Taraf yine yakalandı
11/5/2009 · Kategori: gunluk koseyazilari

Taraf’ın Kulak Kesildiği Dünya Hangisi?
19 Nisan 2009 tarihli Taraf gazetesinde Ahmet Altan’ın köşe yazısı şöyle başlıyor: “İtalyan gazeteci ‘Taraf’ı çıkarma sebebiniz neydi?’ deyince ona bizim gazeteyi uzatıp, gazetenin tepesindeki “Saracoğlu Kumarhanesi” haberini gösterdim.
UEFA Kupası’nın şampiyonluk maçının yapılacağı stadyumun altında bir kumarhane basılmıştı.
Dünyanın her tarafında haberdir bu, hem de büyük bir haber.
Türkiye’de ise bir Milliyet ufak olarak birinci sayfadan görmüştü bir de Taraf sürmanşete çekmişti haberi.
İşte bunun için, dedim”
Evet, yazı böyle başlıyor ve Ahmet Altan Taraf gazetesinin var olma gerekçesini ve anlayışını bir örnekle anlatıyor. Ancak ben aynı gün yayımlanan bir haber-yorum ve yayımlanmayan bir haber ile Ahmet Altan’ın dediklerinde bütünüyle haklı olmayabileceğini göstermeye çalışacağım.
Aynı tarihli ( 19 Nisan, bugün) Taraf ‘ın kültür-sanat sayfasında “Türk edebiyatı diye bir şey yok!” başlığı dikkatimizi çekiyor. Haberi okuduğumuzda şair Levent Yılmaz’ın gerçekten de söylediği bu sözün manşete çekildiği görülüyor haberi hazırlayan Sibel Oral tarafından, editörlerin ve yayın yönetmeninin de buna onay verdiğini anlıyoruz elbette.
Fakat, haberi dikkatli bir şekilde okuduğumuzda Levent Yılmaz’ın, Sibel Oral’ın: “Türk edebiyatı ve Türk şiiri yurtdışından nasıl gözüküyor?” sorusuna cevap olarak bu cümleyi kurduğu anlaşılıyor. Diyalog tam olarak şöyle:
SO: Türk edebiyatı ve özellikle Türk şiiri yurtdışından nasıl gözüküyor?
LY: Türk edebiyatı diye bir şey yok. Çevrilmiş ve okunan kimi yazarlar var sadece. Dolayısıyla dille, Türkçe ile uğraşmış, ona çeşitli kıvamlar katmış, renkler vermiş bir silsileden bihaberler.
Şimdi bakalım, yazının manşetini okuduğumuzda Levent Yılmaz’ın Türk edebiyatı diye bir şeyin olmadığını, yani nitelik olarak kayda değer bir Türk edebiyatından söz edilemeyeceğini ileri sürdüğünü düşünmüştük. Yazıyı okuyunca anladık ki, Levent Yılmaz, tam tersini söylüyor. Türk edebiyatında değerli pek çok şair yazar olduğunu ama bunların dünyada –doğal olarak Batı’da!..- bilinmediğini söylüyor.
Sibel Oral, belli ki biraz gazetecideki sansasyonel ve okunur olma refleksinden dolayı Levent Yılmaz’ın söylediklerini pek de anlamadan bu cümleyi manşete taşımıştı. Ama bu kadar değil; her muhabir yazısının gazeteye girmesini ister, Sibel Oral da bu manşetle sunduğunda yazısının gazeteye gireceğine emin olmuş olmalı: “Türk edebiyatı diye bir şey yok!” . Bayağı fiyakalı!..
Peki ama başka bir şair “Ermeni edebiyatı diye bir şey yok!” ya da “Kürt edebiyatı diye bir şey yok” demiş olsaydı haberi bu şekilde sunabilecek miydi acaba Sibel Oral. Editörlerden ve yönetmenden geçmeyeceğine inanıp bu sansosyonel başlıktan vaz mı geçerdi yoksa? Başlığın sakıncasızlığı konusunda sayfa editörünü de belli bir rahatlık içindeydi muhakkak. Tabii iş geliyor kendisi de Türk edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’a dayanıyor. Herkes bir üstü tarafından onaylanmayı hesap ediyor ama Ahmet Altan’ın bu anlamda bir kaygı duymasına gerek yok. Belki yazıyı görmemiştir bile, bilmiyorum, ama ben normal bir işleyişte yazının genel yayın yönetmeninin önüne geldiğini varsayıyorum, şöyle göz ucuyla bir baktığını, manşetini okuduğunu ve yayımlanabilir yazı olarak işaretlediğini varsayıyorum.
Bu ne büyük bir ayıptır Ahmet Altan’ın kendi yazarlık ve gazetecilik tarihinde. Bir kere sorgulamadan anlamadan bir insanın söylediğinin tam tersinin anlaşılmasına neden olacak bir haber yapıyorsunuz, Reha Muhtar tarzı skandal haberciliği yapıyorsunuz, manşete neyi nasıl çıkarmak gerektiği konusunda, gazetecilik etiği konusunda yapılmış, yaptığınız bunca konuşma, yazdığınız bunca yazı varken hem de…
İkincisi ve daha vahim olanı, bu tavrınız antitürk bir zihniyetin sizi nasıl ele geçirdiğini – bana göre yeniden- göstermiyor mu? Bu zihniyet rakının aslında Yunanlılara ait olduğunu, hamamın Finlilerin olduğunu görse hemen haber yapmaya hazırdır. Ama Türk’e ait olumlu bir şeyin haber değeri taşıdığından oldukça kuşkuludur. Edebiyatta, dilde, kültürde, bilimde, siyasette, toplumsal yaşamda Türk’e olumlu değer katabilecek kaç yazıyı iştahla yayımlamışsınızdır bir düşünün; ama Türk’ün ne hödük ne cahil, ne barbar, ne az gelişmiş olduğunu gösteren hiçbir haberi atlamadığınıza eminim. Tanzimat aydınının genel refleksinin günümüzde sol liberal aydında devam ettiğini her vesile ile açıkça görüyoruz. Biz ilkeliz, en iyisi Batı’dır. Türk iyi bir şey ortaya koyduysa vardır altında bir çapanoğlu. Batı’da kötü bir şey varsa eğer vardır bir hikmeti bizim göremediğimiz.
Yayımlanmayan bir haberle de bu düşüncelerimi pekiştirmiş olayım. Son bir hafta içinde gazete sayfalarına – en azından benim görebildiğim kadarıyla- ve tabii Taraf’a da pek yansımayan bir haber vardı. Kıbrıs’ta bulunan bir toplu mezar. İnternette bir dünyabülteni’nde rastlayabildim bu habere. Mezardan 11 Türk’ün cesedi çıkmıştı. Çıkanların Türk olması haber değerini azaltmış olmalı. Eğer oradan 11 Rum’un cesedi çıkmış olsaydı Taraf da dahil pek çok gazetenin haberi ilk sayfadan vereceğine eminim.
Ne yazık ki en iyi niyetle yola çıkanında bile bir süre sonra Erbakan’ın ya da Recep Tayip Erdoğan’ın sık sık ima ettiği yabancılaşmış aydın’a dönüşme eğiliminin çok yüksek olduğunu görüyoruz. Ve yerli değerleri savunmak çoğu zaman olması gerekenden çok daha uçlaştırılmış ve milliyetçiliğe dönüştürülmüş bir biçimde sağ ya da İslamcı aydınlara kalıyor. Yerli değerleri düzgün bir biçimde sahiplenmek ve onları milliyetçiliğin hoyratlığına terk etmemek lazım gelir diye düşünmekteyim.
