Başımızdan Geçenler, Levent Yüksel Orhan
1/8/2009 · Kategori: deneme
Veysel’in takkesi bağlamında yeniden gündeme gelen kılık kıyafet tahakkümünü düşünürken aklıma ilk gelen İskilipli Atıf Hoca olmuştur. Şapkaya Frenk Serpuşu dediği için idam edilen bu adam için nurcu-islamcı kesim, konformizmin sularına dümen kırmazdan evvel her yıl anma topla
ntıları düzenlerler, meşhur gadre uğramışlık duygularını yılın belli bir haftasında bu adam üzerinden beslerlerdi.
Daha ileri ve derhal yetişilmesi gerekli bir dünyaya angaje olmak adına köklü bir değişim niyetiyle gözünü topluma diken her iktidar için kılık kıyafet, yapıp ettiklerinin tamamlayıcısı, mütemmim cüzü, alameti farikası olmuştur. Rus steplerinin ayazında zavallı halkı Fransız külotlu çorapları içinde tir titreten Deli Petro ile fes ve Mahmudu sani hazırlıkları içinde ilk pantolon giydirilip deneme sürüşü için sokağa salınan saray ağasını linçten zor kurtaran ıslahatçı güruh gibi; Kastamonu’da fötr sallayan son gözü kara yenilikçimiz de bir fikrin en sızdırmaz, en kavi kalıp ve koruyucusu olarak kıyafeti görmüştür.
İktidar yerleştirmeye çalıştığı zihniyetin hem teminatı, hem sembolü, hem de bekçisi olarak kıyafeti gördüğü için ona karşı duyulan en ufak bir şüpheyi rejimin bütüne yönelik bir tehdit olarak algılayıp şiddetle karşılık vermiştir. Bu bahsi hem komik hem de acıklı kılan budur. Daha da acıklı olanı ise, tıpkı Said Nursi gibi İskilipli Atıf hocanın da fikrini kendi kıyafetine sararak korumaya çalışmasıdır. Bugün o mağdurdur yarın öteki olacaktır.
Modern dünyanın cennet yakasında kime giydirilir bilinmez, fakat bizde, yani cinnet
yakasında insandan gayrı her şeye giydirilir kıyafet. Örtünmek/ısınmak gibi bir ihtiyacı tabii bağlamından koparıp bir zihniyetin gardiyanı kılmak bizi hangi cennete götürmüştür bilmem ama cinnetten beslenen o cennete sonsuza kadar ulaşamayacağımızı biliyor ve diliyorum.
Beygir büzüğü kavuğuna sokunduğu misvakla, sünneti seniyye mucibince amel ettiğini bağıran riyakar 18.y.y. münevveri, tanzimatın sıfır kalıp narçiçeği fesiyle ense güzeli kalem efendisi, Kemalizminse elbette Ahmet Kutsi’sidir. Toplu sünnet şenliklerini Cumhuriyet bayramına denk düşürüp, çükleri kesilirken yoksul halk çocuklarını “ Yaşasın Cumhuriyet “ diye bağırtarak kemalizmin sünneti seniyyesini yerine getirecektir. Rasgele….
