ortalamalar, sinan yeniceli
19/9/2008 · Kategori: ortalamalar_ sinan yeniceli
sinan yeniceli___________ORTALAMALAR
Eylül 2008 -I-
Varlık dergisini bu sayısından dolayı alkışlamak gerekiyor. Yahya Kemal ekseninde tek bir şiiri söz konusu etmişler. Yücel Kayıran, Doğan Hızlan, Beşir Ayvazoğlu, Ataol Behramoğlu, Oğuz Demiralp, Şavkar Altınel, Adil İzci ve İrfan Yıldız’dan Yahya Kemal’in Atik-Valde’den İnen Sokakta” şiiri ile ilgili değerlendirme yapmalarını istemişler. Şahane!..Keşke, misal Turgut Uyar’ın Göç, İsmet Özel’in Dişlerimiz Arasındaki Ceset, Ece Ayhan’ın Mor Külhani, Edip Cansever’den Manastırlı Hilmi Bey’e Birinci Mektup ve daha pek çok sevdiğimiz şiire de böyle bir şey yapsanız. Devamını diliyorum.
Varlık Dergisinin bu sayısını değerlendirmeye çalışayım.
Önce bir uyarı. Herhangi bir dergiye de yakışmıyor ya Varlık gibi Kitap-lık gibi dergilerde hiç hoş durmuyor, Şiirleri sayfa kenarlarına sıkıştırmayın. Her şiir için bir sayfayı feda edin. Unutulmasın ki bir edebiyat en çok şiirle yürür. Bütün o yazılar, eleştiriler, hatıratlar; hatta bütün o öyküler ve romanlar şiirin yüzü suyu hürmetine yazılmaktadır. Siz bakmayın şiir kitaplarının basılmamasına, okunmamasına. Hesap kesilirken daima şiir üzerinden kesilir edebiyat söz konusu olduğunda.
Dergideki şiirleri değerlendireyim öncelikle. Şiiri olanlar tanıdık isimler elbette: Veysel Çolak, küçük İskender, Halim Yazıcı, Metin Güven, Celal Soycan, Nurullah Can, Sadık Yaşar, İbrahim Oluklu.
Sırasıyla gidersek; Veysel Çolak, şiirini hiç ilerletemedi ne yazık ki… Hatta “yenibütün” döneminde yazdıkları daha iyi şiirlerdi. Nefessiz, sıkışık, sıradan ve en önemlisi çok az çalışılmış geliyor bana şiirleri. Var elbet bazı dizeler, ki o kadar da olsun, ama neden hâlâ bir Veysel Çolak şiiri oluşmadı ki…Bu orta karar şiirleri bırakıp, kendini sıfırlayıp yeni, taze, meraklı bir öğrenci gibi yeniden inşaya girişse iyi olmaz mı?
“Yalan mı yalan bir aşkın bungun sonrası
geçmişimizde o yıkık günün, gecesi dolgun
bizi kudurtan bu kaçıncı merak, kaçıncı korku”
Öyle olmaz Veysel,”haydut karanlık”lar, “ürperen yaprak”lar, “tutuşan su”lar, “ölümsüz sevinç”ler şıpın işi şairliklerdir. Sen dediğimi düşün gene de… “Yak bütün fotoğrafları!”
küçük İskender, her ne kadar zaman zaman eleştirsem de, hiçbir zaman kötü şiir yayımlamadı. Eleştirilerim de sadece gideceği yere götürmediğini düşündüğümdendir şiirini. Ama muazzam bir yeteneği, dahice bir şiir sezgisi olduğunu herhalde kimse tartışmıyordur artık. İskender’in hangi şiirini okursanız okuyun şiiri üzerine ne kadar çok çalıştığını anlarsınız, “şıpın işi” yazmaz. Hatta “yeraltı şairi” ile bir tür paradoks oluşturacak kadar. Varlıktaki şiiri de şahane. “Yaz / neden hırpalar ki ağustosu” leitmotifini kullanmış. Bu letimotif kullanma işini en iyi yapanlardandır zaten. Öte yandan bu şiirdeki kafiye düşürme başarısı gelenekçileri kıskandıracak kadar güzel. Son dönem şiirlerinde ahenk unsurlarında daha da özenli. Hiçbir zaman reddetmedi kafiyeyi, ölçüyü falan ama son dönem şiirlerinin önemli bir unsuru olarak kullanıyor giderek:
neden hırpalar ki ağustosu
henüz tenleri tütmemiş oğlan çocukları
ağızları nar güzel, gözleri portakal sarı
sahilde
şimdi sahile vurmuş yavru hamsi
gülüşmeleri, hepsi
benden birer ikindi tozu”
Kafiyesi düşünülmemiş tek satır yok örneğin, ama sizi kafiyeli “o” şiirlerde rahatsız eden şey de yok. Şiirin diğer bölümlerinde de bu kafiye işine dikkat edin lütfen. Güne, zamana, mevsimlere alkış, mevsimlere kargış, pek çok şairin bir yerlerde ille uğradığı bir mesele vesselam. Hatırlarsın mehmet, sen de yazmıştın iyisinden.
“ aslında hiç alışmak istemediğimiz bir sebep
gibi suçuyla, cezasıyla üstümüze kalacak güz”
zaman insan ilişkisinde kabullenişin kaçınılmazlığı duvara sürtünerek giriyor odaya. Yoklamasını alıyor dağılmışlığın. “Ne dinlesek bize caz artık” dizesi bize hep kullandığımız bir sözü mü anımsatıyor ne, ama neden bu kadar yeni? Az ilerideki “iki satır yürü / sus iki satır iki satır ağlama” dizesinde ve daha da ilerideki “eylül herkeste böyle erken sönen gül ‘iken” dizesinde de aynı şeyi hissediyorum: bunlar çalışılan teknikler, çalışıyor ve kendisi buluyor… sonra bulduğu bu yeni imkanını geliştiriyor, pek çok şiirinde rastlıyoruz. (bendeki çağrışımları caz/az, sus iki satır/ iki dakka delikanlı ol, gül/diken)
Şiirde tam oturmamışlığına inandığım tek dize var: “ayrılık vakitlerinde sardunyalar sulanmaz” onu da kendi anlayamamış olma ihtimalime veriyorum. Belki başka zaman anlarım….
