Cem Yılmaz başörtüsü yasağına karşı
11/12/2008 · Kategori: sinema
Yurtta genelde yağmurlu geçen bayram günlerinde yapılacak en iyi şey sinemaya gitmekti. Ben de öyle yaptım ve A.R.O.G’u izledim. İyi ki de öyle yapmışım.
Belki filmde Arif öncülüğündeki modernleşme projesi, A.R.O.G şehrini Taş Devri’nden Cilalı Taş Devri’ne taşımayı başaramıyor ama Cem Yılmaz hem kendi mizahına çağ atlatıyor, hem de yıllardır hacı fış fış esprileri içinde bocalayıp duran mizah dergilerindeki Kemalist-sol mizaha birkaç tur bindiriyor.
A.R.O.G’un daha ilk günden bu Kemalist-sol mizah geleneğinin artık siyasi öfkesine hâkim olamayıp harakiri yaptığı ulusalcı komiklik Osmanlı Cumhuriyeti’ne gişede fark atması da zaten buna bir işaret.
Modern sanat müzesinde sergilenen ters çevrilmiş pisuara bakıp “bu şaheserle sanatçı dünyadaki adaletsizliği, yaşam denen boşluğu tüm çıplaklığıyla ortaya koymuş” diyen sonradan görme sanat eleştirmeni gibi aşırı yoruma tuzağına düşmek istemem ama basbayağı siyasi dertleri olan bir film A.R.O.G.
Hatta daha ileri gidip şunu da söyleyeyim Mustafa gibi bir filmi bile kaldırmayan hassas Kemalist bünyeler A.R.O.G’daki bazı esprilerden rahatsız bile olabilir. 
Zekice yapılmış bir başörtüsü yasağı dokundurması, darbe karşıtı espri, bir töre cinayeti eleştirisi, hızlı modernleşmecilikle dalga geçen bir sahne; sırıtmayan ve sıkmayan siyasi bir derinlik katmış filme.
Daha fazla bahsedip henüz izlemeyenlerin keyfini kaçırmayayım diyorum ama dayanamayıp birkaçını anlatacağım.
Filmin en başları. Arif ile Ceko yeni doğacak bebekleri üzerine konuşuyorlar. Ceko “İnşallah Arif, çocuğumuz sana benzer” diyor. Arif de “Yok benzemesin zor geçer hayatı” diye yanıtlıyor ve hayale dalıyor. Hayalinde karşısında bir güvenlik görevlisi “Çocuğunuz bu kılıkla okula giremez” diye parmak sallıyor. Arif’in küçük oğlunun da kendisi gibi kaytan bıyıkları olunca okula alınmamış, kapıdaki görevli laftan anlamıyor.
Biliyorsunuz geçen filmde uzaya giden Arif bu kez kendini taş devrinde buluyor. Yine acilen geri dönmesi gerek. Taş Devrini yaşayan A.R.O.G. şehrine, birkaç ayda tüm çağları atlatıp zaman makinesini keşfettirmek için acele bir modernleşme hamlesine girişiyor, yani “az zamanda çok iş” yapmaya soyunuyor.
Eline futbol topunu alıp “Beyler buna top denir” dediği sahne “Efendiler buna şapka denir” diyen Atatürk’ü hatırlatmıyor değil. Benzerlik bu kadarla da kalmıyor. Hızlı modernleşmeci Arif de hızlı modernleşmeci Atatürk gibi “gardırop modernleşmesi” hamlelerine girişiyor. Başlattığı eğitim seferberliği ile okulda mızrağın ne işe yaradığını öğrenmeye çalışan çocuklara muhtar heyetinin görevlerini, yerel yönetimlerin önemini anlatmaya çalışıyor, çocuklar boş gözlerle bakınca öfkeleniyor, “Dur sakin ol, sabırlı ol” ikazlarına aldırmıyor, “tahammülsüz modernleşmeci” krizine giriyor, sınıftan zor çıkartılıyor.
Filmde her türlü yeniliğe karşı çıkan, yasakçı kötü adamlar da var. Onlar, A.R.O.G’un bu hızlı modernleşme hamlesinden çok rahatsızlar. Bir gün gelip şehri yakıp, yıkıyorlar. Bu manzarayı gören Cem Yılmaz’ın esprisi ise yine nokta atışı: “Bu darbe bizi 10 yıl geriye götürdü.”