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Çapuldan gelen Çapaçul Çapulcular, mehmet işten
1/8/2009 · Kategori: deneme
değil mi ki esin gebermedikçe bana rahat yoktur” k. celal gözütok Çapaçul, artık çok az kullanılan bir sözcük, giyimine temizliğine dikkat etmeyen kişi ya da onun sıfatı anlamında. Çapulcu sözcüğü ile aralarındaki ses ve anlam benzerliği görülmeyecek gibi değil. Hatta çaput sözcüğü de ailenin üyesi gibi. Nişanyan, çaput için eski bez parçası, paçavra diyor; çapul için saldırı, akın diyor çapaçul’un ise Farsça çapan (eski püskü, pejmürde) ile Türkçe çul (atları soğuktan korumak için örtülen örtü)un birleşmesi ile oluştuğunu söylüyor. Dil söz konusu olduğunda sesleri ve hele de sesleriyle beraber anlamları benzeyen iki sözcüğün farklı köklerden, farklı dillerden geldiğine inanmam (bkz. il- kökünün türevleri). Bizimki gibi sondan eklemeli dillerde birbiriyle anlamca ilgili sözcüklerde ses yakınlığı görüyorsanız onların OBEB’ine inerseniz %99 bir olasılıkla sözcüğün kökünü doğru bulursunuz. (ilişki, iletişim, ilmek, ilik, ileri örneklerinin OBEB’lerinin il- olmasından yorumlanacak) Söz konusu ettiğimiz çapul, çaput, çapaçul örneklerinin OBEB’i çap’tır. “çap”mak eylemi koşmak, dörtnala gitmek, akın etmek anlamında Eski Türkçe bir kök. Nitekim Nişanyan da “çapul” sözcüğünün bu “çap”mak eyleminden geldiğini söylüyor. Muhtemelen “çapulcu sürüsü” şeklinde deyimleşmiş olan söz grubunun başıbozuk, düzensiz saldırı gerçekleştiren topluluk olmasından yorumla söylüyor bunu. Doğrudur da, yani çapul sözcüğü “çapmak”tan gelir. Eğer böyleyse çaput ve çapaçul sözcükleri de aynı çapmak eyleminden gelmektedir diyeceğim ben. Peki ama çapmak ile çapul, çapulcu arasında koşmak, saldırmak, dörtnala gitmek bağlamında bir ilgi var da çaput “eski bez parçası” ise bu ilgiyi nasıl kuracağız, diyenlere “çapul” o başıbozuk sürüsüsün yaptığı saldırı ise çaput da o çapulu gerçekleştirenlerin üstündeki eski püskü giysi olmalıdır diyeceğim. Çapaçul o görünümdür. Farsça “çapan” ve Türkçe “çul” sözcüklerinin bileşimi olduğunu değil Türkçe çapmak ve Türkçe çul sözcüklerinin birleşimi olduğunu düşünmek gerekir. Bu arada bir topluluğa ilişkin olumsuz kökenli adlandırmaların o topluluğun düşmanları tarafından oluşturulmuş olmasını neredeyse bir zaruret addetmekteyim. Dolayısıyla olumsuz nitelikli bütün bu adlandırmaların çapulcuların düşmanları tarafından konulmuş olması yani sözcüğün en eski manada Farsça’dan geçmiş olması mümkündür. Nitekim Ahmet Vefik Paşa Lehçe-i Osmani’de çapmak eyleminin anlamını koşturmak,sürmek olarak verdikten sonra Farsça’da çâpîden şeklinin olduğunu söylemektedir. Kaşgarlı Mahmut ise “çap” kökünün Türkçe ve doğal ses (yansıma) olduğunu söylüyor. Ama yukarıda da belirttiğim gibi düşmana saldıran bir topluluğun kendisini “çapulcu” olarak adlandırmasının mümkün olmadığını Farsça’dan alınmış ve Türkçeleştirilmiş olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Bir kök ya da sözcük bir biçimde başka bir dile geçip benimsenirse “çaput” örneğinde görüldüğü gibi sözcükten o dilin yapısına uygun türetmeler eninde sonunda gerçekleşiyor. Bu saptamalar Türk sözcüğünün kendisine ne kadar açılım getirir bilemem. Çünkü, Farsça’da turktâz çapulcu, ılgar; turkcûş yarı pişmiş et ve turkmân Türk demektir. Hepsi de uygar olmayan, uygarlaşmamış gibi bir anlam içeriğine sahiptir.
“değil mi ki şu çapaçul hiçliği ileri götürebilirim
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
tanrı mezarını ısıtsın, Levent Yüksel Orhan
1/8/2009 · Kategori: deneme

anasayfada geniş bir kutucuk var, sayfa açılır açılmaz soruyor, ne düşünüyorsun ? düşünmek sözcüğü türkçede nasıl türetilmiştir.