“ biten sonsuz mevsim
resim niyetine çerçevelerken uyumsuzluğu,
ağır, darmadağın istirahatlere çekilir
ağlar ve aşklar,
içimizde yana yana kurur vedanın acı tuzu”
mesela bu bölüm, yeniden okuyorum. Kadeh yarılanıyor. Sarsıcı olma telaşından uzaklaşıp dinginliğe çalışıyor olabilir mi İskender? Ne büyük bir imkan olur bu ona da bize de. Böylece şurda burda söylediğim, sonra da söylediğimden pişman olduğum “derinleşemedi” eleştirilerim, şiir tanrılarının sopası yok a , bir iftira olarak kalmaz mı bana…Velhasıl İskender her zamanki İskender, o orada yazıp duruyorken, yani çalışıyorken, şaşırtıyorken diyorum, bazıları hâlâ neden yazıp duruyor anlayamıyor insan.
Halim Yazıcı’nın şiiri “çocukluk” şiiri. Çocukluk elbette en büyük hayatımızdır. Oraya dönüp bakabilen şairin iyi şeyler çıkaracağına inanmışımdır her zaman. Fakat Halim’in şiiri hem biraz okunaksız, yani sesi eksik, kakafonik hem de çocukluk anılarının anı olarak yazıldığında şiir olamayacaklarının iyi bir örneği.
“hamurdan tutkallar
kuyruğuna jilet bağlar
çimenlere basar
uçurumlara salardık”
Bende şöyle bir intiba bıraktı: Kurşunkalemle çocukluk anılarını yazmış, sonra da silgiyle bazı yerlerini silmiş. Kötü teknik.
Metin Güven’in şiiri de şiirden uzak bir yerde güneşleniyor. Kötü değil aslında metin olarak, şiirden uzak ama. Zorlama bilgelik kokusu sinmiş şiirleri sevmiyorum. Bilgelik yalınlık ve basitlik olarak dönmeli şiire, parmağı ile göstermemeli (bakınız Ahmet Güntan, Parçalı Ham 21, Asma Kayıtları.). Hayatı anlatmak istiyorsa bilgelik, hayatı anlatmamalı önemsiz şeylerden söz etmeli, nesneyi anlatmak istiyorsa, anları, duyguları eşelemeli…
Celal Soycan’ın şiiri de yine yaygınlaşma eğilimi taşıyan bir tür şiir. Şiir, özü itibari ile elbette. Ama şu hep söylediğim imgeye boğulmuş, artık desem olur kıvamında, neyi neden söylediği belli olmayan şiirlerden. Bu tür şiirler “kötü” diyeceğim ama buradaki “kötü”lüğün biraz da şu meşhur görecelilik içinde alınması gerek. Bazen “görecelilik” hesabına bile girmeyen kötü şiirler var elbette, biliyoruz artık. Celal Soycan’ın şiirinde hani hangi dizeler beni haksız çıkarır diye bir yer arıyorum ve buluyorum. Bakalım haksız çıkacak mıyım:
“nesnelerin sildiği boşluğuna bakarken dünyanın
bilici sayıldığımız kayıtlıdır katl defterinde”
Nurullah Can’ın şiiri naif, duygusal bir aşk şiiri. Yani okumaya en az katlanabildiğim şiirlerden.
Sadık Yaşar’ın şiiri ilginç bir temaya ve konuya sahip, en azından ben öyle anladım. Sokaklara ve sokaklarda kalanlardan, yani bir sürü pis şeyden insan hikayeleri, acılıklar, acıtılmışlıklar çıkarmış:
“baktınız mı kaldırımlara kara lekeler yağmış”
diye başlıyor, sonra izlere geçiyor.
“ağlama lekelerini saydım kararmış taşta
gülüp oynarken, çürüyen, varmış hayret bir yarası”
Özgün bir durum görüyorum bu şiirde, bir bakış, anlama anlamlandırma çabası. İyi şiirler okunabilecek bir şair sanırım Sadık Yaşar.
Ve İbrahim Oluklu son şiirin sahibi. Garip şiiri kıvamında bir şiir, yine de şiir.
Hesap: Varlık, Yahya Kemal dosyası ve İskender'in şiiryle bu ay iyi bir dergi.
1)Varlık şiirlerini değerlendirdim yalnızca. Kitap-lık ile ilgili ayrıca yazabilmeyi umuyorum.
2) Yazıyı yazdığımda Varlık'ı tam okumamıştım. Haydar Ergülen'in yazısını da daha sonra okudum ve Varlık'ın iyi sayı "hesap"ında bir çizik de onun için atabiliriz.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
ortalamalar, ağustos 2008
17/8/2008 · Kategori: ortalamalar_ sinan yeniceli
sinan yeniceli___________ORTALAMALAR
Ağustos 2008 -II-
Akatalpa dergisi’nin kapağında iyi bir şiir karşılıyor bizi, Hulki Aktunç’un.