Ancak dikkatli bir gözün fark edebileceği başka zekice ve derinlikli espriler de serpiştirilmiş filme. Mesela insan-maymunlar arasına düşen kara lahitli sahne ile Kubrick’in 2001 Space Odyssey filminin meşhur açılış sahnesine atıf yapılmış. Benim izlediğim salonda çok az kişi anlayıp güldü ama hoştu.
Cem Yılmaz’ın A.R.O.G’da kullandığı siyasi mizah, sok gözüne parmak slogan atmakla, siyasi mizah yapıldığını zanneden klasik dergici mizah geleneğinden uzaklaşan, ABD’deki muhalif mizahın şahikaları The Simpsons ve South Park’ın yakaladığı dile yaklaşmış bir mizah. 
Bu aynı zamanda Türkiye siyasetinde henüz yeterince bir karşılık bulamamış olsa da dünyadaki yeni muhalif siyasetin de dili.
A.R.O.G ne “mizah mizah içindir” ile nihilist bir hedonizme boğuyor bizi, ne de “mizah toplum içindir” ile ‘meşaz’ları üzerimize üzerimize boca edip, sıkıyor.
“Apolitik Cem Yılmaz” ezberi bozuluyor. Bu kez sadece küçük adamların hikâyesine değil, büyük toplumsal ve siyasal hikâyeye de cesaretle göz süzmüş bir Cem Yılmaz çıkıyor karşımıza. Türkiye’deki yükselen değerleri, büyük tartışmayı gözlemleyen ve cesaretle esprilerine malzeme yapabilen ‘mizahın Şerif Mardin’i denilebilecek bir Cem Yılmaz ile tanışıyoruz.
Cem Yılmaz, A.R.O.G ile yıllardır osuruğa gülmeye, ucuz erotik esprilere, hacı fış fış takıntılarına mecbur bırakılmış bizleri daha derin ve daha komik yeni bir mizah alanına doğru yükseltiyor.
Korkular, ideolojik önyargılarla girilmemiş bakir ama bereketli bir mizah tarlası burası. Cem Yılmaz gibi birine bir yüzyıllık daha malzeme çıkar buradan.
Unutmayalım ki Kürtçe yasakları, başörtüsü yasağı ile ilgili doğru düzgün mizah üretilememiş, üstüne mizah üretemediği için de bu büyük meseleleri çözememiş bir ülkeden bahsediyoruz.
A.R.O.G, Türkiye’deki mizahın içinde olduğu buzul çağından çıkışının habercisi. Şimdi mizah ateşini yeniden bulan ve kemiklerimizi ısıtan Cem Yılmaz’dan, biz gülmeye cesareti olanlar, bir Türk South-Park’ı, yerli bir Simpsons ailesi bekliyoruz.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
TÜRK SİNEMASININ MODERN EPİĞİ: AĞIR ROMAN
8/8/2008 · Kategori: sinema
TÜRK SİNEMASININ MODERN EPİĞİ:
AĞIR ROMAN
yaklaşık 3 saat uğraşıp yazdığım yazı kaydetmediğim için silinmiş olduğundan bu fotoğraf ve başlık böyle kalacak. Bu sinirden sonra dönüp tekarar yazabilir miyim, en azından yakın dönemde bilmem. lanet olsun . ugh.
sadece yazı aşağıdaki alıntı ile başlıyordu diyeyim ben size...
"insanı bi garip yapan filmdir bu, dün akşam yine izledim, hatta bazı sahneleri ezberledim artık, hala etkisindeyim. kolera’da yaşamak, ölümüne aşık olup kapılarda sabahlamak istiyorum her izleyişten sonra. şu aşk itirafları gitmiyor aklımdan,
salih : “nasıl söyleyim bilmiyorum, tapıyorum sana hastayım”
tina : “ kalbimi çaldın pezevenk çocuk, ölümüne tav oldum sana”
özellikle o meşhur dumanlı sevişme sahnelerdeki 9 8lik roman havası kalbine işliyor insanın. paranın gözü çıksın, kapattırıcam bi gün bi sinemayı, “koyun ulenn ağır roman’ı” diycem.."
ekşi sözlük 57 no'lu giri
"şurda burda gördüğüm çakıdan bozma itler ve Arap Sado,10 Kasım 9:05"
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
kasabalı yönetmenler -II-
29/7/2008 · Kategori: sinema
Geçen gün sevgili hemşehrim Nuri Bilge Ceylan'dan bahsetmiştik. Kendisiyle tanışamadım şimdiye değin. Ama özellikle Uzak'taki görüntülerle sinemamızın en özel yönetmenlerinden biri olarak kalacak bende.
