Parçalı Ham Manifesto, Ahmet Güntan

1/3/2009 · Kategori: poetika-kuram

1.
Şiiri yaratma, yavaşça ara.

2.
İçeride değil, dışarıda - somutta.

3.
Beyin kimyana ihanet etmeden bak.
Nasılsa seni kimse takmıyor.

4.
Gözlemlemediğin, dokunmadığın şeyi şiire sokma.

5.
Görmediğin coğrafyaları, yaşamadığın tarihi yazma.
[Kitaplardan somut bilgiyi ham olarak alabilirsin.]

6.
Sıfatlardan kaçın.

7.
Dize kurma.

8.
Kafiye yapma.

9.
Söz sanatlarından sakın.

10.
Gizli gönderme yapma.
Okuyucunun donanımına ihtiyaç duyma.

11.
İmgeyi bilgi vermek için kullan.

12.
Tıfıl Garson’u unutma.

                                      AHMET GÜNTAN

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

İsmet Özel’in Poetikası*

27/9/2008 · Kategori: poetika-kuram

1- Düz ya da açık anlatım bizi şiirselden kurtarıp şiire götürebilir. Şiire özgü öğeler unutulur da bu kez özenci (amateur) felsefe yapılmaya kalkışılırsa götürmeyebilir de. Ama açık anlatım gidilmesi zorunlu bir yoldur, yoksa bu otuzbirin insanı irdelemeden sürüp gideceği vardır.

 2- Günümüzde yayın alanını kaplayan şiir asalaktır. Yalnızca başka gövdeden beslendiği için değil, aynı zamanda köklerini halkın içine salmadığı, intellect’in baskısı altında ezildiği için böyledir. Şiirdir diye sergilenen metinlerin eskitilmiş anlatım imkânlarını yağmalanması sonucu ortaya çıktığını kim gözden gizleyebilir? Şiirin gürlük döneminde birçok şairin belirli bağlamlarda kendine özgü kıldıkları kelimeler fütursuzca tekrarlanmakta, mısra tekniği sanki birçok şairi özgün kılmamış gibi anonimleştirilmektedir. Bir bakıma verilmiş örnekler üzerine alıştırma yapılıyor gibi. Yenileştirici tekniğiyle göze çarpan şairle karşı karşıya değiliz.


3- Türk şirini aydınlar katında gözden düşüren, sonra da asalaklaştıran etken edebiyat dışı, şiir dışıdır. Şiir dışı bir etkenin şiiri köklüce etkilemesinde bir yanlış yok. Elbet şiir, kendisi olmak için kendinin dışına çıkar. Budur ki şiiri “artistik bir gösteri”imiş gibi nazım içinde tıkanıp kalan bir söylem olmaktan kurtarır. Nitekim, Türkiye’de şiir önemini toplumun kavrayış tarzının geride bırakılması düşüncesi doğduğu zaman kazanmıştır. Şiir önem sahibi olduysa bu, ülkemiz insanının kendine kimlik arayışına dolaysız bir araç olabildiği içindir.

Son on yılda asalaklaşan Türk şiri, edebiyat dışı, şiir dışı etkenlerin yanı başında, o etkenlerle baş edebilecek ağırlık ve güçte bir söylem getirememekten ötürü asalaklaşmıştır.


4- Yirminci yüzyıl bana bir şey öğrettiyse bu şey, her gösterişin bir sahtekârlık olduğunu anlamamdır. Dolayısıyla bir şeyi anlatabilme gücünü göstermenin yolunun çarpıcı ifadelerden ve hatta etkili araçlar kullanımından geçmediğini artık biliyorum .

5- Bugün Türk şiirinin varlığı saymaca (itibarî, conventional)’dır. Şairler şair oldukları, yani okuyucularında bir karşılık buldukları, okuyucuları için vazgeçilmez açılımların başlatıcıları oldukları için değil, “filâncalardan biri” oldukları için geçerliliklerini koruyorlar. Her “filâncalar kümesi” kendi birimini gümrük duvarlarıyla korumaktadır. Metni yazanın “bizden” olup olmaması onun gümrüğümüz koruyuculuğundan yararlanıp yararlanmayacağını belirtir

6- Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca Türk şiri sağlam sanılan düşünce zeminleri karşısında adım adım geriledi. Şiirle birlikte, şiir içinde, şiir dolayısıyla düşünmeyi “sağlam” bulmaz oldu aydınlarımız. Çünkü sağlamlıkların denendiği başka alanlar çüktü önlerine. Bu yüzden de şiirin sağlam olup olmaması önemini kaybetti. Buna karşılık périphétique bilgilenme büyük bir önem kazandı. Böylesi bir ortamdan züppeler ve yobazlar yararlandılar. Şairden “edinilmeye değer” bir şey beklenmedi. O, yapabilirse bazı hazır “sağlam düşünceleri” parlatarak sunma hüneri gösterebilir, belli kaynaklardan gelen bilgileri “teganni” edebilirdi. Böyle bir görevi şairlerin anlaşılmaz bir coşkuyla benimsediklerine hep birlikte tanık olduk. Bilinçli bir tasarımın uzantısı olan şiirler yazılmaya çalışıldı ve sonuç şairlerin kendilerini intellect’in pençesine bırakmalarına şairliklerini gönüllüce iğdiş etmelerine vardır

Şiirde dil kişiseldir. Oysa intellect kendi varlığını ortaya koyabilmek için saymaca (convantionnel) bir dili kaçınılmaz sayar (2006; 46). Şiiri anlamak demek, okuyucunun da kendini, daha önce şairin çekilmiş bulunduğu sabit merkezli evrene (sephere) çekmesi demektir. Bu başarıya intellect alanının dışında varılır.

7- İkinci Yeni Aşılmış Mıdır?: Bu, kolayca yanıtlanamayacak bir sorudur. Çünkü, İkinci Yeni yalnızca bir tekniktir. Getirdiği değerler edebîdir. Bu değerler için aşmak değil edinmek deyimini kullanmak gerekir. Ve gerçekte bu değerler edinilmiş, yaşanmış ve daha bir üst düzeye geçirilmiştir. İkinci Yeni getirdiği insanî değerler bakımından aşılmış mıdır? Evet, aşılmıştır. Ama şairler ve edebiyatçılar tarafından değil, toplumun canlılığı tarafından, tayat tarafından çiğnenip geçilmiştir .

8- İmge bütün hızını kendiliğinden olmaya borçludur. Düşüncenin katı baskısını üstünde taşımaz. Kendi başına bir duyarlığın ödün vermeden biçimlendiği özgür bir kuruluştur. İmgenin sağladığı özgür (hatta amaçsız) ortam şiiri nereye götürür? Çağdaş bir eleştirel güçle sınırlanmadığı sürece hiçbir yere. Yani yere basmaz, asılı kalır havada. Çağdaş eleştirel gücü belli bir duyarlık düzeyinin ve şiir eğitiminin sağladığı bakış açısı olarak tanımlayabiliriz. İşte, imgenin yaratıcı gücü, ozanın yaşadığı ile ve eleştirel gücü ile işbirliği etmek zorundadır. Düşünce süzgeci dediğimiz şeyin işlediği yer burasıdır. Başarılı şiiri imgelerin denetlemesindeki ustalık olarak görmek aşırı bir tanım değildir sanıyorum. Denetleyici öğeleri sınırlamadıktan sonra… Gerçekte imge bir sentezdir, düşüncesini de birlikte getirir(..) İmge dilin dural ve işlek olmayan bir kılığa girmesini engelleyecek güçtedir. Çünkü imgede başıboş ve kalıplara sığmayan bir içgüdü vardır .


9- Intellect şairler “kabz” eder. Oysa şiir ancak “bast” durumunda ortaya çıkabilen, deneyimi ön plana alan bir etkinliktir

10- Ölü kelimeleri anmak bazı yaşama alanlarının, bazı vasıflarını tebarüz ettirmiş insanların yaşama alanlarının ortadan kalktığını hatırlamamıza yarayacaktır. Hepsi bundan ibaret değil. Hepsinin bundan ibaret olmadığını bize yine ölü kelimeler öğretecektir. Ölü kelimeler bizi ölümlerinin şekli üzerinde düşünmeye zorlayacaktır. Bu kelimelerin canını hangi ekler çıkardı? (..)İnsanlar canlı kelimeler aracılığıyla konuştukları zaman iletişimi en kısa zamanda sağlamaktan ötede bir gaye gütmez. Demek ki, canlı kelimeleri –moda kelimeler de diyebilirsiniz- benimsedikçe sarf edenler, sarf ettikçe benimseyenler bizi insanlar arasındaki iletişimin araya düşünme fasılası sokulmaksızın kabullenilmesi şartına bağlı olur. Öte yandan konuşma başka türlüdür. Konuşurken ölü kelimelere başvururken ölü kelimelere başvurmak bize asli bağımızı hatırlatır, asli bağlar dolayısıyla bir süreç yaşadığı, bir oluşumun vuku bulduğu gerekçesiyle bizi yüz yüze getirir. Konuşan iki insan her şeyin hakkında konuştukları şey üzerinde anlaşmaktan ibaret olmadığını ölü kelimeler sayesinde fark eder. Kelimelerin hayatiyeti yüzlerinden okunmaz. (..) Bir kelime ya canlıdır, yahut ölüdür diyemeyiz. Bize bunu dedirtmeyen şiirdir. Küflü kelimeler vardır. Onlar da yerlerini canlı kelimelerle ölü kelimeler arasında bulur. Kelimelerin küflenmesi kritik bir hadisedir: O kelime ya ölmeye yüz tutmuş, yani kullanımı bazı yaşama alanlarını ortadan kalkacağı işaretini vermektedir; yahut o kelime bir önceki dönemden daha canlı bir hale gelme hazırlığını ikmal etmektedir .