Gerçekten ince, yalın güzel bir şiir. Sina Akyol’un şiirlerini andırıyor. İç sayfalarda bir şiir daha var, “çok güzel”. Abdurrahman Şenel’in. “Çıplak Nehirler Sağır Evler” adlı şiirinde Abdurrahman hep bildiğimiz modern şiirler gibi başlamış, taklit bilgelikler, seyrek imgeler falan. Ama şiir ilerlerken ilerlerken birden bir dize geliyor ve şiirin bütün mecrasını değiştiriyor: “bir zamanlar babamla gelirdik ölü gömmelere” ve üç beş dize sonra bir mermi daha zamana ve baba oğula, incir ağacına asılmış gibiyiz artık: “baba cenazesinde affedilmek ümidiyle/ atılan toprak duru mu? Aynı yerinde sessiz ve mahcup” Birayı açıyorum hemen, bir daha okuyorum. İçimi bir sıkıntı basıyor, yakaladığı damarın hakkını vermemiş gibi. Ama gene de önemli. Aklımızda kalsın.
Tamer Gülbek’in, Veysel Çolak’ın, Hilmi Haşal’ın, Özlem Tezcan Dertsiz’in şiirleri vasatı besleyen türden. Eminim ki, sözgelimi Veysel, bu şiirlerden otursa günde 20 tane yazar. Çıtayı aşağıya indirmiyor bu şiirler – o çıta ki zaten aşağıdadır- de sadece bir şeyi çoğaltıyor. Hep olan bir şeyi.
Eni konu kötü diyebileceğimiz şiirler yok aslında Akatalpa’da. En kötüleri vastaı besleyen türden, birkaçı biraz daha altta, birkaçı biraz daha üstte falan. Mehmet Sarsmaz’dan önceki yazımda söz etmiştim.
Ve bir olay daha: Can Sever adlı (şaka gibi bir adı ve soyadı olan) bir gençten de bir şiir var. Rüyakar adında. Boğaziçi üniversitesinde okuyan bu genç arkadaşımızın bu şiiri bir başka daha dergide daha yayınlandı bu ay! Breh breh kabiliyete bak. Aynı şiiri iki dergide birden yayımlanıyor. Kardeşimiz ne çok sevinmiştir kim bilir. Bir zamanlar bir şiirimiz yayımlanıncaya kadar göbeğimiz de sabır taşları da çatlardı. Gelişen teknolojiler ve internet zaten yayımlama olanaklarını iyice artırdı. Öte yandan genç şairler şiirlerini dergilerde biraz daha kolay yayımlatabiliyorlar. Bu ikincisindeki pay dergici arkadaşlarımızın artık isimlere, cisimlere değil de şiirlere gereken önemi verdiğini gösteriyor neresinden bakarsanız. Kurumlaşmış, kurumlaşmamış hemen hemen tüm dergilerde böyle bu. Ama genç arkadaşların da bu imkanları gerekli şekilde ve belli bir ahlaka bağlı olarak kullanmaları gerek. Bir kere bir şiir birkaç dergiye aynı anda gönderilmez. Şiirinizi tek bir dergiye göndermelisiniz ve biraz da sabırla beklemelisiniz. Aradan bir iki ay geçtikten sonra dergiye şiirinizin akibetini sorabilir ve eğer söz konusu dergide yayınlanmayacaksa başka yerlere de göndermek istediğinizi usturuplu bir şekilde belirtebilirsiniz. İki dergide yayımlanmış olmasına bakarak fazla sevinmesin gene de Can Sever, şiiri öyle aman aman olmadığı gibi neden yazdığı da belli değil. Doğrusu şiirlerinin üstüne yazdığı ve kısaca kendisinden bahsettiği yazıdaki mütevazı ton ve samimi hal etkili olmuştur şiirin yayımlanmasında. Heveslendirmek adına biraz yani. Ama bunu bir daha yapmasın. Sevgiler kendisine.
Akatlpa’daki yazılara gelince Cihan Oğuz’un yazısından kısaca söz etmiştim. Pazar yazısı hafifliğinde güzel bir yazı gerçekten. Ramis Dara’nın yazısı belli ki birilerine gönderme. Kızgınlıkla yazılmış bu nedenle söylediklerinin ne anlama geleceğini hesap etmemiş bir yazı intibaı bıraktı bende.
Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!
ortalamalar
14/8/2008 · Kategori: ortalamalar_ sinan yeniceli
Bu ayki dergilerden bahsedelim yine. Türk şiirinin ortalamasını çıkaracağız yaJ
Efendim bu ay, Dergâh, Sincan İstasyonu, Varlık, Bireylikler, Karayazı ve Akatalpa’yı aldım. Bakalım neler oluyor edebiyatımızda diye.
Önce Cihan Oğuz’dan bahsedeyim biraz. Kendisi daha önceden özellikle bir olaydan dolayı aklımda yer etmiş idi. Hüseyin Alemdar’ın Orhan Murat Arıburnu ödülüne aday gösterilip son beş arasına kalmışken ödülü reddetmişti. Bununla ilgili bir yazısını okumuştum, ödülü neden reddettiğine ve ödüle bakışına dair. Gerçekten oturaklı bir bakışı var Cihan Oğuz’un. Şöyle diyordu: “Kapıma, diyelim ki aynı anda, borçlardan dolayı bir haciz memuru ile cebinde 1 milyon 300 bin dolarlık (1 trilyon 760 milyar TL) çekle Nobel Edebiyat Komitesi’nden bir jüri üyesi gelse, içeriye sadece haciz memurunu alırım. Hiç abartmıyorum, benim ahlâk anlayışımın özeti budur.”. İşte efendim bu cihan Oğuz’un, Sincan İstasyon’unda “Şair ve Şiirsel İhanet” başlıklı bir yazısı var. Akatalpa’da da “Şair Kimleri Kıskanır” başlıklı başka bir yazısı var. İkisi de kıymetli yazılar, anlaşılan o ki Cihan kardeşim de bendeniz gibi şair’in peşine düşmüş, neden, nasıl, nereye kadar, kim vs. sorularla konuyu didikliyor. Ve ilginçtir benim geçen ayki yazımda Lale Müldür’e yönelik söylediğim şeylerin benzerini söylüyor. Ben dergilerde her ay gördüğümüz pek çok ismi kast ederek demiştim ki: “…anlatacak bir şeyleri yok, herhangi bir konuda derinliğine bir şey duyumsadıkları yok, ama gene de her ay bir yerlerde bir şiirleri yazıları çıkmazsa mahvolurlar. Bütün varlık nedenleri, telaşları bu, kendilerine biçtikleri bütün önem bir vehimden ibaret.” Cihan Oğuz da diyor ki Sincan İstasyonu’ndaki yazısında : “Niçin az yazmayalım, rafine dizelerin kime ne zararı var? Her ay bir dergide şiirimiz çıkmasa ölür müyüz?” Cihan Oğuz tabii, nazik adam, benim kadar koparmış değil, soru kipinden ve düşündürme kipinden konuşuyor ve umudunu kesmediği belli. Sevgili Cihan, ben söyleyeyim, evet ölürler. Bir ay hiçbir dergide adına rastlamasa sekte-i kalpten gidecek narin edebiyatçılarımız çoktur hakikaten. Bir anda unutuluyor muyum vehmine gark olurlar. Dergilerde çok görünen isimlerin hepsi böyledir de demeyelim, bazı velut şairlerimiz, yazarlarımız da var elbette. İşte Cihan Oğuz bu meseleyi ele almış. Yazıda, şairin şiire ne kadar ara verebileceğinden, bir şairin ortalama şiir yazma sıklığının ne olabileceğine pek çok konuyu didiklemiş Oğuz. Getirdiği ölçü şu: “..-çok yoğun ve nadir dönemler dışında- bir şairin ayda en çok tek şiir yazabileceğine ihtimal veriyorum. Bu da yılda on iki şiir eder ki, fevkalade bereketli bir orandır.” diyor. Daha sonra bunun “çok müsamahakâr” bir ölçü olduğunu da ekliyor ki ben söylediklerine katılıyorum. Yazı okunacak, keyifli bir yazı ama ne yalan söyleyeyim alttan alta bir eksiklik de kendini duyuruyor. Şairi ele alışında bir yüzeysellik, naiflik; bir Doğan Hızlan’lık, bir Emin Özdemir’lik var. Daha sert ve derinlikli olunursa mesafe kat edilebileceğine kanîyim.
Cihan Oğuz, Akatalpa’daki “Şair Kimleri Kıskanır” başlıklı yazısı daha öznel bir yazı. Şairlerin okumadıklarından, dolayısıyla şairlerin başka şairleri kıskanacağı gibi bir iddianın palavra oluşundan bahsettikten sonra kendi dünyasında kimleri/neleri kıskandığından söz etmiş, tatlı tatlı okunacak bir “pazar yazısı” kıvamında. Bu arada yazıları, şiirleri ve ödüle karşı çıkışının manifestosu kendi sitesinden okunabilir.
Cihan Oğuz’a böylece kocaman bir parantez açtıktan sonra, dergileri genel değerlendirmeye geçelim, özellikle şiir üzerinden.
Sincan İstasyonu ile başlayalım. Bekir Doğanay’ın şairlerin ikiyüzlülüklerini ve yalancılıklarına değiniverdiği yazısı güzel. Teorik falan olmaktan çok şairlerin doğrudan tanık olunmuş ikiyüzlülükleri ile kulağa çalınanlardan oluşuyor, anekdotlar yani. Abdülkadir Budak’ın yazısı, işte öylesine bir yazı. Ama bir yazı var ki Sincan İstasyonu dergisinin benim için bittiği yerdir.
Emre Fidel'in – ki bu isme de bir yerlerde rastladım daha evvel, ismin akılda kalıcı oluşundan herhal hatırlıyorum, yoksa okumadım herhangi bir şeyini- dergide “Tutunamayalar” başlıklı bir yazısı var. Yahu ne diyeyim ben size? Üzerine, Tutunamayanlar kadar yazılan roman herhalde yoktur edebiyatımızda. E be kardeşim, romanı okumuşsun, umuyorum, üzerine yazılan hiç mi bir şey okumadın? Öte yandan bir roman üzerine yazılan herhangi bir yazıyı da mı okumadın. Bırakalım eleştiriyi, değini diyelim senin yazına; insan bir değini yazarken bile o yazının yazılmasının gerekli olduğunu hissetmek istemez mi? Üç dört paragraflık bir yazı yazmışsın, en küçük bir özgünlük, bir farklı bakış, bir çözümleme falan da olmaz mı yahu? Zaten böyle olunca kuşkuya düştüm, romanı da okumamış olabilir zannımca. Öğrenciler kitap okuma ödevi verildiğinde internetten özetini buluyorlar ya Emre de özetini şeyttirevermiş galiba. Saçma sapan bir üslup, karakol tutanağını düzenleyen polisin dili gibi bir dil. Bakın yemin ediyorum, Tutunamayanlar romanını okumadığı halde Berna Moran’ın Tutunamayanlar hakkındaki yazısını okuyan biri kitap hakkında daha derli toplu bir şeyler yazabilir. Hele üstüne, neydi adı, Tatjana Sypel gibi bir şeydi, onun kitabını da okuduysa bayağı döktürebilir. Dergiyi de bitirdi dediğim de şu: Hadi Emre yazdı, durumu anladı diyelim artık; yani edebiyatçı, şair, denemeci falan sayılmak için özel bir çabaya falan gerek yok meselesini kaptı diyelim. Yahu Sincan İstasyonu gibi bir güzel, bir fiyakalı isim bulmuşsun Abdülkadir Budak. Bizi de iyi kötü sevindirmişsin, işte bir şair taşradan gür sesli sağlam bir dergi çıkarıyor diye heveslenmişiz. İnsan bu imkânı böyle mi harcar, bu kadar mı ucuz yahu. Çıkartma anasını satiim iki ay dergiyi. De ki elimize gelen yazılar, şiirler bizde iyi bir sayı olabilir intibaı bırakmadığı için dergiyi bu ay çıkarmıyoruz. Hatta senin elin kolun uzundur, böylece haber et İstanbul şuarasına. Daha yakışıklı olmaz mı idi?
Şimdi ben iyi bir şair, iyi bir eleştirmen olsam Sincan İstasyon’una gönderir miyim yazı? Allah vere öyle iddialarım yok, olsa bir de bunu düşün artık. Bu dergiye yazı verilir mi, verilmez mi falan.
Yazılarda bir numara yok yani Sincan İstasyonu’nda. Şiirler gelince onlar da vasat. Metin Demirtaş, “Unutulmuş Üç Şiir İçin Bir Alt Yazı” demiş yazmış. İşte bir tarihte yazdığı ama yitirdiği üç şiiri bulmuş bir şekilde, yazıda hikâyelerini de anlatıyor. Kendisi için kuşkusuz önemlidir, belki onu çok yakından takip eden okur için de belli bir önem sahiptir ama her biri neredeyse 50 yıl önce yazılmış bu şiirleri yayınlamasak kıyamet mi kopar! Bokunda boncuk bulmanın ne alemi var? (Şimdi argo ya da hakaretengiz sanılmasın bu ifadeler,deyimdir kendisi, pek de güzel oturur yerinde) Şairlerin bir bölümü kendilerinde hakikaten bir hikmet, kitap inmiş bir peygamber görüyorlar diye düşünüyorum. Sanıyorlar ki, yazdıkları, çiziktirdikleri her şeyin, okuyucu peşine düşüyor, düşecek. Metin Demirtaş, has söz erbabı ise bu şiirleri fellik fellik kaçırması gerekmez mi insanlardan? Enterasan.
Osman Serhat, Orhan Göksel, Sezgin Öndersever, Ünsal Çankaya, Volkan Odabaş, Aşkın Güngör, Hilmi Haşal, Yılmaz Arslan ve Hayati Baki diğer şiiri olanlar. Şiirlerin çoğu vasat (bu arada vasat o kadar da kötü bir şey değildir, bir dergi en azından vasatı beslemeli).
Meselâ, şöyle birkaç dize Sezgin Öndersever’in şiirinden:
“küçüktün daha hatırla!
dudaklarında ilk ben yaşadım
şimdi kim nasıl öperse öpsün seni
benim tadımı alacak sen sanarak”
Bir kızı öpünce ve ondan ayrılınca böyle mi düşünüyor erkekler artık. Bu ne tür bir benmerkezci dünya algılayışıdır. Aşk, şiir artık bu duygulardan mı besleniyor? Doğrusu hakikaten çok garipsedim bu dizeleri. Şiirdeki anlatıcı çocuk, narsist mi desem, hedonist mi, tuhaf biraz vesselam. Ünsal Çankaya’nın şiiri sıcak bir şiir. Köy enstitülü yazarların dönemindeki gibi bir dil var. Çocukluk, köy, kınalı kuzu, kumru falan..Bilmem ki buradan yeni bir evrilme mümkün olur mu? Diğerleri de işte dediğim gibi vasat şiirler. Velhasıl Sincan İstasyonu’nun işi zor.
Yazının başında 4-5 dergi saydım ama hepsine bu yazıda değinemeyeceğim. Diğerleri için de ayrı yazılar yazarım belki.
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
ortalamalar- temmuz 2008 dergileri-
15/7/2008 · Kategori: ortalamalar_ sinan yeniceli
Bu ayki dergilerden Birikim, Kitap-lık ve Özgür Edebiyat'ı aldım. Değişen bir şey yok Türk edebiyatında. Fakat Birikim'in bu sayısı çok değerli. Bir arkadaşımın ısrarı ile özellikle Dilaver Demirağ'ın yazısı üzerinde durdum. Son derece ilginç ve yeni yaklaşımlar içeren bir yazı. Özellikle anarşizmle ve Doğu-batı meseleleri ile ilgilenenlerin kaçırmaması gereken bir yazı. Belki bir ara değiniriz.
Bugünlük diğer iki dergiye değineyim biraz. Kitap-lık'a bakınca doğrusu içim acıdı. Enis Batur sonrası oraya çöreklenenlerin ortadaki mirası har vurup harman savurdukları açık. Belli ki ellerindeki imkanı iktidar imkanı sayıyorlar. Oysa o imkanın Türk edebiyatının eli yüzü düzgün, saygın birkaç dergisinden birini hakkıyla yaşatma imkanı olduğunu bilmeliydiler. Ki bu imkan aynı zamanda bir onura tekabül eder. Heyhat, gerçekten yerlerde sürünüyor. Her şey bir tarafa hiç olmazsa biçimsel olarak belli bir kaliteyi tutturmak bu kadar mı zor ki dergi kağıt kalitesinden mizanpajına, sayfa düzeninden görsel malzemeye değin diplere düşmüş durumda. Hele arkanızda YKY varsa bunu anlamak çok güç. Ancak derginin başındaski insanların yeteneksizliği ve boşvermişliği ile açıklanabilir sanıyorum. Kapanması yakın diye hissettim. Umarım yanılırım. Oysa bir zamanlar, gittiğinizde sadece şair olduğunuz için yazı ile uğraştığınız için saygıyı kendiliğinden hak ettiğinizi bilen bir kadirşinaslığın sizi karşılayacağı birkaç dergiden biriydi.
Bu sayıda Mehmet Can Doğan'ın yazısı iyi. Ancak neredeyse istatistiksel olmuş. Araştırma yapıp dokumanter çıkaran cinsten. Kendi tezi yok. Bunları verdin, iyi güzel de bu konuda sen ne düşünüyorsun?
Birkaç iyi şiir de var dergide, iyi lafın gelişi, ortalamayı besleyen tarzdan, büyük şiir değil yani. Ama kötü şiir çok. Birkaç örnek vermek isterim:
" Bir an seni gördüm bakışlarını ve yağmura benzeyen bedenini
Attım hayal gibi yağan yağmura kendimi ve sarıldım bedenine
Seyredenler yazık be bu adam mutlaka kaçırmış aklını dedi
Bağırdım: akıl sizin olsun ama dokunmayın sakın yağan yağmura"
Metin Cengiz
Ne şimdi bu allahınızın aşkına! Liseli şair çocukların ne eksiği var böyle adı sanı olan şairlerden. Dize kuruluşu yok, özen yok, sözcük seçimi rastgele, şiir neden yazılmış belli değil. Ben şiirlere biraz gaddar yaklaşıyorum galiba. Ama bir şiirin ilk birkaç mısraına bakınca ya birkaç defa daha okuyorum ya da gerisini okumuyorum. Çünkü iyi şairin şiirinde ham dize olmaz, olmamamış yer olmaz diye düşünüyorum.
Lale Müldür ile İsmail Akyıldız yazmışlar bir şiir. ( Bir de bu mesele var, birkaç deneme evvelden de görmüştüm, birlikte şiir yazmak. Genelde biri dişi biri erkek gerek. "Biz yaptık oldu" densizliği. Kadın senin adın Lale Müldür, haklı haksız bir ad edinmişsin. Hiç olmazsa o ada saygın olmalı değil mi. Nasıl oldu şimdi, masada oturuyordunuz sen bir şey söyledin sonra İsmail mi yumurtladı. Bu ne pervasızlık!
"İşte yine ıssız, sessiz ve donuk bir gece yarısı
birlikteyiz onunla"
diye başlayan bir saçmalıklar manzumesi...
analatcak bir şeyleri yok, herhangi bir konuda derinliğine bir şey duyumsadıkları yok, ama gene de her ay bir yerlerde bir şiirleri yazıları çıkmazsa mahvolurlar. Bütün varlık nedenleri, telaşları bu, kendilerine biçtikleri bütün önem bir vehimden ibaret.
Bunlar artık profesyonel şiir yazıcısı olmuşlar. Sana iki dakkada öyle şeyler çırpıştırırlar ki şiir sanarsın. Şiir işine bulaşan herkes bir süre sonra "ortalama şiir dili"nin ne menem bir şey olduğunu kavrıyor. Bir kavradı mı da bir daha bırakmıyor zaten. Ordan bir kimlik, bir adamlık elde etme savaşı tüm ömrüne anlam katıyor. Bu da bir vehim elbette. Peki bu ortalama şiir dili nasıl bir şeydir? Şöyledir: "buğulanmış bir camın ötesinden geliyor sesin" gibi bir kalıp üzerine gelişir. Biraz daha ilerleyince "karanlık düşünce avuçlarımdaki ağrılara" kıvamına varılır. Bunu kaptıysanız ve belli bir girişkenliğe sahipseniz bir süre sonra dergilerde şiirlerinizin yayımlanması işten bile değildir. Öte yandan lafı eline alan şair, şair enflasyonundan, yazanların okuyanlardan çok olduğundan dem vurur. E be adam....neyse...
Fazla dağıldık, ne diyordum, Kitaplık'taki şiirler bütün olarak bakıldığında "şiir yazmayı öğrenmiş ama şiirin ne olduğundan haberi olmayan profesyonellerin ya da profesyonelleşme yolunda emin adımlarla ilerleyenlerin şiirleri. Bir de o kadar çok şiir var ki, eski Kitap-lık'ta şiir yayımlatmanın ne zor bir şey olduğunu düşnünce artık epey kolaylaşmış bu iş diye düşünmeden edemedim. Belki eskisi kadar araştıracak, sıkı dosyalar oluşturacak birileri olmadığından şiirlere gün doğmuştur. Ama Özgür Edebiyat'ın şiir seviyesini hakkaten konuşmak lazım. Birkaç da örnek vereceğim artık, bana ne, kızarlarsa kızsınlar:
"Bir sesin tınısında eski bir anıya dalmış gibi
Say ki şimdi ben yitik bir sevdanın burgacındayım
Önemli değil, yeter ki söz yerinde ağır olsun
söylendiği andaki kadar."
Hüseyin Atabaş
Nasıl tam "buğulanmış bir camın ötesinden geliyor sesin" kıvamı değil mi? Hatta sembolik değeri var, kült resmen. Kalıbı değiştiriyorum ve bundan böyle ortalama şiir dilinin alt kategorisi için Hüseyin atabaş'ın ikinci dizesini kullanıyorum. evet budur: "şimdi ben yitik bir sevdanın burgacındayım" Bir şiiri daha var dergide aynı "kıvam"da. Ordan da bir dize alayım: "seni dinledikçe arınıyordum fazlalıklarımdan". Off ülen, fazlalıklarını da atmış ki kesin potaya önde girer, köy yapar ulen bu köy...
Altay Ömer Erdoğan'dan;
" nasıl olsa gün gelecek unutulacaktır ilk bakışın masumluğu da"
Ahmet Özbek'den;
" kasvet odaları/ küfle kaplı koridorlardan/derin dehlizlerden/yıldızlara açılan kapılar" gani gani mana...
allah hepimize sabır versin, aklımıza mukayyet olsun.. yazmaya kalksam her şiirden bir dünya örnek verilebilir.