Bugün "kasabalı yönetmenler"in ikincisinden söz edeceğim. Hikayesi Nuri Bilge Ceylan'dan çok daha etkileyici biri: Ahmet Uluçay.
Günlerden bir gün. Kıymetli adam Levent Yüksel Orhan ile yürüyoruz. İstiklalde. O gün için vizyonda olan bir filmden bahsetti. "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak". Çok beğenmişti. Sinemanın girişine, cama Ahmet Uluçay'la yapılan söyleşilerden birini gazeteden kesip yapıştırmışlar. Aklımda yanlış kalmadıysa, Ahmet Uluçay kısmını sanırım Levent de bilmiyordu. Yani sadece filmden konuştuğumuzu hatırlıyorum. Fakat camda gördüğüm adamın resmi de söyledikleri de beni hakikaten çarpmıştı. Neydi çarpan?

1) Filmin adı yeniden ve yeniden zonkluyordu beynimde, bu kadar şiir film adı mı olurdu birader! 2) Fotoğraf benim çocukluğumun kasaba adamlarından biriydi; bırakalım sinema yönetmenliğini falan bizim kasabanın öğretmenleri bile daha şehirli dururdu onun yanında. Düpedüz, tütün zamanı gelinceye kadar kasaba kahvelerinde sabahtan akşama kağıt oynayan adamlardan biriydi karşımdaki. 3) Yazıyı okudukça onun bir "arif" olduğunu - belki başka bir yazıda değineceğim bu "arif" konusuna; ama öncelikle sevgili Remzi Gürkan'ın, bu konuyla ilgili yazısını dört gözle bekleyelim biraz- yani Nazım'ın deyişiyle "kitapsız bilen"lerden olduğunu anlamıştım. Ayrıca artık zamanımızda bir "şey" için ömür harcamanın hem anlamı kalmamıştı hem de örneği.
Bütün bunlarla beraber girdim filme. Daha ilk sahnelerden itibaren sözcüklerle anlatılması hakikaten güç bir ayin içinde buldum kendimi. Filmin görsel kalitesini mi, ancak o kasabalı çocukları oynatarak elde edilebilecek olan sahicilik duygusunu mu, seçilen o olağanüstü türkü "beyaz giyme söz olur"un delice yakışıklılığı mı artık hangisini öveceksin. Her zaman yaptığım gibi "Adam bunu nasıl yaptın" diyebiliyorum sadece. Daha sonra defalarca izleyeceğim filmden ilk çıkışımız da tuhaftı. Levent bu kadar sevdiği filme en az kendisi kadar mefta birini bulmuş olmanın keyfi ve filmi önce keşfetmiş olmanın gururu içindeydi. Bense inanılmaz bir şiir yazmışım da kimseye göstermek istemiyormuşum gibi hissediyordum kendimi. Övemiyordum bile.

"Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü" erdem beyazit
O yaz birkaç kez daha izlendi film kâh yalnız, kâh Leventle. Remzi'yle ya da Cem'le izledik mi anımsamıyorum. Ama başka bir akşam hatırlıyorum. Yine İstiklâlde. Büyüleyici bir geceye dönüşen bir akşamüstü birlikteyiz, yanlış anımsamıyorsam ben, Remzi, Levent, Cem, Salih ve Şero varız. Şiirlerden, edebiyattan, anarşizmden demlenmişiz, olmuşuz iyice.
Salih Bolat'tı yanlış değilsem yine . Postacı filmini anlatmıştı.