11- Modern şiir tıpkı roman gibi, burjuva medeniyetinin gereklerinden biri olarak belirmiş, ama romandan farklı olarak yeni bir tür kimliğinde ortaya çıkmamış, benzetme uygun düşerse kendi küllerinden kendini yaratmıştır. Modern şiirin ilk durağında Divina Commedia’nın bulunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü ilk defa bu eserde şair evrenle olan alışverişinin bilincine, dili bu alışveriş alanı içine sokarak varmıştır

Modern şiiri “modern” yapan öğe, şairin dünyaya gösterdiği organik tepkidir, diyebiliriz. (..) Şairin karşısındaki dünya bütüncül (totalitaire) bir dünyadır. Şiir bu dünyaya olan tepkisini sadece bir anti-totalitaire tavırla değil, aynı zamanda kendi bütünlüğünün bilincini elinde bulunduran, sağlığını organizmaya atfeden bir tavırla gösterecektir. Modern şiirin gerçekten kaçmayışı onu gündelik hayatın derinlemesine bir değerlendirmesine götürür. Yeni Dünya’da birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış bulunan alelade ile fevkaladenin şiirde şaşırtıcı beraberliğini görürüz bundan böyle. Şair Eski Dünya’nın bilgeleri gibi bir yolculuğu göze almış ve vardığı her uğrakta okuyucuya paradoxe’larla dile getirebilecek işaretler sunmaktadır. Modern şiir bir edebiyat türü olarak değil, bir yaşantı olarak doğmuştur. Varlığı dünyanın aldığı biçimle, insan kavrayışının niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır

Modern şiir, okuyucusunu da şairleştirmek zorunda kalarak kendini kabul ettirir. Yani, şiir yazamayan şairler olmaya başlar .

12- Türk şiirinin bugün parazit olduğunun en belirgin kanıtı şairlerin ait oldukları ideolojik kampın ve uzlaşma çevresinin düşünsel şemsiyesi altında bulunuşlarıdır. Yani şiir kendi gücüyle değil, toplumsal bir konumun kirasıyla geçinebilmekte, şiire yabancı olan (hatta düşman olan) bir gövdede asalak yaşamaktadır. Şair de gerçek yerinde değildir bugün. Saymaca (conventionnel) şiiri “kıvırabilen” bir profesyoneldir artık


* aralık edebiyat sayfalarında İSmet Özel'in Çenebazlık kitabından yapılmış derlemeden yola çıkarak hazırlandı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Halk Tatile Gitti, Ahmet Güntan

26/9/2008 · Kategori: poetika-kuram






Şiirde olanbitene bakarak kendime sorduğum sorular, verdiğim cevaplar.

S: Parçalı Ham Manifesto’yu yazalı yaklaşık 18 ay oldu, 2006’dan bu yana 12 tane de parçalı ham şiir yayımladın1, epey vakit geçti, biliyorum sen şimdi bazı eleştirilere cevap vermek istiyorsun. Şaire manifesto yazdıracak bir toplumsal alt üst oluş yoktur diyenlerle başlayalım mı?
C: Yalçın Küçük’ün çok sevdiğim bir yöntemi var, önce kim olmadığını söyleyerek başlıyor konuşmaya, biz de öyle yapalım. Biz gündüz Baudrillard okuyup akşam Mallarmé şiiri yazanlardan değiliz. Bir ders çıkarmayacaksak Baudrillard okumayız. Biz dünyanın toptan yaşadığı boktanlığın bıraka bıraka [tabiatı icabı] yalnızca şiiri, hatta bilhassa Türk şiirini temiz bıraktığını, bunun korunması gerektiğini düşünen, yoluna böylece rahat devam edenlerden de değiliz. Biz o temiz bölgenin şiirin Guantanamo’su olduğunu düşünenlerdeniz. Virilio’nun tanımını buraya alırsak: [dünyada bugün] artık paylaşılan refleksin değil, şartlı refleksin belirlediği bir tür aile oyunundayız.
Biz, böyle bir dünyada sızdırmaz temizlik tutkusuyla duyum kaybına uğramış şiiri tekrar kirletmek için kire, etrafa, ağyara bakıyoruz, bulaşıyoruz. İki düşünce arasındaki ilkel kader egzersizlerini her şeye baştan başlayıp gerçekleştirmek için.

S: Peki neden toplumsal bir alt üst oluş yoktur diyorlar?
C: Onu ben de merak ediyorum, nerede yaşıyoruz, bakmıyor muyuz, Irak konuşulmadan Türkiye’de hiçbir şey konuşulamaz, şiir dahil. Televizyonda kürt sorununu tartışıyorlar, bir kelime Irak yok, o zaman neyi tartışıyorsunuz, bu konjonktürün dışına düşmektir. Şiir de konjonktürdür, dışına düştü mü hayatını kaybeder, orada Irak varken şiirin anlatma isteği ötelenemez. Bir Irak şiiri yazmak için 73 kişi bir araya geliyorlar, niye, kendi şiirlerinde bunu sokacak en ufak bir teknik delik bulamıyorlar da ondan, nasıl sokacaklar? Yeni şairlerde bu teknik imkân vardır. Irak’tan daha önemlisi, karşı tavır aldığımız esas mesele yaşadığımız büyük krizdir: söz azmıştır, sözü azdıran da sözün azdığı mecra da [yönlendiriliyor olsa bile] tüm bir kamu [haberli halk] olmuştur. Geçen yüzyıla ait [sözün bittiği yeri hedefleyen] modernist talep bir kamusal talep haline gelmiş endüstri de olmuştur, tüm bir kamu sözün bittiği yere talip olmuştur [ki o bölge bir ben yaptım oldu bölgesidir, buyurganların galip olduğu bir bölgedir], durum budur, kamu düşüncesi kudurmuştur, bu kudurmadan kazanılan büyük para da dünyada iktidardadır. Kamunun şiir beklentisi yok, halk tatile gitti. Muhatap aradığı okuyucunun iliğine kadar bu boktanlığın taşıyıcısı olduğunu (zulmün insanlara artık dışarıdan gelmediğini) bilmek de şair için yepyeni bir durumdur. Refleks paylaşabileceğimiz bir muhatap kalmaması tam bir toplumsal altüst oluş değil midir? Postmodernizm bu gelen şeyin çok erken bir kutlamasıydı, gelen şey ucunu gösterip zulmünü belli edince bunun bir şölen olmadığı anlaşılmıştır. Bu işlere niye girdik, artık hatırlamanın tam zamanı. Ben tam tersini düşünüyorum, siyasal duruşunu açık ifade eden manifestoların tam sırası.

S: Orhan Koçak’ın şu manifesto yazan orta yaşlı şair nitelemesi de kimse üstlenmediğine göre artık senin üstüne kaldı. Ne yaptın böyle sen?
C: Bence güzel bir niteleme, ben üstüme alırım, ben manifesto yazan orta yaşlı bir şairim, bu da unutulmasın isterim. İnsanların bu kadar çokhaberli bir iletişim dünyasının ortasında bu kadar anlam fakiri olmaları beni zorlamıştır, yalan yok, dili anlamla şarj edecek yeni yolları bulma ihtiyacı duydum, çünkü mevcut yollar artık anlam üretmekten çok anlamsızlığın ortağı oluyor, şiirimin yolunu kestim, kendimi mecbur kıldım, buyurgan engeller koydum, 12 maddelik bir manifesto yazdım, bu noktaya neden geldiğimi anlatan 134 maddelik bir de monolog yazdım. Şöyle bitiyor: Şiir = şiir değil, bunda da bir beyan bulanamıyorsa artık... Şiir = şiir değil siyasi bir beyandır, manifesto konjonktürel bir şeydir, şiirin siyasi bir tavır almasıdır. Kafiyeyi attım ama onun parçaları tartma - eşitleme ilkesini yanıma aldım. Dizeyi attım ama parçalılık ilkesini yanıma aldım, şiirin ilksel özelliklerini yanıma alarak başa döndüm.
[Esrari nasıl davranırdı ise öyle davrandım] Alın bunlar sizin olsun dedim, geriye kalan da bana yeter: parça parça hem de ham bir şey, birleşmeye razı olduğu yerleri var, razı olmadığı yerleri var, elinden tutman lazım yoksa düşer, ama bu tutan da benim ilk elim, ilk ayağım, şiirimi sizin için kolaylaştıracak bir kuramı asla bulamayacaksınız. Herşey bir evcilin içinde yok olup gidiyor. Kuramsız olanı özlüyorum, anlıyor musun?

S: Nedir parça?
C: Benim formulüm şiir = şiir değildir, parça şiir olmayandır, varlığını artırıp dizeleşmemiştir, kafiyeleşip diğer dizelerle biçili bir hizaya çekilmemiştir, işlem görmemiştir, kenara ayrılmıştır. Ham da öyle, tam anlama kavuşmamıştır. Kelimelere dayalı bir şiir yazmıyorum, çünkü her kelimenin milyonlarca inananı var artık, hazır refleksler eşliğinde güzel bir gösteri yapmak istemem asla, yaptığım parçalar arasında anlam egzersizleri, parça kaderdir, yavaştan alır, şiirin en eski kardeşidir, öyle bir günde yaşıyoruz ki söyleyişteki acemilik de kurumsallaşabiliyor, malzemedeki acemilik benim aradığım.

S: Peki sen parçaları nasıl bağlıyorsun?
C: Çok basit bir yöntemim var. Televizyon seyrederken nasıl zap yapıyorsam öyle. Zapping tekniğiyle yazıyorum. Bir insanın zap yaparken hangi kanalda ne kadar kaldığı bile (gözleyen için) karakteri hakkında bilgiler verir, zap ritmi taşıyıcıdır. Yan yana getirmek de şiirin eski bir kardeşidir.

S: Yalçın Küçük sana ilham veriyor, onun yöntemlerinde şiir için çok öneriler bulduğunu söylüyorsun. Mesela: Son 20 yılın bazı prototip cenazelerine bakmış, listeler çıkarmış, kimler katıldı diye, bu listeleri üst üste koyuyor, ortak bir 15 kişi tespit etmiş, hep oradalar, şimdi o tip bir cenaze olduğu zaman o 15 kişi yine orada mı diye bakıyor, evet, oradalar, en öndeler, çünkü vazifeliler diyor, gerçeği kuramsız ham haliyle görünür kılıyor, öyle, sadece bakarak. Sen de bakarak düşündüğünü, bulduklarını yan yana getirirken bir muktedir yetenek sergilemediğini, onların kendi kuramını bulacağını söylüyorsun. Taşıyıcı Monolog’taki pergeli hatırla.
C: Şiirin düşünenlerin bir faaliyeti olarak göreve geri dönmesi gerekiyor. Şiir bugün düşünce hayatının dışına düşmüştür. Daha zor tüketilirmiş, varsın öyle olsun, şiirin bir zorluğu olacak tabii, sıkılık ya da kapalılık denilen şeyden daha önemli zorluk. Şiirin entellektüel faaliyeti de bakmaktır, taramaktır, sonra paftaları üstüste koymak, benzerlikleri çıkarmak, kuram öncesi bölgede kalmak, sonra hiçbir şey öğrenmemiş gibi tekrar bakmak, başa dönmek. Bakarak düşünmezsek, somutla alakasını kaybetmişler topluluğunun [ki bu bugün artık yaşayan herkes (arkaik anlamda kamu) demek oluyor] içine düşeriz, somuta bakmayan düşünce küflenir. Yalanını saklayan yalan bir dünyanın içinde yaşıyoruz, televizyonda arşiv görüntülerinin üstüne kar yolları kapadı aman yola çıkmayın deniyor ama ancak yola çıkan bir cesur yolların günlük güneşlik olduğunu görebiliyor, bunu anlamazsak pek çok şeyi anlamayız. Küresel ısınmaya karşı en etkili kişi Al Gore olunca insan bir duruyor, hangi habere inanacağız, haydi bakalım. Somut, güncel bir ihtiyaçtır.

S: Biliyorsun Sıkı Şiir yaklaşık 20 yıllık bir iktidarı olan tartışmasız (sanki geri dönüşü olmayan) bir kavram. Sızdırmaz. Demir leblebi. Parçalı Ham’ın ise sızdıran bir yapısı var. Parçalı Ham’ın sıkı şiire karşı konumu nedir?
C: Ece Ayhan’ın kullandığı manada sıkı şiir hermetik şiirdi, hatta o kendini ezoterik olarak da nitelemiştir, zaten bu anlamda sıkılık şairin söyleyeceği bir şey varsa değerlidir, o zaman o hermetizm olur. Ama sonra bazı listeler yayınladı, o listelerde sıkı şair diye adlandırdıklarının arasında hermetik filan yoktu, sıkı şiir daha çok bir paye haline gelmişti, zaten bir dönemin bütün şairleri hermetik şiir yazabilir mi, herkes aynı anda hermetik şifrelere (onlar bunu imge sanıyordu) sahip olabilir mi? Zamanla iş hava sızdırmaz anlamında hermetik bir şiire gelip dayandı, hatta sonra daha da basitleşerek her kelimeyi yerli yerine oturtan bir sıkılık anlamıyla kaldı yerleşti. Sıkı Şiir profesyonelleşti. Şiirin bugün gevşemek istemesinde hiçbir günah yoktur. Ece de gevşemek isterdi, bunun adını da mırıldanmalar koymuştu. Şiir gevşeyecektir, bundan çekinmiyorum. Düzanlam çağında yaşasaydım, ben de Valery gibi düzanlama karşı olurdum. Ama ben çokanlamlılıkla yönetilen bir dünyada yaşıyorum, iki aykırı kelimenin çarpışmasından doğacak raslantısal çokanlamlı çakıma milyarlarca dolar yatırılıyor, zaten onun tarafından esir edilmişim, o çakım demokratikleşmiş, ortalamanın malı olmuş. Bugün kapalılık yerine şiiri düşüncenin yakınında tutmayı (istersen ona zorluk diyelim) ben tercih ediyorum. Her kelimeyi yerli yerine oturtan bir sıkılığı ise derdimin çözümü olarak görmüyorum. O şiir = şiir olur.

S: Sızdırmazlık sonradan şiirin kirlenmemek için mecburen sığındığı bir mağara mı oldu?
C: Tarafsızlık mağarası. Şiir dışarıda bir nesnenin varoluşunu beklemektir. Bak, ben dili dil yapan alanlarda yapılan cengaverlikten sıkıldım, inanmıyorum dilin çok yetkin anlamlar çakabileceğine, neyse odur işte, zayıftır, tersi (dilin mucizeler yaratabileceğine olan inanç) insan zihnine çok güvenen, onu merkeze koyan bir tavır olur, dilin ötesi - dil ustalığı filan, neyin ustasısın, işte bu cılız şeyin. Tıfıl Garson2 beni ensemden tutar, mucizelere inanmaktan beni o korur, dünyaya unutulmaz bir çivi çakmak için yazmıyorum, onu arayanlar lütfen Paris Opera binasına.

S: Parçalı Ham Manifesto’nun zamandaşı başka manifestolar da var, onlar hakkında ne düşünüyorsun?
C: Şiirin kendi profesyonel alanı içinde yeni koalisyonlar getirenleri birer öneri saymıyorum, onunla onu birleştirelim, bununla bunu birleştirelim, bunlar meslek içi mukaveleler, bunları bildirmeye gerek yok. Somutla yeni bir mukavele arayanlarla ilgileniyorum, şiirin esas zorlandığı yerin farkına varanlarla. Adı anılmıyor ama bence Huruç bir manifestodur, tetikleyici olmuştur. Belki gücünü Atlılar’dan almaktadır ama neyin yetmediğini iyi özetleyen kısa ama güçlü bir manifestodur, yılı 2002. Şiirin siyaseti bünyesine tekrar özgürce alabilmesi için Hakan Arslanbenzer bir mücadele verdi, sonunda fişi Namık Kemal’e takacak kadar cesur bir şairdir, yıkıcılardandır. Arslanbenzer şiire müdanasızlığı geri getirdi. O olmasaydı, eğer o meşhur kavgalarıyla Mehmet Akif’te buluşalım demeseydi, Türk şiirinin bu büyük hattı anlatı şiiri adı altında Philip Larkin’in eline kalmıştı, Arslanbenzer kanalı temizledi, şiirin seslenme isteğini utanılacak bir şey olmaktan çıkardı, bugün yazılan yeni şiire şöyle bir bakarsak bu kanalın açılması herkese ne büyük imkânlar sağlamıştır görebiliriz.

S: Ücra da aşağı yukarı aynı zamanlarda (2002–2005) Konya’da Bülent Keçeli, Murat Üstübal tarafından yayınlandı. Kendi ömrünü kendi tayin ederek kapanması bile çağına önemli bir bildiridir.
C: Ücra, şiirin düşünme faaliyetine geri dönmesi için yapılmış 30 sayılık bir bildiri, (şiirin statikleşen dirimsel yapısına3 karşı gelmeye çağıran) bir davettir, kurumsallaşmış modern şiirle girişilmiş güncel bir mücadeledir, Ücra da tetikleyici olmuştur. Zor bir şiirdir. Okurken Böyle bir şiir niçin yazılır? sorusunu sürekli alnında taşıyan bir şiirdir, zaten o yüzden düşünmeye davet eder, bu soru (Niçin böyle yazıldın?) onların ücra dedikleri odak varolmaya karşı sürekli bir direnç gösterdiği için soruluyor, ücranın esas bildirisi de zaten bu sorunun sorulmasıdır. İletişimsiz bir şiir değildir (Hakiki şiir daha anlaşılmadan da iletişim kurar4), bir anlatısı yoktur ama bir önerisi vardır, bu çok önemli, şiirin bir önerisi olmalıdır. Bunu da bir kenara yazalım. Murat Üstübal’ın bir şiirine isim olarak da koyduğu bir kavramı var, Dirim Kurgu. Bakın bu kavram şiiri bilen birisi için ne kadar çok soruyu cevaplıyor.

S: Kendine bir Ücra şairi diyebilir misin?
C: Dirim Kurgu şairi diyebilirim.

S: Efe Murad’ın Cem Kurtuluş’la yazdığı Madde Şiir manifestosu da 2004 tarihli. Efe’yle bir de risale yayımlıyorsun, Cehd. Demek ki yazdığı şiire bir hısımlık duyuyorsun.
C: Onların yazdığı manifesto da temelde şiir=şiir değil formülüne uyar [“madde, madendir” söylemiyle yola çıkarak, bireyin, sadece duyumsadığı maddeleri kendine dönüştürerek ya da onlarla bütünleşerek ancak şiirinin oluşlarını yaşayabileceğine inanmaktayız5], kendime yakın hissettiğim bir arayış (birey kelimesi hariç, bu kelime tüylerimi diken diken ediyor ). Temel bağlantısı şiir dışıyladır. Efe Murad’ın sonradan getirip yapılandırma diye adlandırdığı tekniği (maddeye verilen isimle maddenin ilişkisini o anda, hemen orada, olay yerinde mevziî bir şifreye dönüştürmek), şiirin entellektüel faaliyetini bütün bir dışdünyaya korunmasızca açmasıdır, şairler de daha önce dediğim gibi mesleklerinin bu asal zorluğunu cakamız bozulmasın diye göğüslemeyeceklerse biz bu işlere niye girdiğimizi unuttuk demektir. 1987 doğumlu bir şairin tekno-yılışık kültür yıllarında büyümesine rağmen, şiire 17 yaşında kendine ait göstereni ile gelebilmesi önemlidir. Bu onun yabanıl ihtiyacıdır, bundan ders almak lazım, madde ile yeni bir mukavele, beyin kimyası bu, işaret veriyor, şiir esas madeninden şiiri yaratan bu kimya varoldukça kopamaz, şairi hangi yaşta olursa olsun görür görmez tanımak lazım. Kalite geleneğini elinde tuttuğunu söyleyenler, şiirin eski gücü kalmadı demeye razılar, ama 20 yaşında bir şairin yabanıllığına razı değiller. Ömer Şişman’a da apolitik diyorlar, halbuki Meleksiz’in politik seçimi (Ömer Şişman kimden yana) ne kadar açıktır, besbellidir. Ömer’in de bu tutamaksız çölün ortasında yolunu böyle tek başına bulmuş olmasının ne kadar savunulması, benimsenmesi gereken bir başarı olduğunu görmüyorlar. Kalite geleneğinin şiir dediği şey bu şairlere yetmiyor, buluyorlar buluşturuyorlar bakıyorlar deniyorlar, deney illâ oyun demek değil, onlar oyun oynamıyorlar, şiir yazıyorlar, şiir zaten araştırmaya dayalı bir dil6.

S: Lapa gibi tutarlı, bu sözü Pound söylemiş, kalite geleneği dediğin şiir bu mu, lapa gibi tutarlı bir şiir mi?
C: Bugün bu. Batıdaki referansları belli, Türk şiirindeki referansları belli, bunu edeplice harmanlamış, dize nedir hepsi anlaşmış, kelimeleri habire birbirine tokuşturan, şiir geleneğimizin üç kişinin bilgisinde kalmış derin sanatlarına nostaljik göndermeler yapan, kimisi kafiye sever kimisi sevmez, kelimeleri aynı tombala torbasından çeken, kör, deprem olsa deprem sarsmıyor, savaş olsa savaş sarsmıyor, internet çıkıyor sarsılmıyor, cep telefonu çıkıyor sarsılmıyor, Batman Gercüş’te tavuklar “itlaf” ediliyor, tavuklara acıyacak bir teknik imkân bulamıyor. Üstelik bu modern şiir diye yapılıyor, neymiş, söz damıtılıyormuş. Bugün yeni şiirde yapılanlar ise serbest çalışmalardır. Orhan Gencebay’ın kullandığı akademik anlamıyla kullanıyorum: yan yana gelmez denen mukaveleler bir arayış içinde yan yana gelip şiirin alanını genişletmesine yol açıyor. Bir anekdotla bitireyim, parçalı ham şiirlerde ses kullanayım mı kullanmayayım mı, ses ne dereceye kadar doğal bir taşıyıcıdır, ne zaman söz sanatı olur, bunları tartıyorum7, tam cevabını bilemiyorum, ama yazarken bazen bu ihtiyacı duyuyorum, o sırada Diyarbakır’dan iki keklik aldım, biri Diyar (dişi olanı), diğeri Bekir (erkek olanı), kuşları ilk gün salonun ortasına koydum, o bilinen keklik kafesleri ufak oluyor, hayvanlar bir türlü rahat durmuyor, bilen bilir, seyretmesi çok zor bir olay, iki hayvan cenderede, hem de senin yüzünden, ben de üzüntüyle kafeslerin yanına gidip diz çöktüm, onlara eğilerek konuşmaya başladım, tabii bir kuşla konuşuyorum, tıpkı bebeklerle konuşur gibi ritmik tıkırtılarla konuşmaya başladım, na-sıl-sın-sen bakiym, kork-tun-mu-sen bakiym, Bekir birden sakinleşip beni dinlemeye başladı, işte o zaman ritmik tıkırtıların bir söz sanatı değil, temel bir iletken olduğunu anladım, ben şiiri bu kadar ilkel bir düzeyde tartışıyorum, yoksa halk zaten tatilde, ben de şiirden çok sıkıldım.

Notlar
1 Kitap-lık, Fayrap, Heves, Geceyazısı, Cehd
2 PHM, Madde 12: Tıfıl garsonu unutma.
3 Murat Üstübal
4 T. S. Eliot
5 Madde Manifestosu
6 Pound
7 PHM, Madde 9: Söz sanatlarından sakın.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

parçalı ham manifestosu

23/9/2008 · Kategori: poetika-kuram




PARÇALI HAM MANİFESTOSU (Ahmet Güntan)

1-Şiiri yaratma, yavaşça ara.

2-İçeride değil, dışarıda - somutta.

3-Beyin kimyana ihanet etmeden bak. Nasılsa seni kimse takmıyor.

4-Gözlemlemediğin, dokunmadığın şeyi şiire sokma.

5-Görmediğin coğrafyaları, yaşamadığın tarihi yazma. [Kitaplardan somut bilgiyi ham olarak alabilirsin.]

6-Sıfatlardan kaçın.

7-Dize kurma.

8-Kafiye yapma.

9-Söz sanatlarından sakın.

10-Gizli gönderme yapma. Okuyucunun donanımına ihtiyaç duyma.

11-İmgeyi bilgi vermek için kullan.

12-Tıfıl Garson’u unutma.

Ahmet Güntan

(Kitap-lık Dergisi, 2005, sayılar: 86-87-88)



sorular
- "Asma Kayıtları" neden önemlidir?
 - Parçalı Ham Manifestosu'ndaki maddeler günümüz şiirinin (modern şiirin) neden kendi haddini bulup bulmadığı araştırmasının bir sonucu mudur?
- Parçalı Ham Manifestosu postmodern midir?
- Parçalı Ham Manifestosu şiiri inkar mı etmektedir, şiiri imkân mı etmektedir?
- Tamer Gürlek'in imâ ettiği gibi ilhamını Batı'dan mı almıştır?
- Taşıyıcı monolog nedir?
- "Görsel iş"çiler kimlerdir, Ahmet Güntan'la bir ilintileri var mıdır?


 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ŞİİRSEL SÖZÜN KAYNAKLARI, MEHMET İŞTEN

20/8/2008 · Kategori: poetika-kuram




ŞİİRSEL SÖZÜN KAYNAKLARI*

I) Şiir içe aittir.

 

Şiir, akıldan sonrası…

 

Şiir üzerine söylenmiş onca sözden, verilmiş onca örnekten, yapılmış onca tartışmadan, panelden... sonra amacı sadece “yeni” ve “söylenmemiş” olmak olmayan ama yeni ve söylenmemiş de olan, öte yandan şiirsel sözün cevherini doğrudan açıkla(ya)masa da ima edebilen bir şey söylemek mümkün mü?

 

Elhak, “şiirsel söz” her türlü sözden -şeyler de dâhil- çok etkilemiştir insanı.

Dilin diğer türlü kullanımlarından çok... Masaldan, romandan, acı hikâyelerden...

Doğada bulunduğu “saf” ve “somut” haliyle “güzel”den... Yaprağın düşmesinden...

(“yaprağın uzun yolu”)

İnsan tarafından oluşturulmuş kurmacasal ve soyut “güzel” in  türlü biçimlerine göre çok.

Bu, şu demek: Şiir dilden güzeldir!

 

Şiirsel sözün yukarıda söz konusu ettiğimiz bu etki gücünün ilk kaynağı  “iç”e ait oluşu. İnsan, içine ait bir şey buluyor onda, başka herhangi bir sanatta olmayan bir şey. Roman, tiyatro dış dünyaya ait. Bir insanın iç dünyasını anlatırken bile!.

 

Peki öyleyse, iç-dış’tan yola çıkıp “evrensel var oluş”u sezgi ve bilgi alanı diye ayıralım.

Tüm bilimler ve sanatlar “bilgi alanı”na aittir. Şiir hariç!

 

Şiir sezgi alanının tek ifade biçimidir. Sezgi alanı dile gelirken kendinden bazı şeyleri kaybeder; yani şiir, şiir olmadan önce daha da güzel olarak vardır.

 

Şiir sezginin ifade kazandığı tek alandır.

Sezgi alanı duyu alanının dışıdır.

 

Görme, koklama, dokunma, işitme ve tatma ile algıladığımız dış dünyayı akılla çözümleriz, aldıklarımızı birleştirir, ayrıştırırız. Bu duyular ve akılla ile yapacaklarımızı yaptıktan sonra her şey biter mi acaba? Yani “evet dünya şudur, şudur” diyebilir miyiz ve gerçekten her şeyi “bildiğimiz”i düşünebilir miyiz? Elbette ki bu olası değil. Bütün bunları yaptıktan sonra da sezdiğimiz ama kanıtlayamadığımız, açıklayamadığımız pek çok şey vardır “iç”imizde, bazı gri bölgeler ve karanlık noktalar kalmıştır, biliriz. Hatta biraz geriye çekilip tüm insanlığın ve tüm insanların toplam bildiklerine uzaktan baktığımızda bu “bilinenlerin”, gerçekte “olan”ların çok küçük bir bölümünü oluşturduğunu da görürürüz. Hatta bu çok büyük miktardaki bilinmeyen bölümde bazı küçük noktaların birer “kara delik” oluşturduğunu, sömürme ve içine alma yoğunluklarının devasa boyutlarda olduğunu görebiliriz. Sözgelimi, “acı” yoğun bir kara deliktir, sözgelimi “pişmanlık” yoğun bir kara deliktir ve aşk.

 

Açık ve sarih olma sıfatı elbette ki en iyi “bilim adamı”na yakışır, belirsiz ve kesif olmak şairin sıfatlarıdır.  Tanrının bilim adamı olması mümkün değildir bu nedenle. Kutsal metinlerin her biri istisnasız ve neredeyse katışıksız biçimde “şiirsel söz” dür. Tanrının şair olması nedir? “Evrensel varoluş”un iki yönünü  (sezgi-bilgi) karşılamayan sözün tanrı sözü olması imkânsızdır. Şiir olmayan bir tanrı sözü muhakkak ki evrenden az olurdu, bundan dolayı, şair olmayan tanrının müminsiz kalacağı bellidir.

 

Dinlerin insanlık tarihindeki önemini, sözlü aktarımda yarattıkları “vecd” duygusunu, metne gösterilen saygıyı, onu bozmama, değiştirmeme konusundaki korkunç özeni düşündüğümüzde bu bağlantı yadsınamaz bir karakter göstermektedir.

 

Şiirsel söz merdiven boşluğudur. Etrafındaki bütün “şey”ler o boşluğun vücut bulması için şekillenmişlerdir. Kimse o boşluğu yapmaz ama her şey o boşluğu oluşturmak içindir. Merdiven boşluğu, odalardan ve salonlardan, koridorlardan, tırabzanlardan ve merdivenlerden fazla bir şeydir. Tanrısal söz ifade ettiklerinden fazla olmak lazımdır. Kara delikler olmalıdır, arada oradan bazı katreler püskürmeli, yeni evrenler oluşturmalıdır. Arada oraya bazı katreler emilmeli, kıyametler kopmalıdır.

 

Ezcümle, şiir içe aittir, iç’in ancak ifade edilebilmiş kadarcığıdır ki binlerce yıldır bu kadarcığın güzelliği karşısında insan çaresiz ve hayrandır.

 

Burdan doğru söyleyelim; şiir şairin içini kazıması ile oluşur. Böyle bir iç kazımaya kim neden cüret etsin, edebilir?… Yani herhangi bir yarar sağlayacağı oldukça belirsiz bir uğraşa kim neden mesai harcasın? Gerçek şairler, muhakkak ki yine sezgiyle, ancak böylesi bir kanlı arkeolojinin verebileceği mânânın gerçek insanı ayakta tutabileceğini bilirler. Bu onların yaradılışlarının ve tekâmüllerinin tabii sonucudur. “Bağlanmak” sorunu çözmez, Marksist ya da müslüman olmak “acunsal varoluş”a kâfi yanıtı vermez, huzursuzluk sona ermez. Öyle olmasa idi, insanlık için devrim düşlerinden nihai kurtuluşu bulmak gibi görünen İslamiyet’e iltica etmiş bir İsmet Özel “bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin” der miydi? Bir yanıyla Allah’tan yardım ister görünen, ona sığınan bir yakarış olan mısra, öte yandan bir küfürdür, Müslüman’ın kuramayacağı, kurmaması gereken bir cümledir. Bir Müslüman'ın cevapları vardır, o bu dünyada neden var olduğunu bilmenin (yanılsamasının) huzuru içindedir. Oysa gerçek şaire bu cevaplar “gayetle tıkız”dır.

O, yani gerçek şair, o yani asıl insan, asıl soruyu bulmaya, cevabı aramaya yargılıdır ve şiirsel sözden gelen imâların ayetlerden, manifestolardan, ideolojik ve felsefi ilkelerden daha değerli olduğunu bilir.  İsmet Özel için “Huzur İslam’da” olmamıştır, olamazdı da. Bu mısra’ın, yazanın hayatıyla beraber okunduğunda tekabül ettiği anlam genişliği şairin neden yazdığını, neden böyle var olmayı seçen bir adam olduğunu içine alır.

Bu kanlı arkeolojiyi yapmaya gönüllü olmayan, daha da doğrusu bu kazıyı yapmasa da yaşayabilecek birinden şair olmaz. Elbette şiirler yazılacak, eleştiriler yapılacak, kitaplar yayınlanacak, ödüller verilecek, işler yürüyecektir. Bunlar başka meseleler… Asıl şairden söz ediyorum ben.

 

 

II) “Şiirsel söz” esasen bir kuruluşu ifade eder.

 

Şiirin hikmetinin esasen nereden kaynaklandığını arayanlar vezin, kafiyeden, söz sanatlarına, imgeye varırlar en çok. Hemen hemen tümü. Ama bilinir ki vezni, ölçüsü olmayan, söz sanatına hiç yer vermemiş, imge avcılığının kolaycılığına yüz vermemiş nice mısra, beyit, dörtlük, hatta şiir vardır. Esas araştırılması gereken de gücünü ve etkisini bu sıraladıklarımızla dahi açıklayamayacağımız “şiirsel söz”ler olmak lazım gelir. Ancak şiirsel söz’ün hikmeti ifadesi ile açıklayabildiğim bu gücü biraz olsun aralayabilir miyiz?

 

 

 

Adam bunu nasıl söyledin?...

 

Şiire asıl kuvvetini veren sözü kurma biçimi, şairin bulduğu o edâdır. Mebzul miktarda olmasa da – daha önce de açıkladığımız gibi mebzul miktarda şair bulunması zaten söz konusu değildir- beş on şair verebiliriz bu kuvvetle sözü kurmayı bilen. Ben bunlar içinden sadece Celal Gözütok’u söz konusu edeceğim bu yazıda.

 

Kendisinden, kim olduğundan söz etmeyi yersiz bulmaktayım; ama Türkçe yazılmış şiirin birkaç önemli şairinden biri olduğunu söylemeden geçemem. “Şiirsel söz”ü açıklamak bakımından onun şiirlerinden yararlanacağım.

 

“dilde bir teyakkuz gibi görünüp  

bula bula kibri bulan ihtira”

                                              

(Eski Kelam)

 

Şimdi bu satırların anlamının ne olduğunu falan düşünmeden birkaç kez okuyun! Anlamının ne olduğunu zaten pek çok kişi çıkaramayacaktır. Ama sanırım her okuyan, bu satırlarda katışıksız bir şiir bulacaktır. Nasıl ki sözü olmayan müzikten ya da bilmediğimiz bir dilde sözleri olan müzik eserlerinden de haz alıyorsak, onlar neyi yakalayıp bizde neye karşılık geliyorlarsa, bu satırlar da anlamını bilmesek bile bizde şiirsel sözün verebileceği bütün etkileri bırakırlar.

Anlamı konusunda kimseyi araştırma zahmetine sokmaksızın iki sözcüğün anlamını vereyim.

teyakkuz: tetikte olma, dikkatli olma, bir nevi alarm hali.

İhtira: bir şeyi bulma, yeni bir şey keşfetme.

Şimdi bu anlamları da yerli yerine koyarak bir kez daha okudunuz. Belki daha da güzelleşti şiir. Kuşkusuz ki öyle. Celal Gözütok şiirinin kelime hazinesi Türk şiirinin kelime hazinesinden çok yukarıdadır. Orası ayrı.

 

Şimdi benim, aslolan “şiirsel söz”ü kurmaktır dediğim konu şudur:

 

                                   “……….’da…………….gibi görünüp

                                    ……a ……a   …………yı bulan ……….”

 

Celal Gözütok’un buradaki şairliği bu kuruluşu bulmasındadır. Sıra noktalar ile gösterdiğim yerlere farklı anlam genişliklerine sahip sözcükler getirin, her biçimde şiir oluştuğunu göreceksiniz.  Üstelik dikkat edersek, Celal’in dizelerinde ilk bakışta en önemli anlam anahtarı olabileceğini düşündüğümüz sözcükleri (dil, teyakkuz, kibir, ihtira) dışarıda bıraktım. İlk anda çok önemli görünen bu gibi sözcüklerin şairin anlama arayışından ve kendi dünyasından, kazımalarından ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Şüphesiz, o seçilen sözcükler şiirin anlam yükünü sırtlanırlar ama şiirsel sözün kuruluşu onların dışındadır.

Demin de belirttiğim gibi o sözcüklerin yerine başkalarını koyup farklı anlam enlemlerine ve boylamlarına sahip mısralar kurabiliriz artık, şiirsel söz oluşmuştur çünkü.

 

                                   “ çölde bir vaha gibi görünüp

                                     bile bile kendine gömülen aldanış”

 

                                   “ karanlıkta bir siluet gibi görünüp

                                      bile bile vazgeçtiğimiz mutluluk”

 

                                    “ bedende bir seğirme gibi görünüp

                                     sık sık kaçırdığımız aşk”

 

hatta, neden olmasın,

 

                                   “ X’te bir Y gibi görünüp

                                     bula bula Z’yi bulan saçma denklem”

 

Burada verdiğim örneklerin hepsi “şiirsel söz”dür. Bunların şiir olması ve bir şairin dünyasını ifade etmesi elbette X’in, Y’nin ve Z’nin şairin iç’inden gelen karşılıklarla doldurulmasına bağlıdır. Üstte benim öylesine verdiğim örneklerde şiirsel söz korunmakta ama muhtemelen şiir oluşmamaktadır. Buna karşın bu deneme bize şunu göstermiştir. Sezgi alanındaki kanlı arkeolojinin büyük bir cimrilikle bize verdiği kavramlar, kelimeler, imalar “şiirsel söz” adını verdiğimiz bu kalıba girecekler ve görünür olacaklardır. Elbette ki bu tecelli yolculuğunda yaralanacaklardır. Ama nihayetinde onların içine gireceği kalıp, yolculuk edecekleri gemi bu şiirsel sözdür.

 

Bu kadar söz etmişken Celal’in dizelerinin bizde neye karşılık geldiğine de birkaç satırla değinmek gerekir (her ne kadar bu yollu çabaların her zaman şiirin altında kalacağı ve giderek şiiri değil de kendini açıklama çabasına dönüşeceği biliniyorsa da).

 

“dilde bir teyakkuz gibi görünüp  

bula bula kibri bulan ihtira”

(yazının burasındaki bir paragrafı çıkarıyorum, yazmam da yanlıştı, çıkarımlarım da..) 


 Bu öyle bile olsa “yerini bulamamış şair”den kurtulan şiir artık “hak ettiği olamamış”, “hayatı bir mağlubiyet olarak yaşamış” herkesin ve her şeyin şiiri olma gibi bir genişliğe kavuşmaktadır. Şiirde bütün anlamlar önce anlattıkları şeyden kurtulurlar ve gösterdiklerinden çok daha fazlasını ima ederler. İlk anlattığı yerde kalma bilim adamına has kusurlardandır, devamla, ortalama şaire.

 

Bundan sonra vereceğim örneklerde “şiirsel söz”ün omurgasını ortaya çıkarırken dışarıda bıraktığım sözcüklere lütfen dikkat edilsin. Genel olarak şiirin anlam yükünü çeken sözcüklerin bu omurganın dışında kaldığı görülecektir.  

 

“ordan geçenin kendinden iki dalgınlık geride olduğunu bilirim

oysa benim kendimden iki düş ilerde olduğumu kimse bilmez”

 

                                                                                         (Son Safari)

Şiirsel sözün kuruluşu:

 

                                   “ ordan geçenin ………………………………  olduğunu bilirim

                                     oysa benim………………………olduğumu kimseler bilmez”

 

Daha önce de belirttiğim gibi nokta noktaların yerine hemen hemen ne koysanız şiire yakın bir şey elde edeceksiniz. Asıl hikmet bu söyleyiştedir bana kalırsa. Dikkat ederseniz bu biçimiyle (yani nokta noktaları ‘nokta nokta’ diye okuduğumuzda da) bile kusursuz bir şiirsel etki sağlanmaktadır. “Şiirsel etki” ile kastettiğim de “duyuşsal algı, dilsel haz”dır.

 Bir önceki örnekte yaptığımız denemeyi bu dizelerde de yapmak artık gereksiz. Biliyoruz. Ama bu dizelerin ima ettiklerine dair bir cümle söyleyelim.  Yukarıdaki dizelere bakarken, hayal kurmak yani “düş” ile “dalmak” eylemlerine dikkat etmeliyiz. Herkesle “ben” kıyasına dikkat etmeliyiz. Bilmenin acısını düşünmeliyiz.

            Buraya kadar, şiirsel etkiyi sağlayan bu dilsel kuruluştur demiş olduk. Peki bu dilsel kuruluşun nesidir bizde bu etkiyi yaratan? Yani sözcüklerin bir araya gelişinin diğer pek çok biçiminin değil de yalnızca “bir biçim”inin bizi etkilemesi nedir? İşte buna cevap vermek çok kolay değil. Bu nedenle “hikmet” diyorum. Bu söyleyişi bulma… Herhalde şairlik yeteneği denilen şey budur. Ama inancım odur ki, bu konuda istekli ve kararlı olmak kaydıyla zaman içersinde herkes şiirsel sözü kurma konusunda ustalaşabilir. Yeterince okuyacak ve yazacak ama. Arkeoloji ayrı, dışta ve içte o kazıyı yapabilmek söz ettiğimiz şairlik yeteneği ile ilgili değil. Bu, şairin hayata bakışıyla ilgili. Bakış ne? Eda. Şair, eda kazanmış adam, nereye baksa o gözlerle bakıyor. O bu gözleri hayatı pahasına buldu. Hayatından biriktirdi. Bu, ideolojiyle ya da inançla elde edilen bir şey değil; biraz oluşu böyle şairin; o, hayatın kontralarını, acı içindeki gülümsemeyi, kaybeden kazanıyor’u, herkes eğlenirken durum çakılmasın diye eğleniyormuş gibi görünebilme konusunda dehşetli bir çalışma yapanı görmeyi kalbinin tabii kıblesi yapabilmiş bir adam, birazını da başka şairlerden öğreniyor.

 

Şiirsel sözün kuruluşu ve kazıdan elde edilen hâsılata dair imalar açısından ister Turgut Uyar’a bakın, İster İsmet Özel’e ya da başka has şairlerden birine. Şiirin anlam ve söyleyiş dünyasına daha iyi girebilirsiniz. Ama “tası delik rintler”in yazdıklarına bakmayın, zinhar. Ortada şiirsel sözden de eser yoktur kanlı arkeolojiden de.


* SINIRDA dergisinde yayımlanmıştır



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

erekte şiir manifestosu

7/8/2008 · Kategori: poetika-kuram

aşağıya bir manifesto ekliyorum, Rafet Arslan ve Şenol Erdoğan yazmışlar. Manifesto hakkında birkaç şey söyleyeceğim daha sonra.

Erekte Şiir manifestosuna Ön Giriş 2

Erekte Şiir, Sokak Şiiridir;
Sokağın deneyimlerine ortak olmak, sokakta yeni deneyimler yaşamak, gündelik gerçekliğin gizlediği olağanüstüyü açığa çıkarmak, yeni durumlara yelken açmak…
Önemli olan sadece sokakta kalmak-yaşamak değil, sokakla yaşamaktır. Şiir sadece basılı kâğıda hapsedilemez. Markör ile duvara, elektrik direğine, telefon kulübesine de yazılabilmelidir. Sokaklara kendimizi sürüklerken sticker’a şiir otomatik yazılmalı ve yapıştırılmalıdır. Büyük bina çatılarından, otobüs camlarından kuşlanmalıdır. Sokakta yazılan şiir kaynağına yani sokağa geri dönmelidir.

Erekte Şiir, Gerçekliğin Karşısındadır;

Gündelik gerçekliğin sistemin sürekli yeniden ürettiği bir illüzyona dönüştüğü 21. yüzyıl başında Erekte Şiir, Gerçek için gerçekliğin karşısındadır. Gerçekliği düş ile takas eder.

Erekte Şiir, Anti-Oligarşiktir;

Edebiyat dünyasının köşelerini tutmaya çalışan, egolarının ağırlığından kendi cemaatlerini kuran, ‘bu iyi-bu kötü şiirdir, bu şiirdir-bu değildir’ fetvaları yayınlayanlardan icazet almaz.

Erekte Şiir, Bağımsızdır;
Her hangi bir güç merkezi ya da odağına uzaktır, onlara eklemlenmez, bağımsız ve özgür varolur. Şiirin belli kurallara, geleneklere bağlı olmasını manipüle eden derebeylerine karşı özgünlüğün ve özgürlüğün savunucusudur.

Erekte Şiir, Liberterdir;
Toplumun her hücresine kanser gibi yayılmaya çalışılan lümpen milliyetçi, gerici, muhafazakâr anlayışlarla uzlaşmazdır. Osmanlıca avantgarde kurgularına pabuç bırakmaz.

Erekte Şiir, Erektedir!

Rafet Arslan
22 Haziran 2008
……………………………………

Erekte Şiir Manifestosu Ön Giriş 2’ye
1. Lettrist Sitüasyonist Yaklaşım

Rafet Arslan’ın kaleme aldığı “Erekte Şiir Manifestosu”na 2. Giriş metni açık seçik Lettrist Sitüasyonist Enternasyonalin mührünü taşımaktadır.
Sanatın hayat oluşu, hayatın sokak oluşu, sokağınsa sanat oluşu gerçeği Arslan’ın manifestosunda yeniden dile getirilirken; zamansızlık ve anın içinde durumlar yaratmak, geçici otonom oluşturmak söz konusudur metnin pratiğinde.
Manifestonun teorik yapısı pratik safha noktasında net değerlere sahipken an dahilinde yapılan pratikler, teorinin güçlü gerçekliğini doğrulamaktadır ki böylece; sokağın ait olduğu şehrin psikocoğrafyasının haritası da çizilmeye başlanacaktır ve diğer yandan Sitüasyonist Enternasyonal öncesi Lettrist sürecin “oyun” ve “eğlence” (lunapark yaşam) amacı aynı zamanda polis ve fikri sabit halk ile karşılıklı oynanarak yaşam bulurken, erekte insanlar için tatmin edici bir şenliğe dönüşecektir.
Modern zırıltılar dünyasında modernin gerçeğine atılan bir adım ve bu kavram dahilinde şiirin ve sanatın özgür kalması ve gerçeğine dönmesidir ki bu bakımdan net olarak Lettrist Sitüasyonist bir harekettir.
Toplumsal devrime varasıya amaç Lettristlerin belirttiği küçük delikleri açmaktır.
Debord, modern şiiri ele geçirmekten bahsederken onu yazmak değil yaşamak gerekir demektedir. “Erekte Hareket”, şiiri yaşamaktadır, bundan yanadır, bundan bahsetmektedir. Sitüasyonist anların sanatı halka indirmek derken kastettiği şey yanlış anlaşılmamalıdır, Debord ve grup bir tür halkçı sanattan falan bahsetmemektedir. Erekte şiir sokakta: eğlenmekte, anından zevk almakta ve sisteme sistem tarafından ciddiye alınan minimal sabotajlar düzenlemektir. Bunu yaparken de zaten lettrist mikroyu kendi içinde oluşturmakta ve uygulamaktadır.
Hayata geçirmek ve tamamlamak istediğimiz şey şiirdir diyecektir Guy Ernest Debord.
Şiirin diliyle eylemi arasında bağ kurulmadığı sürece kâğıt mendildeki spermler kadar ölüdür ve öte gidemeyecektir şiir, ki artık “bunlar”ın karşısına konulması gereken bir taş üzerine yazmaktayım ben.
Şiir kamuya ait olanda olmalı ona uygulanmalıdır, bireyler şiire ve metne kendilerini eklemlemeli ve yeni şiir an be an değişerek ve gelişerek ortaya çıkmalıdır. Bu aynı zamanda şiirinde örgütlenmesidir. Örgütlenmeliyizdir.

Şenol Erdoğan
25 Haziran 2008

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ahmet Haşim'in aradan 100 yıl geçtiği halde, hâlâ poetik anl

17/7/2008 · Kategori: poetika-kuram

                                                       " Elbette ki günümüz Türkçesine uyarlanmış hali, dil lezzeti bakımından kayıplar  için affınıza sığınırım"     





ŞİİR ÜZERİNE MÜLAHAZALAR

Okurun bu kitapta okuyacağı “Bir Günün Sonunda Arzu” adlı manzume ilk yayımlandığı zaman, anlamı kimilerince gereğinden çok kapalı sayılmış ve bununla ilgili olarak şiirde "anlam" ve "açıklık" üzerine hayli şeyler söylenmiş ve yazılmıştı. Bu dakikada bunların hiçbirini anımsamıyoruz. Nasıl anımsayabilelim ki, söylenen ve yazılanların bir bölüğü küfür ve aşağılama ve bir bölüğü de gündelik gazete saçmalıkları türünden şeylerdi. Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silahtır ki şerefsiz bir miras halinde, aynı türden kalem sahipleri arasında kuşaktan kuşağa geçer. Onun için hiçbir edebiyatçı kuşağı, bu tür tartışmaları tanımamış olmakla övünemez. Hele bilim ve edebiyat alanlarında kepaze ve maskara (kimseler), kimi kez bilgin, kimi kez eleştirmen, kimi kez sanatçı kılığında eşeğini özgürce koşturabildiğinden beri, düşünce alışverişinde artık insanlık kurallarına uyulduğunu görmeyi ummak, çocukça bir saflık olur.
    Ne tekerleme, ne de aşağılama bir tartışmaya zemin olamayacağı için biz bu satırlara önceden okuduklarımızı ve işittiklerimizi anımsamaya gerek görmeyerek, şiirde "anlam" ve "açıklık"ın ne değerde şeyler olduğu üzerine kendi görüş ve kanılarımızı söylemekle yetineceğiz.

    Her şeyden önce şunu itiraf edelim ki şiirde anlamdan ne kastedildiğini bilmiyoruz. "Düşünce" dedikleri bayağı görüşler yığını mı, öykü mü, mazmun mu ve "açıklık" bunların sıradan kavrayışa göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları gerekli sayanlar, şiiri tarih, felsefe, söylev, güzel ve etkileyici konuşma (belagat) gibi bir sürü "söz" sanatları ile karıştıranlar ve onu gerçek yüzü ve belirtileriyle seçip tanımayanlardır. Şiirin bu biçimde anlaşılması resim, müzik ve heykelcilik gibi sanatların kendilerine özgü fırça, boya, nota ve kalem gibi, kullanılması güç bir beceriye bağlı araçlara sahip olmalarına karşılık, şiirin bu gibi özel araçlardan yoksun olmasından ve anlatımını konuşulan dilden ödünç almak zorunda kalmasındandır. Bundan dolayıdır ki parmaklarının tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşı çekingen ve saygılı olan yetersiz kimseler, kendi kullandıkları sözcüklerden oluşmuş gibi gördükleri şiiri sıradan "dil" durumunda sayarak, sırf bu görüş açısından bakarak başkaca hazırlıklı olmaya hiç gerek görmeksizin, onu küstahça bir laubalilikle yargılamak hakkını kendilerinde bulurlar. 

    Oysa şair ne bir gerçek habercisi, ne bir güzel ve etkileyici konuşan insan, ne de yasa koyucudur. Şairin dili, "düzyazı" (nesir) gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere var olmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın ortalama bir dildir. "Düzyazı"da biçemin (üslup) oluşması için zorunlu olan öğelerden hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile düzyazı, bu bakımdan birbiriyle yakınlığı ve ilgisi olmayan, ayrı düzenlere bağlı, ayrı alanlarda, ayrı boyutlar ve biçimler üzerinde yükselen, ayrı iki yapıdır. Düzyazının doğurucusu akıl ve mantık; şiirin ise algılama alanları dışında gizlerin ve bilinmezlerin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları, zaman zaman duyuşlarımızın ufuklarına yansıyan kutsal ve adsız kaynaktır.
     Şiirin durumları ve hareketlerim öykünmeye özenen bir düzyazının sahteliğine, ancak düzyazıdaki anlaşılırlık ve düzgünlüğünü ödünç alan gölgesiz bir şiirin acıklı çıplaklığı erişebilir. Denilebilir ki "şiir" düzyazıya çevrilemeyen nazımdır.      Birkaç ay önce "öz şiir" hakkında, ünlü bir eleştirmenle tartışması, bütün uygar düşün dünyasını ilgilendiren Rahip Brémond'un dediği gibi yargılama, mantık, güzel ve etkileyici anlatım, anlatım düzgünlüğü, çözümleme, benzetme, eğretileme (istiare) ve bütün bunlara benzer özellikler, şafak aydınlığı gibi her dokunduğuna gül pembeliğini veren şiirin büyüleyici etkisiyle nitelik değiştirip başka bir biçime girmedikçe, öğeleri arasına girdikleri "tümce", sıradan düzyazıdan başka bir şey değildir. Dahası, manzumede elektrik akımı türünden olan şiir akımı bir an kesildi mi, bütün bu öğeler, derhal kendi öz çirkinliklerinin içine düşerler. Şiir bir öykü değil, sessiz bir şarkıdır.

Sırr-ı men ez nâle-i men dür nîst
Lîk çeşm ü gûşra an nur nîst *

     *(Benin gizim-sırrım-iniltimden ya da çığlığımdan uzak değildir. Neyleyimki onların gözünde kulağında ışık yok.) Mevlana

     "Anlam" araştırmak için şiiri deşmek, şakıması yaz gecelerinin yıldızlarını ürperten zavallı bir kuşu, eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o büyüleyici sesin yerini doldurabilir mi?
      Şiirde her şeyden önce önemi olan, sözcüğün anlamı değil, tümcedeki söyleniş değeridir. Şirin ereği, her sözcüğün tümcedeki yerini, diğer sözcüklerle olacak ilişki ve çarpışmalardan ve gizemli (esrarengiz) kaynaşmalardan ortaya çıkan tatlı, gizli, yumuşak ya da sert sese göre belirlemek ve türlü türlü sözcük uyumlarını dizenin genel gidişine uydurarak, dalgalı ve akıcı; karanlık ya da ışıklı, ağır ya da hızlı duygulara, sözcüklerin anlamı üstünde, dizenin müzikli dalgalanmalarından sınırsız ve etkileyici bir anlatım bulmaktır.
      Sözcük değişmeleri ve uyum kaygıları arasında "anlam" karanlıklaşırsa, "ruh" uyumun lezzetiyle onun yerini doldurur. Doğrusunu söylemek gerekirse, "anlam" uyumun yaptığı telkinlerden başka nedir? Şiirde "konu" şair için ancak şiir söylemek ve hayal kurmak için bir nedendir. Sıkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir porselen kavanoz gibi, anlam şiirin yaprakları içinde gizlenerek her göze görünmez ve yalnız halay ve sözcük öbeklerini, vızıltılı arılar gibi, dışında ve çevresinde uçuşturur. Porselen kavanozu görmeyen okuyucuya bu akıllara durgunluk veren arıların kanat müziğini işittirmekle zevk alır. Çünkü kırmızı çiçekli kara defne ormanının bütün gizi bu gümüş kanatların sesindedir.

     Bu tanımın dışında hiçbir şiir yoktur. Böyle olmadığı ileri sürülebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona "şiir" diyenler şiirin ancak yabancılarıdır.

      Şiirin bir ortak dil olmasını isteyenlerin boş hayallerinin gerçekleşebilme-sini dilemekle birlikte, şimdiye değin hiçbir büyük şairin sınırlı bir insan topluluğu dışında anlaşılmış olduğunun ileri sürülemeyeceği kanısındayız. Ha-mit'in binlerce hayranı içinden, onu okumuş olanlar yüzde on bile değilken, anlayanlar, bu yüzde onun binde biri oranında bile değildir. "Ün", anlayan güçlü iki üç ruhtan taşan heyecan akımlarının zayıf ruhları arkasında sürükleyip almasıyla sağlanmış olur. Başka türlü ün, soylu ve onurlu bir ruh için utanç vericidir.
      Abartmadan denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, yalnızca aşağı düzeydeki şairlerin işidir. Büyük şiirlerin kapıları, tunç kanatlı sağlam kent kapıları gibi, sımsıkı kapalıdır, her el o kanatlan itemez ve o kapılar bazen yüzyıllarca insanlara kapalı durur. Son yıllarda bir tarihçimizin* kolları Nedim'i kalın kafalılığa karşı saklayan kalenin kapı kanatlarını araladıktan sonradır ki, cüceler o şiirin bahçelerine girebildiler. Fakat bu girenlerden birçoğunun anlayışı, çini duvar üzerinde kirli el izleri gibi, ancak Nedim'i kirletmiştir. Her şiirin, ruh düzeylerine göre çeşitli derecelerde anlamlan oluğuna bundan daha yeterli bir kanıt aramaya gerek var mı?
      Şairin "anlamlı" olmaktan önce daha nice kaygıları vardır ki onlara oranla anlam ve açıklık, şiirin ancak yeterli olmayana göre kurulmuş dıştaki bir yüzünü ve duvarını oluşturur. Herhangi cinsten bir sanat yapıtı karşısında "Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor! Benzemiyor!" yollu sorular sıralayan ve ona göre görüş bildiren kişi, sanatçının kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve ilişki kurmaktan dikkatle kaçınacağı, ruh dünyasına kapılanıp kalan, iğrenç bir asalaktır. Sanat yapıtlarında, kendi kalın kafalılığına bir besin bulamayan ve yeryüzünün her yanında en çok yaygın olan bu asalak, her dönemde ve her ülkede sanatçının candan düşmanı olmuştur. Yaşamda sanatçı, onun yüzünden, kimi kez alçak bir dalkavuk, kimi kez masum bir kurban olur. Bu dağınık sanat asalaklarının yanında, sanat kavramım daha anlaşılmaz bir duruma sokan bir de sanat memuru vardır ki bunun edebiyattaki örneği "edebiyat öğretmeni" dir. İlk bakışta unvanı ve sıfatı güven verici olan bu adamın, gerçekte "edebiyat dersi" kadar boş olduğunun düşünülmemesi şaşılacak bir şeydir. Edebiyat öğretmeni hava satan, ay ışığı üreten efsane tüccarları gibi güzellik duygusunu ve algılamasını bir orta öğretim programına bağlı kalarak öğrencilerine öğreten, şimdiki yanlış eğitim yönteminin yarattığı ve bulduğu gereksiz bir eğitimcidir. Ne şair şiiri, ne de sanatçı sanatı yorumlayamaz ve açıklayamaz. Onun için hiçbir ülkede edebiyat öğretmeni -az bulunan örnekler dışında- ne bir şair, ne bir düzyazı yazarı ve ne de başka bir biçimde sanatla ilişkisi olan insandır. Çoğunlukla okuma, yazım ve dilbilgisi öğretmenliğinden gelen bu kimsenin gözünde şiir, sorulu-yanıtlı bir okuma malzemesinden fazla bir değeri olmadığından, düzyazıya çevrilmeye ve dilbilgisi alıştırmalarına elverişli olmayan her şiir, genç zekâlar için bir tehlike ve bir kötü örnektir. Anlaşılmak koşuluyla, edebiyat öğretmeni için usta ile yeni başlayanın yapıtları, bir dilin övünülecek yapıtları arasında yer alan aynı ayarda güzel yazılardır. Bir kara gözün bakışı ve bir taze ağzın gülüşü gibi, açıklanmaksızın, kendiliğinden anlaşılan şiiri duymak için en ilkel sinirsel donatımdan yoksun olan öğretmen, şiiri yazım, dilbilgisi sorunu olarak anlatamadığı gün kürsüde söyleyeceği artık bir tek söz kalmamıştır.

     Bununla birlikte bir dakika için şiirde "açıklığın" gerekliliği kabul edilse bile önce açıklığın ne demek olduğunu anlamak gerekir. Hangi tür zekânın anlayışı açıklık için ölçü olarak alınmalı? Birisine göre açık olan bir şiirin başka birisine de öyle görünmesi hiç de gerekmez. Zekâlar vardır ki evrenin ortasına atılmış sönük aynalardır. Bunların anlamadığı yalnız şu ya da bu şiir değildir; bilinmezlerden oluşmuş sıkı ormanlar bunların zekâlarını ve ruhlarını her yandan çevirir. Geceler içinde yanan bir ateş gibi, tepede durana belli olan anlamın, uçurumdakine görünmemesi kadar zorunlu ne olabilir? Şair, genel dilden çıkarılmış sözcüklerin yeni anlamlarla zenginleşmiş, her harfi yeni uyumlarla çınlayan, gidişi ve söylenişi başka bir ölçeğe göre düzenlenmiş, güzellik, renk ve hayal ile dolu kişisel bir dil oluşturduğu andan başlayarak yapıtının açıklığı okura göre değişmeye başlar. Çünkü açıklık yapıta özgü olduğu kadar, okuyucunun da zekâ ve ruhu ile ilgili bir konudur. Her yerde olduğu gibi bizde de günlük gazetelerin tembel alıştırdığı okur, şiirde kolay bir zevk bulamaz. Oysa şiir anlaşılmak için ruh ve zekâ yeteneğinden başka çetin bir hazırlanma ve hattâ ışık, hava ve zaman koşulları gibi güç birtakım dış etkenlerin de yardımını ister. Şiirler vardır ki sular gibi akşamla renklenir, ağaçlar gibi ay ışığı ile gölgelenir. Güneş ışığında ise bu aynı şiirler, teneffüs edilmez, bir buhar olur. Uzaktan gelen bir çoban kavalını ya da bir bahçıvan şarkısını dinleyerek ağlamak istediğimiz yaz gecelerindeki ruhumuz, öğlelerin sıcağında taşıdığımız o ağır ve baygın ruhun eşi midir? En güzel şiirler, anlamlarını okuyucunun ruhundan alan şiirlerdir.      Şiirde kimi bölümlerin kuşkulu ve belirsiz kalması bir yanılgı ve bir eksiklik olmak şöyle dursun, tam tersine şiirin güzelliği bakımından çok gereklidir. Biçemde körletici bir açıklık, İngiliz estetikçisi Ruskin'in dediği gibi hayal gücüne yapacak hiçbir şey bırakmaz, o zaman sanatçı en değerli "mütte-fik"i olan okuyucunun ruhundan gelecek yardımı yitirmiş olur. Sanat yapıtının en büyük ereği, hayal gücünü kendine bağlamaktır. Bunu başaramayan yapıtın öbür bütün artam (meziyet) ve erdemleri, onu bir sanat yapıtı olmamaktan kurtaramaz.

     Konu, gece içinde güller gibi, tümcenin uyumu karanlığında ve güzel kokular saçan heyecanı içinde yarı belirli bir biçim olarak, ancak sezilir bir durumda bırakılırsa, hayal gücü onun eksik kalan yerlerini tamamlar ve ona gerçekten bir kere daha heyecanlı bir varlık kazandırır. Kalıntıların, uzaktan gelen seslerin, yarım kalmış resimlerin, kaba yontulmuş heykellerin güzelliği hep bundandır. Hiçbir yüz, hayalde göründüğü kadar gerçekte güzel değildir. İlk kez kapılarından gece girdiğimiz kentlerin gündüz manzarası hayal için en üzüntü verici bir kırılış oluğunu kim denememiştir? Hayal gücü, yarasa kuşu gibi, ancak şiirin yarı karanlığında uçabilir.
      Özetle şiir, peygamberlerin sözleri gibi, çeşitli yorumlara elverişli bir anlam genişliği taşımalı. Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça, her okuyan ona kendi yaşamında anlamını verebilir ve böylece şiir, şairlerle insanlar arasında ortak bir duygulanma dili olmak aşamasına erişebilir. En zengin, en derin, ve en etkileyici şiir herkesin istediği biçimde anlayacağı ve bundan dolayı sonsuz duyarlıkları kapsayabilecek bir genişlikte olandır. Sınırlı ve tek bir anlamın çemberi içinde sıkışıp kalan şiir, sınırı beşeri duygulanmaların mahşerini çeviren o belirsiz ve akıcı şiirin yanında nedir?

Ahmet Haşim
Piyâle (İstanbul - İkdam Matbaası, 1928), 2. Baskı, sayfa 4-13
Günümüz Türkçesine çeviren: Yusuf Çotuksöken

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!