Ben artık susayım.
Bir bira içeyim, biraz gözlerimi dinlendireyim...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
ORTALAMALAR
3/7/2002 · Kategori: ortalamalar_ sinan yeniceli
_sinan yeniceli________________________________ORTALAMALAR
Nedir kardeşim bu şiirin hali !? Bir tarafta, tekke kurup kendini mürşit ilan edenler, bir tarafta, bokunda boncuk bulanlar...Öte yanda “ sen içerdeyken ben, buzdolabının kapısını her zaman yaptığım gibi ayağımla kapattım” gibi herzelerle malı götürenler... Eskiden beri, güzel sesle şiir okumanın pek de hayırlı bi iş olmadığını düşünmekteyim. Şiire zarar veriyor bu tür etkinlikler (J)
Geçenlerde bi tane daha gördüm bunlardan televizyonda, adam bir şiir kaseti(!) çıkarmış, klip de yapmışlar adet olduğu üzre. Bir gün baktım, bir “sabah şekeri”mizle tatlı tatlı prome ediyor olayını. (J) Neyse, adam diyor ki benim kasetteki şiirlerin hepsi irticalendir. Asla hazırlık yapmam şiir için. İstediğiniz bir konuyu verin, anında şiirini söyleyeyim size (breh breh breh...) Bunun üzerine kızımız, “Kemal Derviş” diyor. Şairimiz başlıyor döktürmeye. “memlekette yangın vardı, geldin sen amerikadan...elbette sen kurtaracaksın bizi bu enflasyon belasından” (bas bas paraları leylaya)
Efendim, daldım gittim, bunlar var işte bir grup, neyse bunlar memleketin ulema takımından belirgin biçimde ayrılmışlar zaten. Muhatap alan yok bunları...Şiir kitaplarının beşyüz ilâ bin adet arasında sattığı ülkede yüzbinlerce satan şiir kasetleri, onbinlerce satan kitapları olmasına rağmen kaale alınmamak, içten içe koyuyordur herhal gariplere. Ama, insan yaşadığına inanmaya başlıyor ya, bunlar da işte şiirin halktan kopuk olması sorununa doğru çözümü getirdiklerini filan düşünüyorlardır. Kendilerine layık görülen bu muameleyi de iş yapmayan iktidarsız muhterislerin kıskançlığı ile açıklıyorlardır. Pirleri Ahmet Selçuk’tur bunların, salya sümük, ağzında sakız var gibi okurdu şiirleri, sonra bas ses tonuyla her okuduklarına şiir kıvamı veren adamlar pıtrak gibi türedi.
Şimdi efendim, bu türden söz erbabına saldırdık maldırdık da şiir olmak için illa kapalı ya da imgesel olmak gerekir’e inandığımız da sanılmasın. Zaten bu türden bir anlayışın şiirde iktidar olması değil mi bu ayrık otlarının ha bire çoğalmasına sebep olan.O halde bu ulema takımına da değinelim biraz. Boğdunuz ulen şiiri. girdap oldu anasını satim. Haberiniz olsun, körler sağırlar birbirini ağırlar’a döndük iyice. Güzelliği de önemi de kendinden menkul bi dolu şiire yer verdiniz yıllar yılı dergahlarınızda. Bakın dergilere, bin satıyor babası. Kıytırık bir şiir sitesinin bile ayda on bin kez tıklandığı bi ülkede reva mı ulen bu. Dergilerdeki şiirlerin neredeyse tamamına yakınına başlıyoruz; ama neredeyse tamamına yakınını sonuna kadar okuyamıyoruz. Şairler okuyorlar mı acaba bu şiirleri hakkaten merak ediyorum. (bi soruşturma da- ama cevaplar harbi olacak- bu duruma şeyttirivereyin. önemli yüz şairimize sorduk: dergilerde yayımlanan şiirleri sonuna kadar okuyor musunuz? (J) aldığımız yanıtlar ilginçti sayın okurlarımız, - ay bana gün doğdu, durun hele- anlaşılan o ki, şairlerimiz okumuyorlardı, sadece henüz şiire samimiyetlerini yitirmemiş üniversite öğrencileri -e bunlar da şair adayı tabi- için çıkıyordu tüm dergiler. bir ibret vesikası olarak bazı yanıtları bu yazının sonunda yayımlıyoruz -ha ha ha-)
şimdi günün şiir beğenisini ve düzeyini, daha bu ilk yazıda okuyucularımız (sonraki yazılarda back-round olur düşüncesiyle (J)) daha iyi görebilsinler diye kimi alıntılarla göstermeye çalışacağım...
“ arkadaşlarının öldüğünü duyunca inanmadı
gözleriyle görmek ve inanmak için oraya gitti
işte, otuz kadar ceset yatıyordu”
(dikkatimi çeken şu ki: son yıllarda şairlerin çok kapalı şiirler yazdığı yollu bir iddia sürekli yinelenir; Oysa yukarıdaki dizeler, görüldüğü gibi son derece açık ve yalın bir dille yazılmış ;ama şiir adına bir sorun var gene de...arayıp durduğumuz şiir yok bunlarda...hatta şimdi alıntılayacağım dizeler sanki beş hececiler döneminde yazılmış gibi geliyor insana...)
“ne günden ne geceden iz kaldı;
sanki deniz mi kaldı bir yerlerde?
tekne gider gitmesine, ama ilerde
sadece sönmüş yıldızlar vardı”
başka biri:
“uyudum kaygu, uyandım kaygu
o yolu yürüdüm. o yolu yürümek kaygu”
(görklü tengri ol giceye şavkını vermek tiledi (J)...allah allah, neden ve niçün “kaygı” değil de “kaygu” buyurmuş bu genç. merak hasıl oldu. ayrıca ödül de vermişler)
şimdi ikisinin aynı kalemden çıktığına inanamadığım iki şiirden iki alıntı, inanamıyorum; çünkü ikisinin dili de bambaşka!! birincisinde ne dediğini ikincisinde niye dediğini anlamadım...(J)
“artık ne mezarına çizdiğimiz
ölümün gölgesi al-Beria’nın
ne de mavi yosunlu Endülüs sarayları
mabetler, kütüphaneler, gravürler
alnında kelebek motifleri yok”
(hı?!..)
“Karanlık diye ölüm mü girdi aramıza
Deniz kızı
etme gel
gel ki yürek deniz yangını”
(ayrıca da gel ki şafaklar tutuşsun...yahu el insaf, liseli talebelerin şiirlerinin ne eksiği var, hangi birikimin ürünü bu dizeler?)
Şimdi gene ilginç bir örnek. Adam ezberlemiş şiir yazmayı yazıyor:
“çoğaldı rüzgarlar kovuğunda ağaçların
tek yeteneğimdi hareket
taşlarım da aktı sularım da
gerekliydi meme gibi bulutları emişim
vasiyetli bir pervaneydi insana ruh
acıyla dönen, bulduklarına ve bulmadıklarına”
Yahu alla’şkına biri artık devrik cümle oluşturmanın şiir olmaya yetmeyeceğini söylesin. Alıntıladığım bu ilk bölümde cümlelerin hepsi devrik. Sadece bununla da kalmıyor, 20 dizelik şiirde son dize hariç hepsi devrik. Şiirin devrik cümle kuruluşu diye algılanması, sanıldığından daha yaygın bir kanıdır. Evet, devrik cümle şiirde düzyazıda olduğundan daha yaygın bir kullanıma sahiptir; ama devrik cümle kullanımının daha lisede öğretilen temel gerekçesi anlatıma renk katması değil midir? Peki, tümü devrik tümcelerden kurulu bir şiir aslında tekdüze değil midir? Nedir ya?
(bu ayki sondajımızı tamamladık..editörlerin dikkatine...teşhir edeceğim hepinizi, şiirleri dikkatli seçin...genelde iyilerden örnek almaya çalıştım; ama malum ortalamayı almak için kötüsü de olacak elbet...sayın enver ercan, şiirleri yalnızca şairlerden alınız.)
görüşmek üzere efendim...
on kaplan gücünde eleştiren mehmet y. doğanın anlamsız ısrarı sonucu alttaki soruşturmayı yapmış bulunuyoruz. (hepsini yayımlamadık. bize kalsa...neyse...aşağıdaki isimleri eleştirmenimiz mehmet y. doğan seçmiştir.) allah sonumuzu hayır etsin.
Soru: dergilerde çıkan şiirleri sonuna kadar okuyor musunuz, ayrıca kusura bakmayın...
seyhan erözçelik: ben okuyunca daha mı iyi yazacaklar
orhan alkaya: dur iki dakka yavrum ya, karizmayı sarsacaksın şimdi
küçük iskender: valla yazmaktan, yaşamaktan vakit kalmıyor, iyi de oluyor
ilhan berk: ben yazıyorum, okusunlar işte...ü
oğuzhan akay: ben sıyırdım kardeşim, bakın dalganıza...
hüseyin alemdar: ben okursam kesin yararı olur
melih cevdet anday: cemal öleli okuyacak bir şey mi yazılıyor
metin üstündağ: kardeşim arada bir yazıyoruz işte, bir de okuyacak mıyız?
sunay akın: şiir okumak dışında her şeyi yapıyorum, her tarafa çağırıyorlar, yakında
stand-up yapacağım şiirsel
fazıl hüsnü: hı?...ver bakayım şu uzakları...
ismet özel: doğrusunu söyleyeyim, okumuyorum, bir de şunu ekleyeyim, zamanım da var
üstelik, arada bir metin eloğlu okuyorum, biraz da asaf halet...kına da vereyim mi?
lale müldür: bana öyle geliyor ki, şiiri iki namaz arasına sıkıştırıyor bu gençler
tuna kiremitçi: okuyorum tabi, ama toz duman
yılmaz odabaşı: kardeşim kitaplarım bir haftada bitiyor sen ne soruyorsun
hilmi yavuz: ekürime bakarım, onarmam lazım, vakit yok.
celal gözütok: fuhuş yazısını okumak,sakatlar ki ırsi
salih bolat: bana rağmen hâlâ yazıyorlar mı, hiç farkında değilim
gülten akın: bu ne terbiyesizlik, ne cüret...
cezmi ersöz: imza günlerinde şiir verenler oluyor, buna da pes yani
ilhami çiçek: kardeşim ben öldüm, daha bundan haberiniz yok, soruyosunuz bi de...
haydar ergülen: benim ne işim var bu soruda
murathan mungan: hayret, ilk kez konu ben değilim
sennur sezer: beni okumuyorlar bunlar, kaldı ki gençler? pe babam...
ahmet erhan: yoruldum hep kendime rastlamaktan
enis batur: kardeşim ne desem sorun oluyor, demeyeceğim artık
sina akyol: kim neye yetişebilir ki yaşamaktan
bejan matur: fotoğrafsız demeç vermiyorum
ece ayhan: ayağa kalkanlar dedik ya kardeşim, bir de tepesine vurduklarım mı
dedirteceksiniz bana
veysel çolak: kardeşim bu soru benim sorum, izin aldın mı benden de soruyosun şuna buna?
akif kurtuluş: okunmak şart değil, önemli olan çocuklara bakmak
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

