West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin! Uzun yola çıkmaya hüküm giydim. Beyazların yöresinde nasibim kalmadı yerlilerin topraklarına karşı suç işledim zorbaların arasında tehlikeli bir nifak uyrukların içinde uygunsuz biriyim
vahşetim beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı kendime dünyada bir acı kök tadı seçtim yakın yerde soluklanacak gölge bana yok uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir? Başım açık, saçlarımı ikiye ortadan ayırdım kimin ülkesinden geçsem şakaklarımda dövmeler beni ele verecek cesur ve onurlu diyecekler halbuki suskun ve kederliyim korsanlardan kaptığım gürlek nara işime yaramıyor rençberlerin o rahat ve oturmuş lehçesinden tiksinirim boynumda bana yargı yükleyenlerin utançlarından yapılma mücevherler sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta askerken kantinden satın aldığım cep aynası bazı geceler çıkarken uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta gibi lükslerim de burada kalacak siparişi yargıcılar tarafından verilmiş bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım burada bitti artık işim, ocağım yok uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Bu vapuru kaçırırsam beni belki de cinnet basar belki kanser olurum bu yıl sınıfta kalırsam
nöbette uyursam eğer kitaplarımı yakarlar etimde şîrpençe çıkar bu kızı alamazsam bu işi bitiremezsem şehirden beni kovarlar izin kâğıdım yanar konuşacak olursam bu senet bankalar kapanmadan ruhumun rengini kapatmayacak olursa ölür kuyuya düşen çocuk çocuğun mercan saati çatlar mutlaka koşup haber vermeliyim yetkili memura bahar geliyor, ilerliyor yeminler alnımı kapıp getirmeliyim denizi karşılamaya kırlangıcın kanadındaki kezzap leylâkta sıkışan buhar için nabzımı bulmalıyım nerede bulacaksam
nabzımı çünkü ben kasadan fiş alarak yağmuru, servileri zor durumda bıraktım benim yongalarımdan yapıldı bu çelenkler ben papatyaları şımartmadım diye oldu Mata Hari'ler casus, Al Capone'lar gangster inmem gerek gözbebeklerimin altına beynimin ortasına büzülmeliyim gevşeyip kımıldayabilirim oradan sonra dum di dum duridum dubida kendi kalbim ve kendi zamanım arasındaki sarkaç püskürtüyor beni dünyaya bırakıyorum zerreciklerime kadar emsin beni Atlantik ve Pasifik ve beş kıta koşmam gerek yetişmem gerek yazgıma tutmam gerek, sormam gerek, bilmem gerek esenlemem, kargışlamam, irkitmem gerek niçin niçin, niçin, niçin kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin?
Ağır ceza reisi duruşmaya girerken safir bir göz yapışıyor kırmızı yakasına kırmızı yakaları var yargıç cübbelerinin Fransız ihtilâlinden kalma.
Burslu okuduğu yıllardan kalma ceza reisinin garip bir tarafı var kaşlarını çatınca bir çocukluk dolduruyor yüzünü ürkünç bir uğursuzluk gülümsediği sıra. Garip bir tarafı var valinin makam arabasına binerken her seferinde bakır bir dudak karışıyor kırmızı saçlarına saçlarını parmaklarıyla taradığı zamanlar bu dudak öpüyor onu hain bir yumuşaklıkla. Safir göz görünmüyor yargıca kendini valiye vermiyor bakır dudak görmüyor alay komutanı tekmil alırken gömleğine bir damla cıvanın sızdığını bir gözyaşı, bir ukde anlamı kazanarak.
Kimse görmüyor buruşuk pardesüsüyle bir babanın kırılgan bir yelpaze olduğunu akşam eve girince karısı katlanmış kilimlerle uyum içinde kolunu büküyor, dayıyor elini yanağına büyük kız kanepede bu ara bir göl gezintisine çıkmıştır kelebek ölülerinden bir ırmakta sürüklenmektedir lisebirdeki oğlan. Kız için sırlara karışmaktır bir gölün ortasında olmak erkek kardeşi bir türlü varamaz herhangi bir sırra... İki yanında neden akar binlerce bu kelebek? Binlerce kanatlı çekirge neden uçar beyninin yukarısında? Evde soba yanıyor önce çalılar geçiyor çocukların boğazından sonra ağaç kökleri yırtıyor damarlarını bütün ailenin.