Yemek yedik bir yerde. Çıktık. Bir andan karşıdan bir adamla bir genç dikkatimi çekti . İstiklâle eni konu aykırıydılar. Takkeleri ile ve ceketleri ile İstiklalin neonlarına, ışıltılı, davetkar barlarına, her şeye yandılar. Yağmur yağıyormuş demek ki, genç olanın paçalarını çorabının içine sokmuş olduğunu anımsadığıma göre. Birazcık baktıktan sonra birden fark ettim, Ahmet Uluçay'dı adam. Hemen koştum yanına. Gittim elini öptüm. Bir şeyler de söyleyebildim sanırım. Zor görüyor ya da hiç görmüyor gibiydi, şişe dibi gibi gözlükleri vardı. Yanındaki genç oğluymuş, İdris. Bu da inanılmazdı. İstikla Caddesinde iki kişi yürüyor. Biri gözleri zor gören ve külahlı bir köylü olan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminin yönetmeni Ahmet Uluçay ve diğeri onun oğlu İdris. Ve ben onları tanıyorum, gidiyorum ve konuşuyorum. Şükürler olsun bunları da yaşadım. Ayak üstü konuştuk biraz, filmden. Önceden "Türk sineması" deyince aklıma bir şey gelmediğini, yani diğer milletlerin sinemalarına ait bir imge kafamda oluşurken Türk sineması deyince oluşmadığını; ama onun filminden sonra bunun böyle olmadığını falan söylediğimi hatırlıyorum.
Ellerine, yüreğine sağlık dediğimi.
Köylü ağzıyla konuşuyordu, İdris de öyle. Ama daha ilk andan itibaren adımı söyleyişinde az rastladığım bir samimiyet söz konusuydu. Bu arada diğerleri de geldi. Zamanı olup olmadığını, bir çay içip içemeyeceğimizi falan sorduk. Kırmak istemedi sanıyorum. zaman zaman gittiğimiz bir cafe bar vardı, bir arkadaşımızın çaldığı. oraya gittik. Biralar geldi. Rakılar geldi. Sohbetler edildi. "Beyaz giyme söz olur"lar söylendi. Ahmet Abim arada bir cuşa gelip belinden silahı çıkaran ve havaya sıkan adam oldu. İdrisle ilişkileri aklımda kaldı en çok. Baba oğul gibi değil de iki insan gibiydiler, yani belli bir kategori üzerinden kurulan bir ilişki değildi. Zaten iyi ya da kötü belli bir kategori üzerinden kurulan ilişki ister istemez ötekileştirmeyi icap ettiriyor. Sigara içiyordu, içki içiyordu İdris ve Ahmet'le beraber türkü söylüyor yalnız başına küfür ediyordu. Yani her şey kıskanılacak kadar sahiciydi. Bunu söyledim Ahmet'e.
Bu dünyadaki en önemli meselelerden birinin babayla oğul arasındaki ilişki olduğunu söyledi ve mutlaka bunun filmini çekeceğini. Yıllar sonra "Babam ve Oğlum"a gittim. Ben gidene kadar zaten filmle ilgili bir ağlatıcılık, bir salya sümükçülük fenomeni almış yürümüştü. Film bana pek bi yavan ve gayetle tıkız gelmişti. ahmet abi'nin söyleyişindekini, yani baba- oğul meselesindeki önemi hemen hemen hiç kavrayamamış, sahicilik yerine şöyle yaparsak insanlar sever, burasında böyle yaparsak ağlarlar hesapçılığının çok sırıttığı bir filmdi. Baba-oğul meselesinde bir şey olduğunu anlamıştı belki Çağan Irmak ama ne olduğunu tam anlayamamış ve çok erken bir film yapmıştı.
Neyse çok keyifli bir geceydi. Daha sonra beyin ameliyatı geçirdi Ahmet Uluçay. Karpuz Kabuğu'nu çektiğinde beyninde ur varmış zaten. "Bozkırda Deniz Kabuğu" adlı bir filmi çektiğini okudum bir yerlerde. İdris çekiyormuş bu nedenle. Filmleri kadar hayatı ve sözleriyle de bir ariftir Ahmet Uluçay. Onunla yapılan söyleşileri her yerde bulabilirsiniz. Okuyun mutlaka. Lermantov'un kitabının adı gibi: Zamanımızın Bir Kahramanı...
