HALK TATİLE GİTTİ, ahmet güntan

2009-05-17 21:22:00

HALK TATİLE GİTTİ*

Şiirde olan bitene bakarak kendime sorduğum sorular, verdiğim cevaplar:

 

S:Parçalı Ham Manifesto’yu yazalı yaklaşık 18 ay oldu, 2006’dan bu yana 12 tane de parçalı ham şiir yayımladın1, epey vakit geçti, biliyorum sen şimdi bazı eleştirilere cevap vermek istiyorsun. Şaire manifesto yazdıracak bir toplumsal alt üst oluş yoktur diyenlerle başlayalım mı?
C: Yalçın Küçük’ün çok sevdiğim bir yöntemi var, önce kim olmadığını söyleyerek başlıyor konuşmaya, biz de öyle yapalım. Biz gündüz Baudrillard okuyup akşam Mallarmé şiiri yazanlardan değiliz. Bir ders çıkarmayacaksak Baudrillard okumayız. Biz dünyanın toptan yaşadığı boktanlığın bıraka bıraka [tabiatı icabı] yalnızca şiiri, hatta bilhassa Türk şiirini temiz bıraktığını, bunun korunması gerektiğini düşünen, yoluna böylece rahat devam edenlerden de değiliz. Biz o temiz bölgenin şiirin Guantanamo’su olduğunu düşünenlerdeniz. Virilio’nun tanımını buraya alırsak: [dünyada bugün] artık paylaşılan refleksin değil, şartlı refleksin belirlediği bir tür aile oyunundayız.
Biz, böyle bir dünyada sızdırmaz temizlik tutkusuyla duyum kaybına uğramış şiiri tekrar kirletmek için kire, etrafa, ağyara bakıyoruz, bulaşıyoruz. İki düşünce arasındaki ilkel kader egzersizlerini her şeye baştan başlayıp gerçekleştirmek için.

S: Peki neden toplumsal bir alt üst oluş yoktur diyorlar?
C: Onu ben de merak ediyorum, nerede yaşıyoruz, bakmıyor muyuz, Irak konuşulmadan Türkiye’de hiçbir şey konuşulamaz, şiir dahil. Televizyonda kürt sorununu tartışıyorlar, bir kelime Irak yok, o zaman neyi tartışıyorsunuz, bu konjonktürün dışına düşmektir. Şiir de konjonktürdür, dışına düştü mü hayatını kaybeder, orada Irak varken şiirin anlatma isteği ötelenemez. Bir Irak şiiri yazmak için 73 kişi bir araya geliyorlar, niye, kendi şiirlerinde bunu sokacak en ufak bir teknik delik bulamıyorlar da ondan, nasıl sokacaklar? Yeni şairlerde bu teknik imkân vardır. Irak’tan daha önemlisi, karşı tavır aldığımız esas mesele yaşadığımız büyük krizdir: söz azmıştır, sözü azdıran da sözün azdığı mecra da [yönlendiriliyor olsa bile] tüm bir kamu [haberli halk] olmuştur. Geçen yüzyıla ait [sözün bittiği yeri hedefleyen] modernist talep bir kamusal talep haline gelmiş endüstri de olmuştur, tüm bir kamu sözün bittiği yere talip olmuştur [ki o bölge bir ben yaptım oldu bölgesidir, buyurganların galip olduğu bir bölgedir], durum budur, kamu düşüncesi kudurmuştur, bu kudurmadan kazanılan büyük para da dünyada iktidardadır. Kamunun şiir beklentisi yok, halk tatile gitti. Muhatap aradığı okuyucunun iliğine kadar bu boktanlığın taşıyıcısı olduğunu (zulmün insanlara artık dışarıdan gelmediğini) bilmek de şair için yepyeni bir durumdur. Refleks paylaşabileceğimiz bir muhatap kalmaması tam bir toplumsal altüst oluş değil midir? Postmodernizm bu gelen şeyin çok erken bir kutlamasıydı, gelen şey ucunu gösterip zulmünü belli edince bunun bir şölen olmadığı anlaşılmıştır. Bu işlere niye girdik, artık hatırlamanın tam zamanı. Ben tam tersini düşünüyorum, siyasal duruşunu açık ifade eden manifestoların tam sırası.

S: Orhan Koçak’ın şu manifesto yazan orta yaşlı şair nitelemesi de kimse üstlenmediğine göre artık senin üstüne kaldı. Ne yaptın böyle sen?
C: Bence güzel bir niteleme, ben üstüme alırım, ben manifesto yazan orta yaşlı bir şairim, bu da unutulmasın isterim. İnsanların bu kadar çokhaberli bir iletişim dünyasının ortasında bu kadar anlam fakiri olmaları beni zorlamıştır, yalan yok, dili anlamla şarj edecek yeni yolları bulma ihtiyacı duydum, çünkü mevcut yollar artık anlam üretmekten çok anlamsızlığın ortağı oluyor, şiirimin yolunu kestim, kendimi mecbur kıldım, buyurgan engeller koydum, 12 maddelik bir manifesto yazdım, bu noktaya neden geldiğimi anlatan 134 maddelik bir de monolog yazdım. Şöyle bitiyor: Şiir = şiir değil, bunda da bir beyan bulanamıyorsa artık... Şiir = şiir değil siyasi bir beyandır, manifesto konjonktürel bir şeydir, şiirin siyasi bir tavır almasıdır. Kafiyeyi attım ama onun parçaları tartma - eşitleme ilkesini yanıma aldım. Dizeyi attım ama parçalılık ilkesini yanıma aldım, şiirin ilksel özelliklerini yanıma alarak başa döndüm.
[Esrari nasıl davranırdı ise öyle davrandım] Alın bunlar sizin olsun dedim, geriye kalan da bana yeter: parça parça hem de ham bir şey, birleşmeye razı olduğu yerleri var, razı olmadığı yerleri var, elinden tutman lazım yoksa düşer, ama bu tutan da benim ilk elim, ilk ayağım, şiirimi sizin için kolaylaştıracak bir kuramı asla bulamayacaksınız. Herşey bir evcilin içinde yok olup gidiyor. Kuramsız olanı özlüyorum, anlıyor musun?

S: Nedir parça?
C: Benim formulüm şiir = şiir değildir, parça şiir olmayandır, varlığını artırıp dizeleşmemiştir, kafiyeleşip diğer dizelerle biçili bir hizaya çekilmemiştir, işlem görmemiştir, kenara ayrılmıştır. Ham da öyle, tam anlama kavuşmamıştır. Kelimelere dayalı bir şiir yazmıyorum, çünkü her kelimenin milyonlarca inananı var artık, hazır refleksler eşliğinde güzel bir gösteri yapmak istemem asla, yaptığım parçalar arasında anlam egzersizleri, parça kaderdir, yavaştan alır, şiirin en eski kardeşidir, öyle bir günde yaşıyoruz ki söyleyişteki acemilik de kurumsallaşabiliyor, malzemedeki acemilik benim aradığım.

S: Peki sen parçaları nasıl bağlıyorsun?
C: Çok basit bir yöntemim var. Televizyon seyrederken nasıl zap yapıyorsam öyle. Zapping tekniğiyle yazıyorum. Bir insanın zap yaparken hangi kanalda ne kadar kaldığı bile (gözleyen için) karakteri hakkında bilgiler verir, zap ritmi taşıyıcıdır. Yan yana getirmek de şiirin eski bir kardeşidir.

S: Yalçın Küçük sana ilham veriyor, onun yöntemlerinde şiir için çok öneriler bulduğunu söylüyorsun. Mesela: Son 20 yılın bazı prototip cenazelerine bakmış, listeler çıkarmış, kimler katıldı diye, bu listeleri üst üste koyuyor, ortak bir 15 kişi tespit etmiş, hep oradalar, şimdi o tip bir cenaze olduğu zaman o 15 kişi yine orada mı diye bakıyor, evet, oradalar, en öndeler, çünkü vazifeliler diyor, gerçeği kuramsız ham haliyle görünür kılıyor, öyle, sadece bakarak. Sen de bakarak düşündüğünü, bulduklarını yan yana getirirken bir muktedir yetenek sergilemediğini, onların kendi kuramını bulacağını söylüyorsun. Taşıyıcı Monolog’taki pergeli hatırla.
C: Şiirin düşünenlerin bir faaliyeti olarak göreve geri dönmesi gerekiyor. Şiir bugün düşünce hayatının dışına düşmüştür. Daha zor tüketilirmiş, varsın öyle olsun, şiirin bir zorluğu olacak tabii, sıkılık ya da kapalılık denilen şeyden daha önemli zorluk. Şiirin entellektüel faaliyeti de bakmaktır, taramaktır, sonra paftaları üstüste koymak, benzerlikleri çıkarmak, kuram öncesi bölgede kalmak, sonra hiçbir şey öğrenmemiş gibi tekrar bakmak, başa dönmek. Bakarak düşünmezsek, somutla alakasını kaybetmişler topluluğunun [ki bu bugün artık yaşayan herkes (arkaik anlamda kamu) demek oluyor] içine düşeriz, somuta bakmayan düşünce küflenir. Yalanını saklayan yalan bir dünyanın içinde yaşıyoruz, televizyonda arşiv görüntülerinin üstüne kar yolları kapadı aman yola çıkmayın deniyor ama ancak yola çıkan bir cesur yolların günlük güneşlik olduğunu görebiliyor, bunu anlamazsak pek çok şeyi anlamayız. Küresel ısınmaya karşı en etkili kişi Al Gore olunca insan bir duruyor, hangi habere inanacağız, haydi bakalım. Somut, güncel bir ihtiyaçtır.