Dışarda soğuk safirden, bakırdan, cıvadan bir gece uçuyor gece uçarken kulaklarına dokunuyor bekçinin bekçi mavi zehir şiddetinde düdük çalarak bir soru soruyor karanlığa bütün cevaplar sendedir, saklama diyor karanlık ona bekçi en saklı yerinden bir banka broşürü bir piyango bileti çıkarıp gösteriyor copunu gösteriyor lisebirdeki oğlana sonra acılı olduğu açıkça anlaşılan bir kadına bıyık buruyor buruk bir sabah başlıyor acılı olduğu açıkça anlaşılmayan dünyada.
Ağır ceza reisi santa luçia söylüyor traş olurken maiyet memurluğundan beri aksatmadan yaptığı gibi vali sabah sabah parlatıyor zaten pırıl pırıl olan siyah kunduralarını. Kışlada alay komutanı barakaların kar altında öksüz duruşlarına bakarak susuyor, söylemiyor bildiği tek şiiri "güzel olan hiçbir şey hülâsa edilemez" demiş çünkü Valéry.
Çünkü serbest düşünme zamanı geçti artık şimdi mesai saati disiplin kurulunun toplantısı var arşivde sicil belgeleri damgalanacak tayinler imzaya gidecek teftişe gidecek generaller rüya, okşayış, Tevrat gibi kelimeler gündemin dışında.
Yurttaşlar uygunadım çalışmalarıyla söktüler kâriha yarımküresini yerinden bir pusula koydular açtıkları boşluğa titreyen, korkak ibresiyle bu pusula kuzeyi gösteriyor serbest düşünme zamanlarında; safir bir göz görünce karıştırıyor yönü tırnaklarını yiyor bakır bir dudak ona yaklaşınca; cıvadan bir gözyaşı bari olsun istiyor bütün mesai boyunca.
Buruşuk pardesülü adam dalgın gittikçe daha dalgın, elinde cetvel masada hesap makinesi, pusula yetmiyor dibe dalmasına bağlıyor kalın bir urganla beline ağır bir sandık salıyor kendini yeşil yosunların kırmızı balıkların uçan kabarcıkların derinliklerine orada bir sandık buluyor yakutlar, altınlar, pırlantalar adam dibe inmek için beline bağladığı sandığını keşfediyor dibe ulaştığında.
Öyleyse adamın eyvah ışıdı yüreği eve dönmesine gerekçe bulamayacak bir daha. Eyvah çattı kaşlarını, ayağa kalktı yargıç elindeki kalemi gülümsüyor, kıracak! Atıldı öne, denize doğru lisebirdeki oğlan denize, yakutlara, entegral hesaplarına. Kardeşim! diye haykırdı ablası arkasından fırladı kanepeden kopardı kafasını bekçinin safirden bir baltayla.
Anneleri mutfakta kalan son bakır sahanı alüminyum olanıyla değiştirdi. Mesainin bitimine on kala istifa etti vali çamurlu bir yoldan yayan yürüdü sınıf arkadaşı olan nalbantın dükkânına. Alay komutanı oğlu için otomobil satın aldı Mercury marka. Kış geçti, öksürük haplarıyla geçti cumartesi hiçbirşey söylemeyen sözlere varmak için herşeyin sonuna kadar söylenmesi gerekti incir... yarpuz... karamela... lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.
İnsan eşref-i mahlûkattır, derdi babam bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman bu söz asıl anlamını kavradı geçti çıvgınların, çıbanların, reklâmların arasından geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı kararmış rakamların yarıklarından sızarak bu söz yüreğime kadar alçaldı damar kesildi, kandır akacak ama kan kesilince damardan sıcak sımsıcak kelimeler boşandı aşk için kanıma ve göğsüme ölüm için yüreğime sürdüğüm ecza uçtu birden aşk ve ölüm bana yeniden su ve ateş ve toprak yeniden yorumlandı.