Taraf gazetesi çıktığı günden bu yana bütün olumlu değerlerinin yanı sıra bu yazıda altını çizmeye çalıştığım olumsuz tavrı da sürdürüyor. Tanzimat aydının kompleksi ve zihniyeti yönetmemeli artık bizi. Samimi bir karar vermek zorundadır Taraf. Buraya ait her şeye düşman mıdır; Türklerin ne berbat bir millet, ortaya koydukları devletin de ne berbat bir devlet olduğunu Batı’ya ve Batıcılara kanıtlamak mıdır varlık sebebi, yoksa buradaki hayatı gerçekten anlamaya ve güzelleştirmeye çalışmak mı?
İsmet Özel’in güzel bir dizesi vardır: “insan hangi dünyaya kulak kesilmişse diğerine sağır”
Kulak kesildiğimiz dünya belli de diğerine bu kadar sağır olmasak hiç olmazsa!...
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
HAKAN ARSLANBENZER BİR POPÜLİST, BİTTİ Mİ? BİTMEDİ!!!
20/3/2009 · Kategori: gunluk koseyazilari
HAKAN ARSLANBENZER BİR POPÜLİST, BİTTİ Mİ? BİTMEDİ!!!
18 Mart günü Hakan Arslanbenzer’in konuşmacı olduğu “Şiirin İktidarı İktidarın Şiiri” başlıklı söyleşiye katıldım. Başlık çok vaatkârdı doğrusu, gelgelelim 1 saat boyunca dinlediğim konuşmada “şiirin iktidarı” konusu ile en alakalı şey konuşmanın sonunda benim salondan adeta kovulmam oldu. Böylece “şiirin iktidarı”nın ne anlama geldiği –umarım dinleyicilerden bazıları tarafından da- bir nebze de olsa anlaşılmış oldu.
Buraya gelirim yine, önce Hakan Arslanbenzer’in konuşmasına değinelim. Arslanbenzer konuşmasını iki temel kavram üzerine yıkmıştı: popülizm ve elitizm. Fakat başından itibaren bu kavramlara yalan yanlış tanım bindirmeleri yaptığı için konuşmasının bütününde de neden bahsettiği pek anlaşılmıyordu. “Popüler, meşhur demek; popülist ise halkçı” diyordu mesela.
Buradan da halkçı olmanın nesi kötü’ye filan varıyordu sözüm ona. Üstelik bu tanımlama ve olumlama sonucunda konuşmasının sonunda kendisinin de popülüst olduğunu ilan ediyordu. Birazdan da değineceğim gibi konuşmasının neresinden tutsanız elinizde kalıyordu, temel dayanakları yanlış olan bir saçmalamalar manzumesi halinde süregiden bir konuşmaydı kısacası.
20 yıllık şairliğim boyunca karşılaştığım en çirkin, en antidemokratik muameleyi sona bırakarak konuşmada ele alınması planlanan ama nedense değinilemeyen şiirin iktidarı, iktidarın şiiri” konusu ile belirgin bir şekilde üzerinde durulan popülizm, elitizm konularına değinmek isterim öncelikle.
“Şiirin iktidarı, iktidarın şiiri” kavramlarından birincisi şiirin değerli olduğu, hatta doğrudan güç olduğu bir ortama, ikincisi hükümetin, iktidarın borazanlığına soyunmuş bir şiire işaret eder gibidir ilk bakışta. Dolayısıyla bunlar üzerinde söz söylenmez değil söylenir ama illa eşeleyeceğim deseniz bile sınırlı ve nispeten önemsiz konuları öne çıkarmış olursunuz çerçeveyi salt bunlarla çizerseniz. Ama aynı kavramlar üzerinden “şiir ve iktidar” konuşulmaya değer bir konudur, hem diğer ikisini içerdiği için hem de konuşma alanınıza hayatın her alanında yansımalarını bulduğunuz “iktidar” dürtüsünün şairin şair olmasında etkili olup olmadığını, şiirin ne tür bir iktidar alanı oluşturduğunu, genel bir kabule dönüşen “şiir muhaliftir” sözünün ne anlama geldiğini, şairin diğer sanatçılardan ve aydınlardan neden farklı olduğunu, Türk şairinin iktidar karşısındaki tarihsel sürecini falan da konuşma alanınıza dâhil etmiş olursunuz. Doğrusu ben de bu konuların konuşulacağını düşünerek katıldım söz konusu toplantıya, Hakan Arslanbezer ismini daha önce, ne yalan söyleyeyim facebook dışında, pek duymamış olmama karşın.
Daha şenlikli ve hararetli tartışmaların olduğu bir ortam bekliyordum.Ne safdillik!..
Konuya dönersek, şiir ve iktidar endüstriyel toplum ve uzantısı olan modern topluma gelinceye değin çoğu zaman iç içedir. Şairler şamandır, kâhindir en başlarda. Kabilenin, boyun, topluluğun güçlü ve korkulan kişileridir. Daha sonraları da iktidarın şakşakçısı. Yani o zamanlar henüz şiir “doğası gereği muhalif” değildir. Osmanlı döneminde padişahın anlamını ve bütün bir divan şiirinin temel öznesi oluşunu Ahmet Hamdi Tanpınar XIX. Asır Türk Edebiyatı’nda, hemen giriş bölümünde bir güzel anlatmıştır, meraklıları açıp okusunlar.
Fakat devletin, devlet karşısında yurttaşın, bireyin, hakkın, hukukun icat edildiği dönemlerde toplumun tüm insanları gibi şair de siyasallaşmıştır. Tanzimat’la birlikte siyasallaşmış bir şair görürüz, ki bu yeni tür aydın şair, ideolojisi gereği halkı savunduğu anlarda bile bunu kendi ikbali ile birleştirmeyi unutmayacaktır. Nitekim Tanzimat dönemi şairlerini- ve hatta cumhuriyetin ilk dönem şairlerini- Ece Ayhan Devlet ve şairleri, iki kaşık gibi içiçe uyurlarken diyerek halkın de pek güzel anlayacağı bir biçimde tasvir etmemiş miydi?..
Cumhuriyet’in ilk yıllarında şair yüzyıllardır süren alışkanlıklarını bir süre daha sürdürmeyi denemiştir: Atatürk ve İnönü dönemlerinin şairleri kaside sunma geleneğini yaşatmaya çalışmışlardır. Fakat şairin bir yandan aydın olmaya başlaması, dünya düzenlerinin Koca Sakallı Marx’ın çizdiği biçimde gelişiyor olması şairi saf değiştirmeye mecbur etmiştir. Şairlik salt kafiye düşürme, mübalağa sanatı, her şeyi güzel bir nedene (padişahın=sevgilinin gelişi) bağlama değildir artık. Şairin iktidarla bağları hızla çözülmüştür. Giderek artan sınıfsal çelişkiler ve yükselen siyasal atmosfer şairleri de etkilemiştir, toplumcu şairler çıkmıştır. Şiirin ve şairin kaybedeceği hiçbir şey olmadığının ayırdına varılması şiiri de şairi de özgürleştirmiştir. En bireyci gibi görünen şair bile muhaliftir, özgürlükten yanadır artık….Yani en azından söylemsel düzeyde:)
Elhak, Hakan Arslanbenzer’den işin alfabesi olan en azından böyle bir tarihsel çerçeve beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum.
Toplumcu, solcu vb. şairlerin iktidarla kurdukları ilişki tersinden de olsa öncekilerle temelde bir farklılık göstermez; çünkü bunlar iktidara değil iktidara sahip olanlara kızgındırlar ve iktidarı arzulamaktadırlar. Bu nedenle ilginçtir ki, iktidara yekten karşı duranlar, bizde de dünyada da toplumcu gerçekçilerden değil, bireyci ve sanat için sanatçı görülenlerden çıkmıştır. Alın Ece Ayhan, az önce zikrettik, alın Attila Jozsef, Alın Ginsberg J ve niceleri. Bu bağlamda paradoks gibi görünse de Nazım Hikmet, Ahmed Arif bizatihi iktidarın kendisine karşı bir şiir yazmamışlardır.
Söyleşiye giderken düşüncemiz acaba buralardan bir şeyler çıkar mı idi, heyhat! Üstat konunun kıyısından bile geçmedi.
İktidar duygusunun ne menem bir şey olduğunun, öyle birkaç şiir kitabı çıkarmakla falan aşılamayacak bir sinsilikle insanın içine yerleştiğinin farkında olduğunu hiç sanmıyorum Arslanbenzer’in. Hatta çoğu zaman başarı, tanınma vb. ile bastırılmış iktidar duygucuklarının gemi azıya aldıklarının da!
Bunlar hiç değinemedikleri, gelelim değindiklerine…
Başta da söz ettiğim gibi popülizm ve elitizm kavramlarını eksen almış konuşmasına H. Arslanbenzer. Fakat yine söylediğim gibi bu kavramları bütünüyle yanlış tanımlıyor. Bir kere bu kavramlar birbirinin zıddı değil. (Bana ağzımın payını verirken, sözlüklerde popülizmin halkçılık olarak tanımlandığını da söyledi, bu nedenle baktım; popülizm için Türkçe Sözlükte sadece iktisat terimi olarak halkçılık deniyor, asıl anlamı olarak da halk yardakçılığı denmiş; nitekim popülist için tek karşılık var, o da halk yardakçısı…Kaldı ki böyle denmeseydi de Arslanbezer haksızdı, çünkü popülizm halkçılık değil halk yardakçılığıdır. Politikasından, sanatına, iş hayatından medyasına popülizm sözcüğü anlamını bu şekilde bulmuştur. “Afferim sana, ne popülist adamsın” dendiğinde, popülist politika, popülist yaklaşım, popülist çözüm önerileri dendiğinde anlam bellidir artık. Dil sözlüklerden hızlı ilerler daima. Buna bir dolu örnek verebilirim. Hal böyleyken popülizm halkçılıktır ben de popülistim demek eğer artistlik değilse Türkçeyi bilmemek, dili bilmemektir. Sözcük orijini bakımından halkçılık anlamına yaslansa da Türkçe’ye geçerken ve Türkçe’de yaşarken halk yardakçılığı yan anlamını temel anlam olarak edinmiştir. Çocukların çok küçük yaşlarda deyimlerin anlamı konusunda kafalarının karışması gibi bir karışıklıktır bu.)
Popüler olma hali başka bir şeydir, popülist olma hali daha başka bir şey. Popüler olmak bazen kişinin ya da “şey”in kendi tercihi olmayabilir, isteği dışında da popüler olabilir bir “şey”. Ancak popülist olmak bir bilinç durumudur, üstelik iğrenç bir bilinç durumu. Emperyal bir kişilik, tatmin edilememiş, aşırı bencil, aşırı hırslı, aşırı iktidar talibi, karşısındakini aşırı salak yerine koyan, yaptığı fark edilip yüzüne vurulsa bile bundan utanç duymayacak, amacına ulaşmak için her türlü demagojiyi mubah saymaya devam edecek bir insan halidir popülistin hali…Bir insanda görebileceğiniz bütün tiksindirici özellikleri rahatlıkla bünyesinde barındırabilecek bir adamdır popülist. Gerektiğinde ikiyüzlü, şakşakçı, tehditkar, işveli, omurgasız olabilir popülist, yalnızca zorba olmaz, o kabul edilebilir iknaya oynar. Zorbalık çünkü günümüz koşullarında kabul edilemez iknadır. Hakan Arslanbezer popülist ile elitisti birbirinin karşısına koyuyor, oysa bu da yanlış. Elitist yerinde çok rahat popülist de olabilir. Zenginlerin halk için demokrasi talepleri bunun pek güzel örneğidir. Var olan sömürü düzeninin sürdürülebilir olması için halka bazı ödünler, kandırmacalar sunulması gerektiğini fark eden elitist toplum mühendisleri bunu pek güzel organize ederler. Halkı aşağılayan ve onları çağdışı, ilkel olarak gören sosyal demokrat partiler de elitistlerin popülistliğine örnektir.
Velhasıl H. Arslanbenzer cahil cühela bir adamdır, kavramlardan ve kavramlarından bihaberdir. Hasbelkader belli bir çevrede belli bir yer edinmiş onun verdiği iktidar duygusuyla caka satmaktadır.
Bu yukarıdaki kavramlar kitap oylumlu bir çalışmayı hak etmektedirler, oysa H. Arslanbenzer’in bu konularda söyleyecek sözü de yoktur, az çok kabul edilebilir bir perspektifi de, dişe dokunur bir bilgisi de.
Gelelim insanî olarak yaşananlara ve yaşananların konuyla bu derece ilgili oluşundaki ironik teşhire…
Konuşması bitip salonda bulunanlardan sorusu olanın olup olmadığı sorulduğunda söz isteyerek önce kendisine teşekkür ettim. Fakat Cemil Meriç’in de söylediği gibi tanımında uzlaşılamayan kavramlara dayalı bir tartışmanın güdük kalmaya mahkûm olduğunu, H.A’nın konuşmasının bütününü üzerine inşa ettiği iki kavram olan “popülüzm ve elitizm”e getirdiği tanımların doğru olmadığını söyledim. Kafasının biraz karışık olduğunu söyledim. Daha sözüme girmeden Hakan Arslanbezer kesti ve şiddetle tepki gösterdi. Son derece yakışıksız itham ve imalarla “Kafası karışık” sözünün hakaret anlamına geldiğini vb. söyledi. Kendisinin felsefe vs. okuduğunu, şu kadar kitabı olduğunu falan sıkıştırdı aralara. Aşağı yukarı yaşıt olmamıza rağmen neredeyse azarlayıcı bir tonla yaptığı konuşmanın bitmesini bekleyip konuşmama devam ettim. Popülizm’in asıl tanımının “halkın düşük beğenilerini kendine çıkar sağlamak adına kullanmak” olduğunu söyledim. Bana bütün sözlüklerde popülizmin halkçılık olarak verildiğini, benim toplantıya kendimi göstermek için geldiğimi söyledi. Aşağı yukarı yaşıt olduğumuzu söylemem karşısında bile durmayan oraya kendisini dinlemeye gelen birisinin övmeyen, alkışlamayan bu tutumu karşısında aşırı bir tepki göstererek eleştiriye ne denli tahammülsüz olduğunu, “şiir ve iktidar” konusunu konuşması için çok erken olduğunu, henüz çok çiğ, ham ve iktidar düşkünü olduğunu, oradaki konumundan yararlanarak birini susturmanın neredeyse en azından sadece bu başlıklı bir konuşmada olmaması gerektiğini göremeyecek kadar kendini kaybetti. Hakaretlerinin dozunu artırıp verdiğim İlhami Çiçek’in “gecedir halk” alıntısından sonra işi “senin yolun belli”ye kadar vardırdı. Verdiğim isimler (Cemil Meriç, İlhami Çiçek) anlamaya çalışarak söylüyorum sanki benim komünist ya da Hizbullahçı falan olduğumu gösteriyormuş, kimse anlamamış da o bilge adam durumu hemen çakmış gibi konuştu. Bu sırada arka sıralardan bir dinleyici beni azarladı, buraya Hakan Arslanbezer’i dinlemeye geldiklerini söyledi. Daha sonra Dünya Bizim adlı internet sitesinde Abdullah Kibritçi ve Merve Büşra Bozcu adlı kişilerin yaptığı iktidar yardakçısı bir haberle karşılaştım.
Bu haberde şöyle deniyordu:
Konuşmanın sonunda bir dinleyici Hakan Arslanbenzer"e popülizm kelimesini yanlış yorumladığını anlatmak isterken “kafanız karışık sanırım” diyerek başlayınca Hakan Arslanbenzer sıkı bir cevap verdi ve kafa karışlığının ne demek olduğunu anlattı. Anlatmadı aslında sanki mermere kazıdı (:
Popülizm kelimesinin günümüzde, günlük kullanımda bu şekilde (halkçı) kullanılmadığını, insanların eksiklerinden faydalanarak çıkar sağlamak olduğunu, bu bağlamda henüz bu kavram hakkında bir mutabakat olmadığını söyleyen katılımcıya Hakan Arslanbenzer ilk başlarda sert olsa da sonrasında tatmin edici bir cevap verdi. Bu sırada programdan önce sohbet ederken “Hakan"ın dostu düşmanı çok, buraya geldim ki biri terbiyesizlik yaparsa Hakan"ın yanında olayım bari bu işi size bırakmayayım” diyen İbrahim Tenekeci katılımcının uzun izahlarına karşı çıkıp “biz buraya Hakan"ı dinlemeye geldik” diyerek konuya noktayı koydu.”
Görüldüğü gibi habercilere işi bırakmak istemeyen kişi İbrahim Tenekeci adında biriymiş ve noktayı koymuş. Zaten terbiyesizlik yapan olursa diye gelmiş, iktidar ve şiir konuşmaya değil, had bildirmeye!...Hakan Arslanbenzer bana sıkı cevaplar vermiş –umarım okuyanlar merak etmemiştir, çünkü bu cevapların ne olduğunu yazıdan öğrenemiyoruz-.
Solda pek çok örneğini gördüm de islamcı çevrede zalimliğin değil mağdurluğun prim yaptığını sanıyordum. Yıllar yılı edebiyat dünyasından dışlanmışlardı da bunu eleştirmiştim, ama artık görünen o ki durumlar değişmiş, kimsenin savunusuna ihtiyaç kalmamış.
Sonuç olarak salondan Hakan Arslanbenzer’in alaycı tavsiyesine uyarak çıktım, havada tehdit kokusu vardı. Şiirin konuşulduğu bir ortamda her ne adına olursa olsun konunun daha çirkin yerlere varmasını istemedim. Toplasanız 2-3 dakika ancak konuşabilmişimdir ve olan bu. Konuşmaların bazılarını buraya almadım, orada bulunan herkes şahittir ki, söylenenler bir yana, Hakan Arslanbenzer şu dağları ben yarattım sen de kim oluyorsun havalarında konuşmuştur, bana gösterdiği tepkide nezaketin, demokratik olabilmenin, eleştiriye tahammülün zerresi yoktur. Düşüncelerimin tamamını söylemiş olsa idim neler olabileceğini tahmin etmek zor değil.
Edebiyatın nerelerde olduğunu anlamak için bir ibret vesikası olarak yazdım bunları. Hani Uğur Dündar der ya; bu haberi yaptık; çünkü insanlarımız sahte hocalara, üfürükçülere kanmasın istiyoruz, bu yazı da öyle aslında…Yoksa Hakan Arslanbenzer’le bir meselem kalmamıştır benim.
Not: Bu yazı Fayrap’ta bu biçimde kalmalıdır, en azından bu kadar hakbilirlik becerilebilinir. Burada da iktidar uygulanırsa bu yazı ve türevleri her zaman her yerde karşılarına çıkacaktır.
-------
II. Not: Bu yazıyı Fayrap’ın facebooktaki grup sayfasına asmıştım, yazının sonundaki nota rağmen yazı oradan kaldırılmış. Bu ikinci bir “şiir ve iktidar” dersidir.
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Nazım'ı Sevmek, Mehmet İşten
19/1/2009 · Kategori: gunluk koseyazilari
Nazım’ı Sevmek…
Yukarıdaki görüntü 13 Ocak tarihli Taraf gazetesindeki bir ilan. İlanı veren Mehmet Bey AKP Karşıyaka il örgütünde çalışıyormuş.
Son günlerde bu denli güzel, nazik ve şiirsel bir jestle karşılaşmadığım için mi olacak ne gözlerim doldu okurken.
Hikâyenin baş tarafını bilmeyenler için bir özet geçeyim:
Bilindiği gibi sonunda Nazım Hikmet Türk vatandaşlığına yeniden geri alındı. Burasına hiç değinmeyeceğim. Ama sonrasında Nazım'ın vasiyeti üzerine mezarının Türkiye'ye geri getirilmesi gündeme geldi kaçınılmaz olarak.
Sonra Mehmet Bey'in yukarıdaki ilanından 1 hafta kadar önce yine Taraf'ta bir ilan dikkatimi çekti: "Nazım, bizim çınarlı bir tepemiz var!" başlığı ile verilen ilanın altında AKP İzmir İl Teşkilatı yazıyordu. Doğrusu dikkatiniz ister istemez iki katına çıkıyor bu durumda.
Her şey bir yana ilana verdikleri başlık oldukça şiirsel ve hoştu bence. (Bu yukarıdaki ilanı görünce o ilanı da Mehmet Bey'in hazırlamış olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu düşünüyorum) Arkasından bazı tartışmalar olmuş elbette. Tahmin etmiş ama izleyememiştim. İnternette biraz dolaşınca tepkileri de gördüm. Anlaşılan o ki bazı solcu taifesi ama özellikle CHP AKP'nin Nazım'ı sahiplenici bu tavrını eleştirmiş.
Mehmet, bunun üzerine yazıyor yukarıdaki ilanı ve yayımlıyor Taraf'ta, resimde okunmuyordur diye bir de buraya ekleyeyim:
"Ben, Mehmet. İki oğlum var. İzmir'de yaşıyorum. Ak Parti Karşıyaka ilçe Örgütü'nde çalışıyorum. Siyasetçi değilim. Olmaya niyetim yok. Siyaseti topluma yararlı olabileceğim alanlardan sadece biri olarak görüyorum. Edebiyatı seviyorum.
Düne kadar en büyük şairim, Kızçocuğu şiiriyle Nâzım Hikmet’ti. Öğrendim ki, ben Nazım'ı sevemezmişim. Şiiri mülk ilan eden birkaç kişi bana bu hakkı vermiyormuş. Onlara, Neruda'nın hayatını anlatan Postacı filmini hatırlatırım: Şiir, onu sevenindir.
İlimizin Tarafta yayınladığı Nâzım ilanına kendince tepki gösterenleri anlamış değilim. Onlara bir çift sözüm var: Lütfen Nâzım’ı benim yerime de sevin. Ben Asaf Halefi, Necatigil'i, Dağlarca'yı, Cahit Sıtkı'yı, Ziya Osman'ı, Necip Fazıl'1, Edip Cansever’i Erdem Bayazıt’ı, Attila İlhan'ı, Cahit Zarifoğlu'nu da severim.
Bunlar benim şairlerim. Siz Nazım'ı benimle paylaşmak istemeyebilirsiniz. Ama gelin Türkçe’nin diğer şairlerini birlikte sevelim. Daha çok sevelim.
Türkçe ayrışmak için değil, anlaşmak için..."
Öncelikle Mehmet'i ilk ilanı için tebrik etmek ve kendisine teşekkürlerimi sunmak isterim. O ilk ilanda resmiyet dışı bir dil, şiirin sıcaklığını hissettiren bir dil kullandığı için.
Öyle "biz AKP İzmir il teşkilatı olarak Nazım Hikmet'in mezarı için talibiz" türünden bir dili yok metnin nihayetinde.
Mehmet bu yukarıdaki metinle ise adeta ders veriyor hepimize. Şiir nedir, ideoloji nedir, insan sevgisi nedir, haksızlık nedir, özgürlük nedir, nezaket nedir; sıcaklık ve içtenlik neden gerçeğin kendisinden bile daha önemlidir çoğu zaman, bir kez daha anlıyoruz.
Düşünün kendi dilinizde en güzel şiirleri yazdığına inandığınız şairinizi sahiplenmeniz istenmiyor, onun mezarına ev sahipliği yapma isteğinize hoyratça karşı çıkılıyor, gerekçe olarak da sizin AKP'li olmanız gösteriliyor. Hem de şairiniz bu ülkenin insanlarını çingenesinden lazına, müslümanından yahudisine varıncaya şiirinin başköşesinde ağırlamışken... Hem de “kimse onu buna zorlamamışken”. Bir halkı sevmenin onu her şeyiyle tanımak olduğunu, her şeyini sevemesen bile her şeyiyle anlaman demek olduğunu bilen şairine rağmen.
CHP İzmir İl Başkanı şöyle diyor: AKP seçmeni aldatıyor, gözünü boyuyor ve takiyye yapıyor. Nâzım’ın bir şiirini bile bilmezler, kalkar ona övgüler düzerler. Günün partisi bunlar. Mevsim salatası gibiler. O mevsim ne yeniyorsa onu koyan aldatmacı bir anlayışa sahipler.”
Kullandığı dilin farkında değil Başkan. Biz bu dili iyi tanırız. Bu dille en son konuşulabilecek şey şiirdir.
Mehmet ise "Allah belanızı versin" demiyor; "ulan siz ne hödük adamlarsınız, ne az gelişmiş adamlarsınız, halkının bir bölümünü bu denli ötekileştirme, kendinizi her şeyin sahibi sanma hakkını nereden alıyorsunuz." da demiyor; bakın ne diyor Mehmet:
"Nazım'ı benim yerime de sevin"
Sonuna ünlem bile koymadan.
Mehmet böyle demese zaten ortada “haklı” falan da kalmayacak ve duymaktan yorulmuş kulaklarımızı tıkayıp geçeceğiz meselenin yanından.
Ama Mehmet öyle bir şey söylüyor ki kalbimize dokunuyor. Bir insanın sevdiği şairinin yasaklanması ne demektir iyi biliriz. Bir gece yarısı baskınında kitaplarımızın çuvallara doldurulduğu vardır, Nazım okuyoruz diye tokat yemişliğimiz, anamıza sövülmüşlüğümüz vardır. Karlı Kayın Orman’ını öğrenci yurdunun bahçesinde söyleyen arkadaşlarımızın derdest edilmişlikleri, günlerce emniyetlerde sürünmüşlükleri vardır. Bu nedenle kulaklarımızı tıkayamayız Sayın Başkan. Siz eğer Nazım’ı gerçekten okumuş ve sevmiş biri iseniz bunları bilmeniz lazım, bunları biliyor iseniz böyle meseleleri günlük politikaya kurban etmemek gerektiğini de iyi biliyor olmanız lazım.
Biz biraz da Mehmet için tokat yedik Sayın Başkan, gene de yeriz. Siz sol bir partinin il başkanı olarak Mehmet’in Nazım’ı sevmesinden rahatsız olmayın. İlla bir şey yapacaksanız CHP’nin geçmişte Nazım’ın yeniden vatandaşlığa alınması için ne tür çalışmalar yaptığını ya da neden yapamadığını falan araştırın, kurullar, komisyonlar kurup hesabını kendinizden sorun.
Ama anlıyoruz bu arkadaşları. Bu arkadaşlarımızın hepsi savaşçı, hepsi bedel ödemişler ya şimdi nimetlerini kimseyle paylaşmak istemiyorlar.
Şu ülkede 70-80 yıl var ki edebiyat alanındaki iktidarın sol yazar-çizer takımında olmasından da yararlanarak şairlerin, romancıların, tiyatrocuların, eleştirmenlerin önde gelenleri hep soldan olmuştur; bu arada elbette Erdem Beyazıt gibi, İlhami Çiçek gibi, Cahit Zarifoğlu gibi, Rasim Özdeneren gibi, hatta Sezai Karakoç gibi İslami kesimden pek çok edebiyatçı biraz güme gitmiştir. Yazarından, şairine, eleştirmeninden yayınevi sahibine bütün bir edebiyat alanında iktidar solda olmuştur bu ülkede ve bunun anlaşılır sebepleri vardır, biraz düşününce bunun çok doğal bir sonuç olduğuna bile varabilirsiniz. Solun temsil ettiği bütün değerler kitap okumayı meşru ve gerekli kılar. Öbür tarafın temsil ettiği değerler ise kitap okumayı “elzem” görmediği gibi yerine göre engelleyicidir de. Ama o mahallede de işler değişmiştir bu son 20-30 yıldır. Orada da okuyan yazan sayısı hızla artmış ve iyi şairler, yazarlar, soldakilere hodri meydan diyebilecek entelektüeller çıkmıştır. Fakat bizim mahalle doğrusu o mahalleyi hemen hiç izlememiştir. Hatta oranın hem okur sayısı olarak hem de nitelik olarak giderek daha “derin” bir mahalle haline geldiği görülememiş, edebiyat dünyası bizim mahalleden ibaretmiş gibi bir tutum sürdürülmüştür. Televizyonlarda en zor konularda ufuk açıcı konuşmalar yapan son derece donanımlı türbanlı kızları, hanımları, İslami kesimden yazarları görünce şaşırmışlardır ve bunları muhtemelen “istisna” olarak kayıt altına almışlardır.
Elbette soldan çıkan edebiyatçıların da genellikle edebiyatın şaşmaz ölçüsü gereğince sadece gerçekten değerli olanları kalmıştır kendisinden 10 yıl sonrasına. Nazımlar, Ahmed Arifler kalmıştır misal; ama bir dönem hararetle okunan, okutulan Aziz Nesinler, Asım Bezirciler, Talip Apaydın’lar, Bekir Yıldızlar belli ki bu söz ettiğimiz edebiyatta iktidarın sol’da olmasından da nasiplenmişlerdir.
Demem o ki edebiyatımızda “değerlilik” meselesinin böyle bir handikapı olmuştur her zaman. Solcular kendiliğinden şanslı olmuşlardır bu konuda. Hâlâ da biraz böyledir.
Ama kardeşim hiç olmazsa bağın başını elinde sopayla bekleme.
İnsandan, sevgiden, aşktan yana olmanın tapusunu sana mı verdiler "canım kardeşim". Sen Nazım'a sordun mu bakalım senden razı mı, beni Türk solcularına emanet ediniz diye mi düşünüyor usta, yoksa senin bu bütün tahakkümcü zihniyetinin her bir olay vesilesi ile ortalığa saçıldığını gördükçe kaşlarını mı çatmakta?
Bu ülke adama "Ben Vatan Hainiyim" gibi bir şiiri yazdırdı ya yaşasaydı "solculuk, sizin kendinize vehmettiğiniz önemse, solculuk sizin küçük çıkar hesaplarınızsa, solculuk dışlamaksa tüm bir halkı" diye de ağzını açabilirdi hazret.
Mehmet ne diyor bak; peki diyor Nazım'ı benden esirgediniz, alın sevin; ama benim yerime de sevin n’olursunuz. Siz diyor onu benden esirgediniz ama benim sevdiğim pek çok şair daha var, gelin onları beraber sevelim.
Durun ve bu sözlerin anlamı üzerine düşünün diyorum ben de. Solun temsil ettiği ama artık unutulmuş olan değerlerin hepsini içinde barındırmıyor mu bu sözler?
Velhasıl Mehmet Nazım'la aynı kandan geliyor, aynı yürekle dokunuyor kelimelere, çocuklara, hayata.
İçinizdeki kin sizi başka insanlara çevirmiş. Tüm insanlık için kurduğunuz o güzelim ütopyalar, hayaller gerçekleşmedikçe, sisteme karşı duyduğunuz kin hepinizi sevgisiz, kıskanç, kötü insanlar yapmış.
Var olduğunuz, soluk aldığınız hayatı egemenlik alanı ilan etmişsiniz. Kullandığınız dil devrim sonrası iktidarı ele geçiren ve her şeyi hakkı gören haris zihniyetin dilidir, kahraman dilidir.
Kusura bakmayın Sayın Başkan. Bu dili kullandığınız sürece kulaklarım size tıkalı.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
Bekir'in Hayvenseverliği
11/1/2009 · Kategori: gunluk koseyazilari
Bizim Bekir'i bilirsiniz, onuncu köyde oturur; amma pek bir elitist, kentçi, modern ve laiktir. Siyasal köşe yazarı olarak bilinir; gelgelelim Akp'ye ağzından salyalar akıta akıta saldırması dışında siyasal yazısını gören olmamıştır. Akp karşıtlığı gözünü öylesine kör etmiştir ki yazılarda "sallandıracaksın bunlardan birkaçını" demeye varan ifadelerin modern-demokrat-batılı çizgi ile örtüşmediğini bile fark etmez.
Bu Bizim Bekir'in bir de meşhur bir hayvanseverliği vardır. Kan gövdeyi götürür memlekette, öğrenciler-memurlar joplanır, filistinliler patır patır dökülür Bizim Bekir hayvanlara olan sevgisini anlatır köşesinde. Böyle bir hazrettir Bekir.
Doğrusu onun en çok hayvan sevgisi ile ilgili yazılarını okururken küplere binmişimdir. Bu bana Hitler'in yahudileri gaz odasında öldürürken elinin altındaki bir köpeğin gıdısını okşamasını çağrıştırır.
Bugünkü yazısını okuyunca rahatladım; Bizim Bekir'in hayvan sevgisi de bütün diğer faşistliklerinden ayrı değilmiş meğer. İnsanları böyle seven(!) birisinin hayvanları farklı sevme ihtimali doğrusu teoride sıkışma yaratıyordu.
Bugünkü yazısından anlıyoruz ki Postal (!) adlı bir köpeği varmış Bekir'in. Onu Cunda(!)dan almış. Köpek tabii annesini özlüyormuş. "Kimi geceler onu bahçe çitinin dibine oturmuş, uzaklara bakarken buluyorlar"mış. Andree (!) "rüyasında annesini gördüğünü" söylüyormuş.
Bizim Bekirgiller "bütün yavrularını iyi (!) insanlara dağıtıp en son Postal'ı yanıondan alıp getirdikten sonra Anne Cunda'da aylnız kalmış"
Sonunda geçen ay Postal'ı annesine götürmeye karar vermişler.
Yavruları gittiğinden beri yüksek yerlere çıkıp adaya gelen yola bakan anne - ben sana ne diyeyim Bekir Allahından bul- karşılamış Bekirgilleri.
Anne ile Postal çıldırmışlar kavuşunca, Postal onu emmeye bile kalkmış.
Bir hafta sonra ankara'ya dönmüşler ve ondan bir hafta sonra da Anne o "hep yavrularını beklediği yerde, uyur gibi, sebebi bilinmeden" ölmüş.
Andree -biliyorsunuz muhterem zevcesi- çok ağlamış.
Bizim Bekir de çok duygulanmış belli ki, Postal'a annesinin öldüğünü söyleyememiş.
Evreni, doğayı ve insanları insanmerkezli bir bakışla algılamanın faşizan yansımaları.
Hayvanları kendi doğalarından, annelerinden ayırmayı kendine hak gören, geçtim, bunu hayvanseverlik olarak adlandıran bir iğrençlik.
Yazıya duygusal bir ton katmak için eklediği kimi yerlere bakınca Bizim Bekir'in bunları göre göre, bile bile Postal'ı annesinden ayırmasındaki vahşiliği daha da belirginleş miyor mu? Asıl hayvanseverlik Bekirgiller'in Postal'ı annesinden ayırmaları ile bir çocuğun annesinden ayrılmasındaki faşistliği aynı görmek değil midir?
Bekir bunları kendisisnin ne denli hayvansever olduğunu göstermek için yazmış her zamanki gibi ama bu kez tam da merd-i Kıpti şeceatin arz ederken sirkatin söylermiş" durumu olmuş. Allah hayvanları Bekirgillerin hayvanseverliğinden korusun
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
erkekler, bayanlar
10/8/2008 · Kategori: gunluk koseyazilari
* izleyenler varsa, olimpiyatlarda şöyle kullanımlar var: "100 metre kurbağalama erkekler yarışından sonra 100 metre kadınlar kurbağalama elemelerini izleyebilirsiniz. Doğrusu TRT'yi bu dil değişikliğinden dolayı kutlamak gerek. Yıllardır söylendi bu konu, bir de ben söyleyeyim, erkek'in muadili bayan değildir, kadındır. Ama bayan'ın daha mesafeli, nazik vb. olduğu düşünüldüğünden sözcüğe demir atılmıştır. Benzer durum "karı" sözcüğüne fazladan kötüleyici anlam yüklenmesinde de görülür. Muadili olan "koca"da bu yoktur. "Kocamı bekliyorum" der de "karımı bekliyorum" demez mesela. "Eş" sözcüğü durumu orta bir yerde buluşturuyor gibi görünüyor. Ama bence kadınların "kadın" sözcüğüne ve "karı" sözcüğüne sahip çıkması lazım, onların izniyle erkeklerin de.
Uzatmayayım bunları düşünürken epey bir zaman önce bu konuda bir yazı okuduğumu anımsadım. Çok da doğru bir yazıydı. Aradım buldum o yazıyı. Alttadır.
"Bayanlar" ve erkekler...
Gerçekçi temeller üzerinde kurulmayan, bu nedenle de sahte bir saygı ve hayranlığın söz konusu olduğu bir ilişki, ne sürekli olabilir, ne verimli ne de "tatminkâr"...
FARUK ÖZSU
Artık erkeğin karşılığını "bayan" kabul ettiğimize göre bu konuda gündem oluşturmak için geç kalındığının da farkındayım, aslında. (Hele bazı kullanımlar var ki yerine doğru kelimeyi kullandığınızda şüpheci ve alaycı bir tebessümle karşılanabilir ya da ayrı bir sınıftan bahsediyor sanılabilirsiniz: "...Bayan milli voleybol takımı, bayan sporcular, bayan memurlar..." gibi.)
"Bayan" teriminin zavallı bir hitap kelimesi olduğu, "erkeğin" karşılığı olarak kullanılamayacağı ve isim tamlamasında "başrol oynatılamayacağı" hususu, yazar, düşünür, dil uzmanı ve "İstanbul Türkçesi'ni güzel konuşmakla maruf" kadim sanatçılarımız tarafından müteaddit defalar söylendiğinden, tekrarı lüzumsuz bir ısrar olacağı gibi, kendini yenileyen bir sıkıcılık yaratacaktır.
Bense bir süre, bayan teriminin, kadın ve kız olmak üzere tüm "dişi" insan türünü kapsamak istendiği için kullanıldığına kani olduğumdan, bu istimalle ilgili eleştirilere, -bu paragrafta sözünü ettiğim küçük çekincem nedeniyle- pek de aldırış etmiyordum aslına bakarsınız.
Ancak gün geçtikçe ve daha da dikkat çekici kullanımlarını gördükçe bunun basit bir gramer hatası değil de ayrımcı bir zihniyetin ipuçları olduğunu düşünmeye başladım. Özellikle kendi çalışma ortamımdaki yanlış kullanım ("Bayan hakimler") çok rahatsız ediciydi. Bir kadının "hakim" unvanı takabilmesi için asgari 26 yaşında olması gerekiyordu ki, bu yaş (mesleğin kamusal niteliğiyle de birleştiğinde) malum olduğu üzere bir "kızın", gönül rahatlığıyla "kadın" olarak tarif edilebileceği bir yaş.
Hele bizzat kadınların, kendilerine -medeni halleri ve yaşları ne olursa olsun- "bayan" sıfatıyla başlayan tamlamaları kaygısızca ve gönül rahatlığıyla kullanımları var ki, asıl acıklı olan da o bence. ("Üzerinde düşünülmemiş" olmasının mazeret değil, aksine vehameti artırıcı bir hal olduğunu düşünüyorum.)
Karı ve koca
Benzer bir ürkek hal, erkeklerin "karım" tabiriyle mesafe ve münasebetlerinde de görülür. İçtenlikle söylendiğinde eşsiz bir huzurun ve hoş bir gururun işareti olmasına rağmen, yerine göre kaba, yerine göre de, -az da olsa- cinsel bir anlam verebileceği endişesiyle, tercih edilmez bildiğiniz gibi. Aynı kaba anlamı karının karşılığı olan "koca"da görmeyiz. Karı ne kadar kabaysa, koca da o kadar kabadır oysa. Üstelik birçok kullanımda özellikle de yargı alanında "karı"nın yerine konulan kelimeler yetersiz kalır ve tıpkı "kuzen"de olduğu gibi ikinci bir terime ya da izaha ihtiyaç duyar. Ezcümle, erkekler ortamına göre "hanım, bizim hanım, bizimki, içişleri bakanı" vs. ile durumu idare etmeye çalışırken kadınların elleri rahattır: Diğer kadınları kıskandırmak isterlerse; "kocam", bunun dışında ve her halükarda hiçbir endişe duymaksızın kullanabilecekleri terim olarak, "eşim" ceplerindedir ve neyi kullanırlarsa kullansınlar nezaket seviyeleriyle ilgili bir endişe ve tartışma söz konusu olmaz.
Yani, mesele basit bir terminolojik hata değil ve bu nedenle de bütün yükü "Köşe Kadısı" Hakkı Devrim'in omuzlarına yüklemek çok büyük haksızlık olacak.
Kibar ortamlardaki (bu türden sayılamayan ve özellikle de kadınların özneliğinin söz konusu olduğu alanlardaki kullanımlar için herhangi bir gazetenin 3. sayfasına bakınız.) tasarruflara ve özellikle yukarıda örneğini vermeye çalıştığım kullanımlara bakıldığında aklıma şu sorular geliyor: Acaba, "kadın" kavramını kullanmayı ayıp mı sayıyoruz? Bir kadına, "kadın" demekle saygısızlık ya da kabalık yaptığımızı mı düşünüyoruz? "Kadınlık ya da kadın olmak" küçük düşüren, utandıran, anılmaması gereken bir hal midir? Birine "kadın" dersek onu aşağılar mıyız? Ya da tersinden sorarsak, "kadın"lık uluorta dillendirilemeyecek bir "kutsiyet" mi barındırıyor? Kadınlar "ulvi" varlıklar mıdır? Özetle, kadın olmak neden "normal bir yapı" olarak görülmez?
Bir süre önce bir arkadaşımla, "bayanlara el kaldırmayışıyla" tanınıp sevilen oldukça medyatik bir sanatçımızın, haftasonu karısıyla yaptıkları tartışmada sinirlerine hakim olamayarak "iki tokat" atması hadisesi üzerinden, aile içi ve toplumsal şiddet üzerine konuşuyorduk. Bir ara ben yukarıdakilere benzer şeyler söyleyince, arkadaşım; "...Ülkede kadınların can güvenliği yok, sürekli dayak, hatta ölüm korkusu çekiyorlar. Dayağın meşru sayıldığı bir toplumsal yapıda senin takıntın biraz lüks değil mi?" demişti.
Takıntı mı?
Sahi, benim kafa yorduğum mesele basit bir takıntı mıydı, hem de lüksünden?
Arkadaşımın işaret ettiği, yani "Darwin'in doğal seleksiyon" teorisini sosyal hayata da taşıyan insanlarla benim bahsini etmeye çalıştığım zihniyet gerçekten de çok mu uzak birbirine?
Sağlıklı bir ilişki için her şeyden önce insanların birbirlerini doğru tanımlamaları ve gerçek yerinde görmeleri gerekir. Karşıdakini "kutsayarak" ya da olmadığı şekilde anlayarak kurulan her ilişki için hayal kırıklığı kaçınılmazdır. Gerçekçi temeller üzerinde kurulmayan bu nedenle de sahte bir saygı ve hayranlığın söz konusu olduğu bir ilişki ne sürekli olabilir, ne verimli ne de "tatminkâr"... Kısa bir süre önce yapılan bir anketin sonucunda dünyanın en mutsuz milletlerinden biri olarak belirlendiğimizi hatırlıyorum. Sizce bunun altında sadece ekonomik sebepler mi var?
Üstelik "hayranlık" duygusu, hemen yanında "küçümseme" refleksiyle dolaşır ki, bu keskin geçişten "şiddet"in doğması neredeyse kaçınılmazdır.
Sonuç olarak bir kadının kadınlığını, -her ne sebeple olursa olsun- kabul etmekten kaçınan bir erkekle, kendi vasfını doğru yerde kabul edip buna göre davranmayan kadınların ilişkileri gerçek ve doğru bir ilişki sayılamayacağından, birbiri hakkındaki görüşleri de hakkaniyet ve adaletten uzak gerçeklerle uyuşmayan sığ yargılar olacaktır. Birbirini doğru tanımayan ve de anlamayan tarafların, yine birbirleri hakkında verdikleri "kararlar" da işte bu nedenle işe yaramayacaktır...
Bendeki ilk çağrışım bu oldu. Neyin mi? Radikal İki'de Sayın Osman Can'ın başlattığı ve yine bu sayfalarda birkaç haftadır, kalitesini daha da yükselterek gelişen yargı (ve yargıç) tartışmalarında, Mustafa Kutlu'nun anlattığı "yargıç" konumuna karşılık, Orhangazi Ertekin ve Kemal Şahin'in birlikte yaptıkları değerlendirmede "seküler"lik talep ve teklifleri ve yargıçların toplumla ilişkileri ile ilgili güçlü sözlerinin.
Şimdi de şunu düşünmeli: "Acaba hem toplum hem de yargıç, çağdaş konum ve ölçülerde yaşayacakları, adil, modern ve demokratik bir ilişki istiyorlar mı? Ve de ne denli ihtiyaç duyuyorlar, ne kadar hazırlar?"
Bence tartışmanın ilk aşamasının düğümü burada çözülecek...
FARUK ÖZSU: Ödemiş Hakimi
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
gerçek yalan kandırılma
9/8/2008 · Kategori: gunluk koseyazilari
bu ayna her zaman karşımızda!
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
değiniler, sinan yeniceli
5/8/2008 · Kategori: gunluk koseyazilari
internette dolaşırken naime erlaçin hanım'ın 'kitsch ile ilgili bir yazısına rastladım. ( http://www.borgesdefteri.blogspot.com/)
yazı kitsch kavramı ile yeni bir şey söylemezken ve işte nedir ne değildir kıvamında akıp giderken 'kitsch' ile şiir arasında tuhaf bir ilişki kuruyor. bana ilginç gelen son paragrafında söyledikleri, diyesi ki kitsch her tarafı ele geçirdi, şiir de etkilendi bundan ama "bu imgeleri bozuk bu dönem yangınından, yoza tapınma çağından salimen çıkmayı bilecektir." ve "bu gerçeği yadsımak pek akılcı gelmiyor bana."
kitsch için, özü itibariyle yaygınlaşmış zevksizliğin estetiği diyelim hadi. peki, bu en çok şiirde görülüyor değil midir? daha doğrusu ve geneli sanatta.... zaten kitschin yapısı gereği ilk ele geçirdiği alan sanat oluyor. asıl vurgulamak istediğim başka bir şey. "imgeleri bozuk" diyor ya imgeler düzelince işler yoluna girecek mi peki? mümkün olabilir mi böyle bir şey? - ayrıca imgelerin düzelmesi mümkün müdür, o da başka- burada asıl mesele imgeyle yazılan şiirin kitsch haline gelmesi ve artık hiçbir şekilde bir anlam üretemiyor olması değil midir?
fazla akılcı olmamak lazım gelir diye düşünmekteyim.
şiirin imgelere indirgenmesi kitsch olmamış mıdır?
ah, ne yazık ki ahrazız, ne yazık ki başka türlü bir şey yazacak imkanımız yoktur.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
steve'e açık mektup
31/7/2008 · Kategori: gunluk koseyazilari
ZEBUR OKUYAN BİR YAHUDİ ÇOCUK İÇİN GÜZELLEME
bir gün böyle mektuplar yazacağımı söyleseler inanmazdım.
" şartlarda adalet yoksa onurlu hareket maça hiç çıkmamak olmaz mı? deplasmana sizi desteğe gelmiş 3-5 taraftarınızı üzmemek için
değer mi?"
sevgili steve, sencağızım
bu hayat için de erken ölümler için de fazla güzelsin.
içinde bulunduğun şu ahval ve şerait çok namüsait bir mahiyette tezahür etmiş olabilir.
emsali görülmemiş bir galibiyet
cebir ve hile
bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere
kendini yapayalnız hissediyor olabilirsin.
harap ve bitap hissediyor olabilirsin sencağzım.
bütün bunlar böyle bile olsa sen Davud'un şarkılarına olan inancını yitirmeyeceksin. bir kudrete ihtiyaç hissediyorsan bilmen gereken şu ki kudret başkalarına üstün gelmek isteyenlere lazımdır. asıl cesaret odur ki; yenileceğini bilsen dahi o maça çıkabilesin, o tekmeleri yiyebilesin. başkalarını mesele olmaktan çıkartacak kudret varsa onu arayalım biz.
öte yandan şarkılarda buyrulur biliyorsun; hayat kaybeden kazanıyor oyunudur. unutma ki sen kitabı ve dini kalmamış bir peygamberin müminisin. ezelden beri kaybetmeye hay hay diyen bir itikadın son neferisin.
biliyorsun mesele gerçeğin vahametinde değildir; mesele senin bunun ne kadarına dayanabileceğindedir der o. bu nedenle biz bizi bekleyeni zaten biliyor idik, sevinmeyeceğimizi ve bu dünyada birkaç güzel andan gayrı teselli bulunamayacağını da biliyor idik.
ancak beklentisi olanlar hayal kırıklığına uğrar ve ancak onlar kandırılabilir.. bizim gücümüz belki de budur sencağzım.
ayrıca kişisel kanaatim de şudur ki: hayatın bizim istediğimiz gibi bir yer olmasından daha sıkıcı tek şey olabilir:cennet
seni çok öpüyorum.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
Key Ödemeleri
28/7/2008 · Kategori: gunluk koseyazilari
zamanında verilse şaşardım
hakkıyla faizlendirilse şaşardım
verileceği söylendi, şaştım
bir de site kurmuşlar keyodemeleri.com deyi.
girilse şaşardım.
siteye hücum olacağı belliyken sitenin alt yapısını ona göre kurmayı ancak bir alman falan aklederdi.
diyelim ki gireceğiz, muhtemlen yarın ya da öbür gün gece yarısı falan bir saatte.
500 YTL bekleyenler 100 YTL'nin üstüne çıkarlarsa gene şaşarım.
ne diyeyim, bize böyle bir yurttaşlık yaşattınız ya ömrümüzce, kendi yurdumuzda ikinci sınıf, korkak, ensesine vur lokması al adamlar ve kadınlar olduk ya...allahınızdan bulasınız.
hastaneniz, adliyeniz, okulunuz ne ki key ödemeleriniz ne olsun...
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
« Önceki ::