S: Biliyorsun Sıkı Şiir yaklaşık 20 yıllık bir iktidarı olan tartışmasız (sanki geri dönüşü olmayan) bir kavram. Sızdırmaz. Demir leblebi. Parçalı Ham’ın ise sızdıran bir yapısı var. Parçalı Ham’ın sıkı şiire karşı konumu nedir?
C: Ece Ayhan’ın kullandığı manada sıkı şiir hermetik şiirdi, hatta o kendini ezoterik olarak da nitelemiştir, zaten bu anlamda sıkılık şairin söyleyeceği bir şey varsa değerlidir, o zaman o hermetizm olur. Ama sonra bazı listeler yayınladı, o listelerde sıkı şair diye adlandırdıklarının arasında hermetik filan yoktu, sıkı şiir daha çok bir paye haline gelmişti, zaten bir dönemin bütün şairleri hermetik şiir yazabilir mi, herkes aynı anda hermetik şifrelere (onlar bunu imge sanıyordu) sahip olabilir mi? Zamanla iş hava sızdırmaz anlamında hermetik bir şiire gelip dayandı, hatta sonra daha da basitleşerek her kelimeyi yerli yerine oturtan bir sıkılık anlamıyla kaldı yerleşti. Sıkı Şiir profesyonelleşti. Şiirin bugün gevşemek istemesinde hiçbir günah yoktur. Ece de gevşemek isterdi, bunun adını da mırıldanmalar koymuştu. Şiir gevşeyecektir, bundan çekinmiyorum. Düzanlam çağında yaşasaydım, ben de Valery gibi düzanlama karşı olurdum. Ama ben çokanlamlılıkla yönetilen bir dünyada yaşıyorum, iki aykırı kelimenin çarpışmasından doğacak raslantısal çokanlamlı çakıma milyarlarca dolar yatırılıyor, zaten onun tarafından esir edilmişim, o çakım demokratikleşmiş, ortalamanın malı olmuş. Bugün kapalılık yerine şiiri düşüncenin yakınında tutmayı (istersen ona zorluk diyelim) ben tercih ediyorum. Her kelimeyi yerli yerine oturtan bir sıkılığı ise derdimin çözümü olarak görmüyorum. O şiir = şiir olur.

S: Sızdırmazlık sonradan şiirin kirlenmemek için mecburen sığındığı bir mağara mı oldu?
C: Tarafsızlık mağarası. Şiir dışarıda bir nesnenin varoluşunu beklemektir. Bak, ben dili dil yapan alanlarda yapılan cengaverlikten sıkıldım, inanmıyorum dilin çok yetkin anlamlar çakabileceğine, neyse odur işte, zayıftır, tersi (dilin mucizeler yaratabileceğine olan inanç) insan zihnine çok güvenen, onu merkeze koyan bir tavır olur, dilin ötesi - dil ustalığı filan, neyin ustasısın, işte bu cılız şeyin. Tıfıl Garson2 beni ensemden tutar, mucizelere inanmaktan beni o korur, dünyaya unutulmaz bir çivi çakmak için yazmıyorum, onu arayanlar lütfen Paris Opera binasına.