Dilce susup bedence konuşulan bir çağda biliyorum kolay anlaşılmayacak kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın yanık yağda boğulan yapıların arasında delirmek hakkını elde bulundurmak rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için bana deha değil belgeler gerekli kanıtlar, ifadeler, resmî mühür ve imza gençken peşpeşe kaç gece yıllarca acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım bilmezdim neden bazı saatler alaturka vakitlere ayarlı neden karpuz sergilerinde lüküs yanar yazgı desem kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma Tokat aklıma bile gelmezdi babam onbeşli olmasa.
Meyan kökü kazarmış babam kırlarda ben o yaşta koltuğumda kitaplar işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı cebimde kırlangıçlar, çılgınlık sayfaları kafamda yasak düşünceler, Gide meselâ.
Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar resimli bir kitaptan çalardım hayatımı oysa her gün merkep kiralayıp ta kazılan kökleri Forbes firmasına satan babamdı.
Budur İşte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku işte şehirleri bayındır gösteren yalan işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla güçbelâ kurduğum cümle işte bu; ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak bile bir bir çınlayan ihtilâl haberidir ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu nisan ayları gelince vücudu hafifletir şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim gider şehre ve şaraba yaltaklanarak biraz ağlayabilmek için fotoğraflar çektirir babam seferberlikte mekkâredir.
İnsanın gölgesiyle tanımladığı bir çağda marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak belki ruhların gölgesi düşer de marşlara mümkün olur babamı varlık sancısıyla çağırmak:
Ezan sesi duyulmuyor Haç dikilmiş minbere Kâfir Yunan bayrak asmış Camilere, her yere
Öyle ise gel kardeşim Hep verelim elele Patlatalım bombaları Çanlar sussun her yerde
Çanlar sustu ve fakat binlerce yılın yabancısı bir ses değdi minarelere: Tanrı uludur Tanrı uludur polistir babam Cumhuriyetin bir kuludur
bense anlamış değilim böyle maceralardan ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur yalnız coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan nüfus cüzdanımda tuhaf ekmek damgası durur benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu etin ıslak tadına doğru yavaş yavaş uyanmak çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp hırsız cenazelerine bine bine temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme kokak dualarından cibinlikler kurarak dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz nakışsız yaşamakları silâhlanmak sanarak çıkardım boğaza tıkanan lokmanın hartasını çıkınımda güneşler halka dağıtmak için halkı suvarmak için saçlarımda bin ırmak ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa fly Pan-Am drink Coca-Cola.
Tutun ve yüzleştirin hayatları biri kör batakların çırpınışında kutsal biri serkeş ama oldukça da haklı. Ölümler ölümlere ulanmakta ustadır hayatsa bir başka hayata karşı. Orada aşk ve çocuk birbirine katışmaz nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı kendi tehlikesi peşinden gider insan putların dahi damarından aktığı güne kadar sürdürür yorucu kovalamayı.
Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan? Nerde, hangi yöremizde zihnin tunç surlardan berkitilmiş ülkesi ağzı bayat suyla çalkalanmış çocuğa rahîm olan parti broşürleri yoksa kafiyeler mi? Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim takvim yapraklarının arasını dolduran nedir o katı şey ki gücü gönlün dağdağasını durultacak?
Hayat dört şeyle kaimdir, derdi babam su ve ateş ve toprak. Ve rüzgâr. Ona kendimi sonradan ben ekledim pişirilmiş çamurun zifirî kokusunu ham yüreğin pütürlerini geçtim gövdemi âlemlere zerkederek varoldum kayrasıyla Varedenin eşref-i mahlûkat nedir bildim.
Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir.
Duygular paketlenmiş, tecime elverişli gövdede gökyüzünü kışkırtan şiir sahtedir gazeteler tutuklamış dünya kelimesini o dünyadan, o şiirden öcalmalı demektir.
Ölüm gelir, ölüm duygusuna karşı saygısız ve zekâ babacan tavrıyla tiksinti verir söz yavan, kardeşlik şarkıları gayetle tıkız öcalınmazsa çocuklar bile birden büyüyebilir
Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır kin, susturur insanı; adına çıdam denir susulunca tutulan çetele simsiyahtır o siyah öcalmakcasına gür ve bereketlidir.
Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.
Köleler gördüm, karavaşlar hayaları burulmuş bir adamın ayaklarını yıkamaktalardı
artık kelimeleri kalmamış fiyatları sormaktan saçları taranılmaktan usanmışlar sinemalarda saklanıyorlar kışın yaz olunca denizin yalayışlarına kaldırımlarda demokrat otobüslerde dindar geceyi saatlerine bakarak anlıyorlar ve sabah gökyüzünün karnını gerdiği zaman dağların kokusundan fabrikalar acıkınca Köleler! gözleri camekânlarda.
Silâhlar gördüm namlusu akla çevrilmiş sahra topları mürekkebin utandığını gördüm basılı kâğıtlarda tetiğe basan parmaklarda çare yok, gördüm mürekkebi: Çare yok, radyoları kapatsam çare yok, secde etsem anılarıma bu bozulmuş yeminlerin bayrakları altında olacak şey mi duymak portakal bahçelerini mermiler araya girmeden anlayabilir miyiz artık hangi kızlar hangi serin yerlerimize değdi:
Sanırdık saçlarımız kumrularla kaplanır bir çocuk İşte ırmak! diyerek haykırınca o zaman belki çocuklar zabıtalardan daha çoktu belki biz daha çok ağlardık bir aşk pıhtılanınca.
Gördüm gözlerinde zindanlarla bana baktıklarını düşündüm yaslanarak şehrin kasıklarına düşündüm kafa kemiklerimi eritinceye kadar nedir bu kölelerin olanca silâhları silâhların köleleri olmaktan başka. Bıkmadım koyu renkler kullanıyorum hayatımda koyu mavi, acıyı anlatırken sessizce öperken, koyu beyaz ve saçlarım hakaretlerle okşanırken koyu bir itiraf sarıyor beni. Susmak elbette zehirlidir ve rahatlık getirir yazıklanmak da.
Ey tenimde uzak yolculukların lekeleri! Ey çocuklarda uyuyan intizamsız güneşler! gelin ve boğdurun bu köleleri.
Benim adım insanların hizasına yazılmıştır. Her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu.
Keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olmasaydım ölüm ve acılar çatsaydı beni düşüncem yapma çiçekler kadar gösterişli ve parlak sözlerim ihanete varacak doğrulukta olsaydı. Anmaya gücüm yetseydi de konuşsaydım diri-gergin kasları konuşsaydım “Kardeşler!” deseydim “Kardeşlerim!” “Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan “Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan “Bakın yaklaşıyor...” yazık, şairler kadar cesur değilim çocukların üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan gövdem kuduz yarasalarla birazcık yatışıyor.
Benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı öyle bir çalımlarla gecenin çitlerinden atlardım bir güneş sayardım kendimi denizin karşısında çünkü çam kokularına sürtünüp ağırlaşan ruhların inanmazdım dosyalara sığacağına gittikçe ışıldardım dükkânlar kararırken hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı.
Benim adım bilinen cevapların üstüne mühürlenmiş ellerim tütsülenmiş evlerin yeni yıkanmış serin taşlıklarında dirgenler, bakraçlar, tornavidalar bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa gövdem açık bir hedef kılındı belâlara. Ve bu yüzden yakışıksız oluyor insanları hummalı baharlar olarak tanımlamak ve bu yüzden göğsümde dakikalar ince parmaklar halinde geziniyor konvoylar geçiyor meşelikler arasından bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına ölümden anlayan, ciddi bir yaprak unutulacak diyorum, iyice unutulsun neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.
Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında. Aşklarım, inançlarım işgal altındadır tabutumun üstünde zar atıyorlar cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar denize yaklaşınca kumlar ve çakıltaşları geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.
Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında. Ve rüzgâr buruşturuyor polis raporlarını kadınlar fazlasıyla günaha giriyorlar bazı solgun gömleklerin çözük düğmelerinden çelik tırpan gibi silkiniyor çocuklar denizin satırları arasında. Gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin küfre yaklaştıkça inancım artıyor.
Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman acıyla uğraşacak yerlerimi yokettim. Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim.