ?

Sarıkeçililer, bir süredir dertli. Devlet onlara “Durun artık, yürümeyin! Keçileriniz ormanı yiyor ve zarar veriyor” diyor. Peşlerinde orman görevlileri oradan oraya sürükleniyorlar. Ormancı, Sarıkeçilileri buldu mu keçi başına 12 YTL ceza kesiyor. Onlar, “Keçi başına vergi verelim bizi yolumuzdan, geleneğimizden etmeyin” diyorlarsa da devlet bunu kabul etmiyor.

Tek sorunları bu değil. Orman Bakanlığı bir süre önce kıl keçisi yetiştirmeyi ormana zarar verdiği için yasakladı. Bu yasakların uygulanmasına en başta yerleşik köylülerden başlanmış. Köylüler de zaten mera alanlarının paylaşımı, tarlalarının keçiler tarafından yeniyor olması konusunda anlaşamadıkları göçerlerle aralarını iyice soğutmuşlar. Göç yolu üstünde bulunan Karaman’ın Ağaçoba Köyü’nün muhtarı Metin Aracı, özellikle hayvancılıkla uğraşan köylülerin Sarıkeçililere karşı olduğunu söylüyor. Köylüler, “Bize kıl keçisi yetiştiriciliği yasak, denetlenebiliyoruz, onlar da denetlensin. Bize keçicilik yerine arıcılık yapın diyorlar. Biz ne anlarız arıcılıktan! Hep keçi yetiştirmişiz, keçiye devam etmek istiyoruz. Arı için de sulak yer lazım, oysa bu toprak kurak” diye isyan ediyorlar.

Göçerler, köylülerin devletten aldıkları destekten yararlanamıyorlar. Üstüne üstlük eskiden kalma bir gelenek olarak geçtikleri köylere bağışlarda da bulunuyorlar. Bir süre önce Sarıkeçililer Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği kurdular. Derneğin Başkanı Pervin Çoban Savran, kendisi de Yörük; “Biz, doğa kendini yenilesin diye göç ediyoruz. Yörükler, bin yıldır bu topraklarda göçüyor. Şimdi bizi neden yurdumuzdan etmek istiyorlar? Ormanda olan kötülüğü, yangını, seli ormancıdan önce biz görürüz, çünkü orman yoksa benim evim de yoktur” diyor.




Ayak İzleri gezi grubundan Yörüklere tam destek

Tamzara Ayak İzleri, kolektif bir biçimde hareket eden, nerede hangi meyvenin mevsimi geldiyse oraya giden, gittikleri yerlerde neye ihtiyaç varsa onu taşıyan ancak bunu da telaffuz etmekten hoşlanmayan bir gezi grubu.

Bir süredir Sarıkeçililer’in yaşadığı sorunları takip eden ve göç yollarının kısa da olsa bir bölümünde onlara katılarak mücadelelerinde destek vermeyi düşünen Ayak İzleri, Sarıkeçililer yürüyüşü hazırlıklarına birkaç ay önce başladılar. Gezinin teknik organizasyonunun yanı sıra sloganlar buldular, kendi tasarımları sarı tişörtlerine bastırıp yol boyunca da üzerlerinden çıkarmadılar.

bu yürüyüşte grubun bir de Fransız katılımcısı vardı. Türkiye’ye tatil ve nişanlı ziyareti için gelen Jerome Dumas. Fransa’da bir köyde yaşamış olan Dumas, keçi yetiştiriciliğinin orada da olduğunu, bu yasağı anlayamadığını söyledi.

Ayak İzleri gezilerinin en önemli ismi Hüseyin Şişman, Sarıkeçililer tartışmasının yeni olmadığını söylüyor;“Göçerler, 3500 yıldır bu topraklarda. Okuduğumuz kitaplar, Hitit Kralı’nın da M.Ö. 1500’lerde Toros Dağları’nda var olduğu sanılan göçerleri engellemek istediğini yazıyor.” Hüseyin Şişman, Sarıkeçililerle buluşma ve eylem kararını neden aldıklarınıysa şöyle açıklıyor: “Ayak İzleri grubu olarak, bu ritüelin içinde olup bir nebze de olsa Sarıkeçililer’e destek verelim diyerek yola çıktık. Keçiler ormanın altını temizliyorlar. Bu da ormanın genel ihtiyacı zaten.”




Apartmanda yaşamak zor

Devlet, Sarıkeçililer’in yerleşik hayata geçmesi için Karaman’ın biraz dışında ‘Sarı Evler’ adıyla konutlar inşa etmiş. Evler bakımsızlıktan dökülüyor. Buraya yerleşenler ne iş yapacaklarını bilemiyor; üstelik keçinin çan sesi olmadan da yaşayamıyorlar. Sarı Evler’de yaşayan 88 aileden 40’ı evlerini bırakıp göçerliğe geri dönmüş. Dönemeyenler de kapılarının önünde çadır kurmayı yakın zamana kadar sürdürmüş, her seferinde belediyenin müdahalesiyle karşılaşmışlar. Sarı Evler’de yaşayanlar, devletin kendilerine iş vermesini istiyorlar. Çalışanlar da geçinememekten mustarip. Bir yandan kültürlerinden kopuş, bir yandan geçim sıkıntısı onları yıpratmış. Evler şimdiki kuşağa değil, onların babalarına verilmiş. Dolayısıyla göçerlikten vazgeçmiş ya da yeni aile kurmuş Sarıkeçililer, anne babalarının yanında 2 göz odada yaşamaya çalışıyorlar. Devletten ‘ya ev ya da keçilerine izin…’ istiyorlar.

Çocukları yıkayın!

Geçtiğimiz günlerde, bir televizyon kanalı, Sarıkeçililer’in göçünü belgesel yapmak için gelmiş. Bizi bir gece çadırında misafir eden Kerim Karadayı, “Geldiler; bize, çocukları yıkayın, paklayın diye emirler yağdırmaya başladılar. Dağlardayız diye küçümsediler. Dünyadan haberimiz yok, televizyon izlemiyor, gazete okumuyoruz diye azarladılar. Gazete okuyup ne yapacağım ki zaten benim derdim yetiyor” diyor. Sohbet bitip de yataklar serildikten sonra ise çadırın dışına çıkıp etrafı kolaçan ediyor ve güvenlik kontrolü için bağırıyor.

ÖZGE Ç. DENİZCİ-  ozgedenizci@gmail.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::