S: Parçalı Ham Manifesto’nun zamandaşı başka manifestolar da var, onlar hakkında ne düşünüyorsun?
C: Şiirin kendi profesyonel alanı içinde yeni koalisyonlar getirenleri birer öneri saymıyorum, onunla onu birleştirelim, bununla bunu birleştirelim, bunlar meslek içi mukaveleler, bunları bildirmeye gerek yok. Somutla yeni bir mukavele arayanlarla ilgileniyorum, şiirin esas zorlandığı yerin farkına varanlarla. Adı anılmıyor ama bence Huruç bir manifestodur, tetikleyici olmuştur. Belki gücünü Atlılar’dan almaktadır ama neyin yetmediğini iyi özetleyen kısa ama güçlü bir manifestodur, yılı 2002. Şiirin siyaseti bünyesine tekrar özgürce alabilmesi için Hakan Arslanbenzer bir mücadele verdi, sonunda fişi Namık Kemal’e takacak kadar cesur bir şairdir, yıkıcılardandır. Arslanbenzer şiire müdanasızlığı geri getirdi. O olmasaydı, eğer o meşhur kavgalarıyla Mehmet Akif’te buluşalım demeseydi, Türk şiirinin bu büyük hattı anlatı şiiri adı altında Philip Larkin’in eline kalmıştı, Arslanbenzer kanalı temizledi, şiirin seslenme isteğini utanılacak bir şey olmaktan çıkardı, bugün yazılan yeni şiire şöyle bir bakarsak bu kanalın açılması herkese ne büyük imkânlar sağlamıştır görebiliriz.

S: Ücra da aşağı yukarı aynı zamanlarda (2002–2005) Konya’da Bülent Keçeli, Murat Üstübal tarafından yayınlandı. Kendi ömrünü kendi tayin ederek kapanması bile çağına önemli bir bildiridir.
C: Ücra, şiirin düşünme faaliyetine geri dönmesi için yapılmış 30 sayılık bir bildiri, (şiirin statikleşen dirimsel yapısına3 karşı gelmeye çağıran) bir davettir, kurumsallaşmış modern şiirle girişilmiş güncel bir mücadeledir, Ücra da tetikleyici olmuştur. Zor bir şiirdir. Okurken Böyle bir şiir niçin yazılır? sorusunu sürekli alnında taşıyan bir şiirdir, zaten o yüzden düşünmeye davet eder, bu soru (Niçin böyle yazıldın?) onların ücra dedikleri odak varolmaya karşı sürekli bir direnç gösterdiği için soruluyor, ücranın esas bildirisi de zaten bu sorunun sorulmasıdır. İletişimsiz bir şiir değildir (Hakiki şiir daha anlaşılmadan da iletişim kurar4), bir anlatısı yoktur ama bir önerisi vardır, bu çok önemli, şiirin bir önerisi olmalıdır. Bunu da bir kenara yazalım. Murat Üstübal’ın bir şiirine isim olarak da koyduğu bir kavramı var, Dirim Kurgu. Bakın bu kavram şiiri bilen birisi için ne kadar çok soruyu cevaplıyor.

S: Kendine bir Ücra şairi diyebilir misin?
C: Dirim Kurgu şairi diyebilirim.

S: Efe Murad’ın Cem Kurtuluş’la yazdığı Madde Şiir manifestosu da 2004 tarihli. Efe’yle bir de risale yayımlıyorsun, Cehd. Demek ki yazdığı şiire bir hısımlık duyuyorsun.
C: Onların yazdığı manifesto da temelde şiir=şiir değil formülüne uyar [“madde, madendir” söylemiyle yola çıkarak, bireyin, sadece duyumsadığı maddeleri kendine dönüştürerek ya da onlarla bütünleşerek ancak şiirinin oluşlarını yaşayabileceğine inanmaktayız5], kendime yakın hissettiğim bir arayış (birey kelimesi hariç, bu kelime tüylerimi diken diken ediyor ). Temel bağlantısı şiir dışıyladır. Efe Murad’ın sonradan getirip yapılandırma diye adlandırdığı tekniği (maddeye verilen isimle maddenin ilişkisini o anda, hemen orada, olay yerinde mevziî bir şifreye dönüştürmek), şiirin entellektüel faaliyetini bütün bir dışdünyaya korunmasızca açmasıdır, şairler de daha önce dediğim gibi mesleklerinin bu asal zorluğunu cakamız bozulmasın diye göğüslemeyeceklerse biz bu işlere niye girdiğimizi unuttuk demektir. 1987 doğumlu bir şairin tekno-yılışık kültür yıllarında büyümesine rağmen, şiire 17 yaşında kendine ait göstereni ile gelebilmesi önemlidir. Bu onun yabanıl ihtiyacıdır, bundan ders almak lazım, madde ile yeni bir mukavele, beyin kimyası bu, işaret veriyor, şiir esas madeninden şiiri yaratan bu kimya varoldukça kopamaz, şairi hangi yaşta olursa olsun görür görmez tanımak lazım. Kalite geleneğini elinde tuttuğunu söyleyenler, şiirin eski gücü kalmadı demeye razılar, ama 20 yaşında bir şairin yabanıllığına razı değiller. Ömer Şişman’a da apolitik diyorlar, halbuki Meleksiz’in politik seçimi (Ömer Şişman kimden yana) ne kadar açıktır, besbellidir. Ömer’in de bu tutamaksız çölün ortasında yolunu böyle tek başına bulmuş olmasının ne kadar savunulması, benimsenmesi gereken bir başarı olduğunu görmüyorlar. Kalite geleneğinin şiir dediği şey bu şairlere yetmiyor, buluyorlar buluşturuyorlar bakıyorlar deniyorlar, deney illâ oyun demek değil, onlar oyun oynamıyorlar, şiir yazıyorlar, şiir zaten araştırmaya dayalı bir dil6.

S: Lapa gibi tutarlı, bu sözü Pound söylemiş, kalite geleneği dediğin şiir bu mu, lapa gibi tutarlı bir şiir mi?
C: Bugün bu. Batıdaki referansları belli, Türk şiirindeki referansları belli, bunu edeplice harmanlamış, dize nedir hepsi anlaşmış, kelimeleri habire birbirine tokuşturan, şiir geleneğimizin üç kişinin bilgisinde kalmış derin sanatlarına nostaljik göndermeler yapan, kimisi kafiye sever kimisi sevmez, kelimeleri aynı tombala torbasından çeken, kör, deprem olsa deprem sarsmıyor, savaş olsa savaş sarsmıyor, internet çıkıyor sarsılmıyor, cep telefonu çıkıyor sarsılmıyor, Batman Gercüş’te tavuklar “itlaf” ediliyor, tavuklara acıyacak bir teknik imkân bulamıyor. Üstelik bu modern şiir diye yapılıyor, neymiş, söz damıtılıyormuş. Bugün yeni şiirde yapılanlar ise serbest çalışmalardır. Orhan Gencebay’ın kullandığı akademik anlamıyla kullanıyorum: yan yana gelmez denen mukaveleler bir arayış içinde yan yana gelip şiirin alanını genişletmesine yol açıyor. Bir anekdotla bitireyim, parçalı ham şiirlerde ses kullanayım mı kullanmayayım mı, ses ne dereceye kadar doğal bir taşıyıcıdır, ne zaman söz sanatı olur, bunları tartıyorum7, tam cevabını bilemiyorum, ama yazarken bazen bu ihtiyacı duyuyorum, o sırada Diyarbakır’dan iki keklik aldım, biri Diyar (dişi olanı), diğeri Bekir (erkek olanı), kuşları ilk gün salonun ortasına koydum, o bilinen keklik kafesleri ufak oluyor, hayvanlar bir türlü rahat durmuyor, bilen bilir, seyretmesi çok zor bir olay, iki hayvan cenderede, hem de senin yüzünden, ben de üzüntüyle kafeslerin yanına gidip diz çöktüm, onlara eğilerek konuşmaya başladım, tabii bir kuşla konuşuyorum, tıpkı bebeklerle konuşur gibi ritmik tıkırtılarla konuşmaya başladım, na-sıl-sın-sen bakiym, kork-tun-mu-sen bakiym, Bekir birden sakinleşip beni dinlemeye başladı, işte o zaman ritmik tıkırtıların bir söz sanatı değil, temel bir iletken olduğunu anladım, ben şiiri bu kadar ilkel bir düzeyde tartışıyorum, yoksa halk zaten tatilde, ben de şiirden çok sıkıldım.

 

 

 

Notlar
1 Kitap-lık, Fayrap, Heves, Geceyazısı, Cehd
2 PHM, Madde 12: Tıfıl garsonu unutma.
3 Murat Üstübal
4 T. S. Eliot
5 Madde Manifestosu
6 Pound
7 PHM, Madde 9: Söz sanatlarından sakın.

 

* Bu yazı Kitap-lık dergisinin Mayıs 2007 tarihli 105. sayısında yayımlanmıştır.









0
0
0
Yorum Yaz