Unutmadan, o yıllarda Siyad Ödüllerine aday gösterildi ve ödülü kazandı Karpuz Kabuğu. Ödüllerin açıklamasından sonra yaptığı konuşmayla Yılmaz Erdoğan bir daha asla adam sıfatını kazanamayacaktır bende. Kendi filmi Vizontele Tuba ödül alamayınca insana bu ne pespayelik, bu ne kıymet bilmezlik, had bilmezlik dedirten şu sözleri sarf etti: " Zaten paraya ihtiyacı varmış, versinler adamcağıza"
Bir diğer tarihe not kabilinden düşülmesi gereken şey de şu.
Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminin yapım şirketi Ezel Akay'ın İFR'si (açılımı galiba İstisnai Filmler Reklamlar)dir. İFR aynı dönemde "Neredesin Firuze"yi de yapmıştır. Neredesin Firuze tabii ki büyük prodüksiyon. Öğrendiğime göre bu film için yıllarca imkan ve yapımcı aramış Ahmet Uluçay. En sonunda İFR bir el kamerası ile filmde deliyi oynayan tek profesyonel oyuncuyu verip göndermiş Ahmet'i. Film bitmiş fakat Nerdesin Firuze de aynı dönemde bittiği için Firuze'nin promosyonuna girilmiş. O yıl vizyona girmesi ve Antalya Film Festivaline katılması gereken Karpuz Kabuğundan Gemiler yapmak bir yıl gecikme ile bunları yapmış ve ardından Avrupadaki ödüller de dahil bütün ödülleri silip süpürmüş zaten. Şu anda İFRnin sanırım gururlanabildiği tek film vardır. Buna hakları var mı diyesiydim yani. 
Ödülleri
- 16. Ankara Film Festivali, Umut Veren Yeni Erkek Oyuncu, Kadir Kaymaz
- 16. Ankara Film Festivali, Umut Veren Yeni Erkek Oyuncu, İsmail Hakkı Taslak
- 16. Ankara Film Festivali, En İyi Kurgu, Mustafa Preşeva
- 16. Ankara Film Festivali, En İyi Film, Ahmet Uluçay
- 23. İstanbul Film Festivali,En İyi Film, Ahmet Uluçay
- 26. Montpellier Film Festivali, En İyi Film, Ahmet Uluçay
- San Sebastian Film Şenliği, Jüri Özel Ödülü, Ahmet Uluçay
- 26. Siyad Türk Sineması Ödülleri, Umut Veren Genç Kadın Oyuncu, Boncuk Yılmaz
- 26. Siyad Türk Sineması Ödülleri, En İyi Film, Ahmet Uluçay
- Siyad Türk Sineması Ödülleri, En İyi Yönetmen, Ahmet Uluçay
- Siyad Türk Sineması Ödülleri, En İyi Senaryo, Ahmet Uluçay
- 45. Uluslararası Selanik Film Festivali, Özel Mansiyon, Ahmet Uluçay
- Montpellier Akdeniz Filmleri Festivali, Altın Antigone ödülü
- San Sebastian Film Festivali, İkincilik ödülü
(Film ve Ahmet Uluçay hakkında başka pek çok siteye bakılabileceği gibi
http://www.ntvmsnbc.com/news/297878.asp adresine de bakılabilir.)
yeni filmi ve düşünceleri için http://www.e-tavsanli.com/haberler.asp?id=1515 uygundur zannımca.
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
kasabalı yönetmenler
28/7/2008 · Kategori: sinema
Türk sinemasında sektörün dışında duran iki adam Türk sinemasındaki en büyük filmleri çekti. Biri Nuri bilge Ceylandır. Öteki Ahmet Uluçay'dır.
Nuri Bilge Ceylan sinemasını falza derinliğine girmeden bir hatırlayalım. Ahmet Uluçay'ı başka bir zaman yazalım. Sonra da bu iki adamın sinemasında yola çıkarak konuşalım.
Son filmi Üç Maymun ile Cannes'da en iyi yönetmen ödülünü aldı Nuri Bilge Ceylan.
Ve herkesin bildiği gibi ödül töreninde o inanılmaz konuşmayı yaptı:
"bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme armağan ediyorum!"
(Nuri Bilge'yi çok sevişimin altında elbette bu filmler ve kareler var ama daha özel bir neden de var: O da Yeniceli. Üstelik aynı yıllarda çocukluğumuz Yenice'de geçmiş ve muhtemelen aynı yollardan aynı okula gittik, benzer duyarlılıkları yaşadık. )
Bilindiği gibi Nuri Bilge bir kısa filmle başladı yönetmenliğe, KOZA. Fotoğrafçılığa meraklıydı ve daha bu ilk kısa filminde her bir kare özenli bir fotoğrafçılık içeriyordu. Ticari film yapmadı hiç. (Ne yazık ki artık filmler "gişe filmi" ve "festival filmi olarak ayrılıyor. Nuri Bilge bu oyuna hiç dahil olmadı, ne gişe filmi yapanları ayıpladı ne bazı yetersizlerin eleştirilerine cevap verdi.)
Bütün filmlerinde amatör oyuncularla çalışan Nuri Bilge, oyuncu olarak anne babasını ve kasabasından insanları tercih etti.
Yanda Koza'nın afişini ve anne babasını görüyoruz.
Koza buruk bir ilişki filmidir.
Daha sonraki filmlerini ipuçlarını taşır.
Diyalog yok denecek kadar az; "yani susmanın su kenarı."
Yalın; yani "burda kal, öğlen avlusunda."
Oyuncular
- Emin Ceylan
- Fatma Ceylan
- Turgut Topra
1997 yılında çektiği ilk uzun metrajlı filmi "Kasaba", Berlin Film Festivali'nde Caligari Ödülü'nü kazandı.
70'li yıllar "kasaba"sını ve "kasabalılık"ı anlatır. Yenice'dir.
Oyuncular - Mehmet Emin Toprak~ Saffet
- Mehmet Emin Ceylan~ Dede
- Fatma Ceylan~ Nine
ÖDÜLLER
- 17. İstanbul Film Festivali (1998) "Fipresci Ödülü"
- Berlin Film Festivali (1998) "Caligari Ödülü" Nuri Bilge Ceylan
- Cologne Film Festivali (1999) "En İyi Film" , "En İyi Görüntü Yönetmeni" (Nuri Bilge Ceylan)
Kasaba'nın ardından Mayıs Sıkıntısı'nı çekti. Bu filmle birlikte artık uluslararası üne sahip bir sinemacı oldu.
Muzaffer, Çanakkale`nin Yenice kasabasındandır ve burada bir film çekmeyi düşlemektedir, kasabaya gelir. Doğayla barışık, sade, bozulmamış insanların dünyasına yönelir Nuri Bilge ve bize satır aralarında bir destan-belgesel sunar.
Oyuncular
- Muzaffer Özdemir
- Mehmet Emin Toprak
- Mehmet Emin Ceylan
- Fatma Ceylan
Ödüller:
- 21. Siyad Türk Sineması Ödülleri, 1999 En İyi Yönetmen, En İyi Film
- 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali (1999) En İyi Yönetmen
- 19. İstanbul Film Festivali 2000 "Altın Lale" En İyi Türk Filmi
- "Fipresci Ödülü", Halk Jürisi Ödülü
- Buenos Aires Uluslararası Film Festivali, 2001, En İyi Yönetmen
- 12. Ankara Film Festivali 2000, En İyi Film
- İskenderiye Film Festivali 2000 "Jüri Özel Ödülü" "Mehmet Emin Ceylan" - En İyi Erkek Oyuncu , "Nuri Bilge Ceylan - En İyi Kurgu"
N.B. Ceylan'ın asıl büyük çıkışı UZAK filmi ile geldi.
Dünyanın tüm önemli sinemacıları tarafından sınırsız bir özgüyle karşılanan Uzak, Nuri Bilge Ceylan'ın her zaman yaptığından farklı değildi. Fotoğrafçılık, yaratıcılık, amatör oyuncular ve ruh, yönetmenin belirleyiciliği ve kasabalılık, dönüşüm ve başkalaşma hikayesi.
Mahmut, kasabasından dönüşte kasabalı gençlerden Yusuf'u da yanında getirir. Mahmut kasabada yetişmiş olmakla beraber artık bambaşka bir kültürel düzeyi temsil etmektedir. İncelmiş beğeniler, bireylikler taslamalar, rahatsız olmalar. Film "asıl faşizm iki kişi arasındaki ilişkide başlar" tanıdık tezine odaklanmaktadır.
Gene sevdiği oyuncularla çalışan Nuri Bilge Ceylan, bu filmiyle Cannes Film Festivali dahil olmak üzere birçok festivalden ödülle dönmüş, adını geniş kitlelere duyurmuştu.
Oyuncular
- Muzaffer Özdemir ~ Mahmut
- Mehmet Emin Toprak ~ Yusuf
- Zuhal Gencer Erkaya ~ Nazan
- Nazan Kırılmış
- Ebru Yapıcı
- Feridun Koç
- Fatma Ceylan
Başlıca Ödüller
- 56. Cannes Film Festivali 2003
"Nuri Bilge Ceylan - Büyük Jüri Ödülü"
"Mehmet Emin Toprak - En İyi Erkek Oyuncu"
"Muzaffer Özdemir - En İyi Erkek Oyuncu"
- 39. Antalya Altın Portakal Film Festivali 2002
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Yönetmen"
"En İyi Film"
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Senaryo"
"Mehmet Emin Toprak - En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu"
"En İyi Film"
- 14. Ankara Film Festivali 2002
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Yönetmen"
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Görüntü Yönetmeni"
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Kurgu" "Zuhal Gencer Erkaya - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu"
- 24. Siyad Türk Sineması Ödülleri, 2002
"En İyi Film"
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Yönetmen"
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Görüntü Yönetmeni"
- 22. İstanbul Film Festivali 2003
"En İyi Film"
"Nuri Bilge Ceylan - Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yılın En İyi Türk Yönetmeni"
"FIPRESCI Ödülü"
- Cinemaya Film Festivali 2003
"En İyi Film"
"Büyük Ödül"
- Beyrut Film Festivali2003
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Film"
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Senaryo"
- 16. Trieste Film Festivali, 2004 -
Nuri Bilge Ceylan - En İyi Film
- Mexico City Film Festivali, 2004
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Yönetmen"
"Nuri Bilge Ceylan - En İyi Görüntü Yönetmeni"
(Amatör olmasına karşın bu ödülleri alan Mehmet Emin Toprak'ı bu film sonrasında kaybettik.)
Filmlerinde oyuncu olarak görülmeyi sevmeyen Nuri Bİlge bu filmde eşiyle birlikte rol aldı.
| Yönetmen | Nuri Bilge Ceylan |
| Yapımcı | Zeynep Özbatur |
| Senaryo yazarı | Nuri Bilge Ceylan |
| Oyuncular | Ebru Ceylan Nuri Bilge Ceylan Nazan Kırılmış Mehmet Eryılmaz Arif Aşçı Can Özbatur Ufuk Bayraktar Fatma Ceylan Emin Ceylan Semra Yılmaz Ceren Olcay Abdullah Demirkubuz Feridun Koç Zafer Saka |
| Görüntü yönetmeni | Gökhan Tiryaki |
| Kurgu | Nuri Bilge Ceylan Ayhan Ergürsel |
| Film müzikleri | Scarlatti, K.466 no.lu piyano sonatı http://pianosociety.com/cms/index.php?section=148/ |
Ve son filmi Üç Maymun.


Film genel anlamda gerçekle insanın çarpışmasını ele alır. Gerçeğe dayanmak mümkün müdür ve yaşama yalansız katlanmak gerekli midir sorusuna odaklanır.
Oyuncular
- Yavuz Bingöl - Eyüp
- Hatice Aslan - Hacer
- Ahmet Rıfat Şungar - İsmail
- Ercan Kesal - Servet
- Cafer Köse - Bayram
- Gürkan Aydın -çocuk
Film, Nuri Bilge Ceylan'ın önceki filmleri Uzak ve İklimler gibi Cannes Film Festivali'nin yarışmalı bölümüne kabul edildi. Böylece 61. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışma hakkı elde etti.
Cannes'da eleştirmenler için düzenlenen gösterimin ardından Türk eleştirmen Mehmet Basutçu, yönetmenin bu filmiyle Uzak'ı ve İklimler'i aştığını, "Nuri Bilge Ceylan sineması her geçen gün önemli aşamalar kaydediyor" sözleriyle ifade etti ve filmin, yönetmenin "belki de en kişisel, en özgün filmi" olduğunu belirtti. Vecdi Sayar da yönetmenin sinemasını her geçen gün daha yüksek bir noktaya getirdiğine dikkat çekerek, oyuncuların performansını övdü. Eleştirmenler, filmin festivalde ödül alabileceği görüşünü de dile getirdi.
Nuri Bilge Ceylan, 25 Mayıs gecesi yapılan ödül töreninde En İyi Yönetmen Ödülü'ne değer görüldü. Ceylan ödülünü alırken, "Bu ödülü birisine ithaf etmek istiyorum... Tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye..." ifadesini kullandı.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
sinemayla alakam
16/7/2008 · Kategori: sinema
böyle bir bölüm açmama rağmen sinemaya giden biri değilim aslında. film izlemeyi de çok severim. tamamen öncelikler meselesi. bağımlılıklarım var ve para kazanma dışındaki zamanımı onlara veriyorum. bir de işte arada bir gelen giden değişen ilgiler.mesela bu blog. ilgimi kaybedinceye kadar yazarım artık burda.
şiir ve edebiyat daha derinlikli bir ilgi elbette ama öyle çok okuyan biri de değilim. dönem dönem yoğunlaşırım edebiyata. o dönemlerde neredeyse uyumadan edebiyat düşünürüm, arada yazar okurum falan ama esas olarak düşünürüm. çok hoşuma gider.
bir zamanlar çok gittim sinemaya ve çok kitap okudum. sonra anlamsız gelmeye başladı. filmler güzel tabii ve arada okunacak bir şeyler yazılmıyor değil.
filmleri artık televizyonda izliyorum, belki sıkı bir izleyici kategorisine girmeme engel bu durum ama kimin umurunda.biraz geriden, bir iki yıl kadar, izliyorum sinema gündemini ama her şeye yetişmeye çalışarak yaşarsak sonumuz ne olur.
kimilerine göre ikinci sınıf olabilecek filmlerin beni dehşete düşürdüğü oluyor. aslında hepsi aynı yere çıkıyor, yani filmler ve şiirler....hayat üzerine düşünmeye, bi şeyler hissetmeye...bunda bir tür haz var, sanırım herkes biraz bunu tadıyor.
biraz sinema izleyiciliğimden bahsedeyim; 90'lara kadar "sanat filmleri" adı verilen şeyleri sevmek, onlardaki derin anlamları kavramak zorunda hissetik kendimizi, işte gece yolculuğu, anayurt oteli gibi. hatta "su da yanar"ı yere göğe koyamadığımı şimdi biraz da komik bir hatıra olarak hatırlıyorum.
yıllar geçtikçe edebiyatta da estetik de de sanatta da başka yerler geldik. (siz biraz daha sabredin, ben şu tutukluğumu atacağım üzerimden aslında başka türlü yazmak istiyorum, şöyle mansur forutan rahatlığında ama o kadar hedonist de değil, boş da...)
türk sinemasında en sevdiğin film ne diye sorarsanız ağır roman... o bizde epik'in ilk örneği. sanıyorum ki yıllar sonra dvdleri falan değerli olacaktır. bir de tatar ramazan. stv'de ne zaman yayınlansa bilmemkaçıncı kez izlerim.
dünya sineması ile ilgili birkaç film var tabii aklımda, söyleyeceğim birazdan;ama esas olarak şu her akşam televizyonlarda gördüğümüz filmlerden bazen biri çıkıyor ki dehşete kapılıyorum. en iyi şiirlerle yarışabilecek tek şey iyi filmlerdir sanıyorum.
yok ama bir sevdiğim filmler koleksiyonum olsaydı sanıyorum köprüüstü aşıkları, dövüş kulubü başköşede olurdu.
filmlerin isimlerini yönetmenlerini falan tutamam aklımda ama bazı filmler var ki ne zamn görsem izlerim...hepimiz gibi.
filmler üzerine değil de filmlerin düşündürdükleri üzerine bir şeyler yazacağım burada.
bakalım neler olacak?
Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!