1- tietze ve ismet zeki eyüboğlu'na göre " düşmekten "
2- sevan abiye göre " düş "ten türetilmiştir.
düşten türetildiğini ileri sürmenin albenisine kapılacak olursak meseleyi ıskalayacağız. yedi silsilemiz taransa akrabalarımız arasında bir kant, bir spinoza çıkmayacağına göre düş gibi iç yeşertici bir sözcüğü düşünme fiilinin temeline harç kılacak bir dilin taşıyıcıları olamadığımız anlaşılır.
peki neden bugün için itibarı, cakası tartışılmaz bu fiilin türkçedeki kökeni olumsuzdur. neden onunla hemhal olanı düşkün sayarlar? ve düşünen nereden nereye düşer?
elleri ırmakların serinliğinde, meyvalar devşirilen bir kucaktan düşmüştür.kucağı yarmaya, karnın içinden bakmaya cehdedmiştir. düşünen düşten düşmüştür aslında. varlığa balkonlar, teraslar eklemeye kalkmıştır. çırpını çırpını giden ılgarda ilk onun atı kapaklanmıştır.
attan düşen için ölüm dışındaki yegane seçenek elbette sürünmektir. sırada sürünmek, sürüne sürüne ölmek var. çadırların kazıkları derinleşmeli. agaçlara, çayırlara yapmaları gereken; kuşlara konmamaları, sulara akmamaları gereken yerler açık açık anlatılmalı. aksi halde olabilecekler listelenmelidir. bu list
elerin yaptırımını infaz edenler seçilmeli. benzerlerinizden gelen elçiler ağırlanıp benzerlerinize elçiler gönderilmeli.... derken nurtopu gibi bir medine(şehir)niz olmuştur. bir düşkünlüğün süreği, medeniyet sürünmektir...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Kemalizmin Delisi Oğuz Atay / Nurdan Gürbilek
11/6/2009 · Kategori: deneme
Atay'ın kişilerinin bugün bize en yakın gelen özelliklerinden biri, hayat
karşısında beceriksiz, "hayatın acemisi" olmaları. Tutunamayanlar'da Selim
Işık, Tehlikeli Oyunlar'da Hikmet Benol, düşünmekten yaşamaya fırsat
bulamamış, "hayat bilgisi"nden yoksun, bu yüzden de zihinlerindeki doğrularla
birlikte evde kalmış, çocuk kalmış kişilerdir. Herşey çok önceden belirlenmiş
gibidir: "Kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi" Selim
çocukken ne futbol takımına girebilmiş, ne sınıf mümessili olabilmiş, ne
korkularını yenip çocukluk aşkının peşinden dut ağacına çıkabilmiş, ne de
büyüdükten sonra,kötü yaşarım korkusuyla hayata dahil olabilmiştir. Hikmet'in
içindeki çocuk da, "yaşamadığı için büyümemiş"tir. O da Selim gibi düşünmenin
kurbanı gibidir: Erkeklerin pijama ve terlikle dolaştığı, duvarlarına takvim
asılan evleri gülünç bulduğu için kendine bir hayat kuramamış, sahte olurum ya
da kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamamış, bir kere böyle düşündüğü için başka
türlü düşünememiş, sırf öyle söylediği için bütün hayatını "kelimeler uğruna"
harcamıştır. İçlerinden bir tek "eyyamgüder" Turgut Özben beceriklidir:
Duraklara en kısa yollardan çıkabilir, dolmuşa herkesten önce binebilir; erken
yaşta, öğretmenin gözüne girebilmeninin bağırarak şiir okumaktan geçtiğini
keşfeder; ama o da bu beceresini, "hayat pasosu"nu Selim'i anlamaya çalıştıkça
kaybedecek, bir "deliler treni"nde bir istasyondan diğerine dolaşmayı
seçecektir. O halde bir kader birliğinden söz edilebilir: Bilinç insan
hayatın dışına itecek; beceriksiz, tutuk, acemi ve işlevsiz kılacaktır.
Atay bu yaşantıyı acıklı bir dille, tutunamamaktan yakınarak ya da
tutunamayanları hor görenlere, onları gülünç duruma düşürenlere öfke duyarak
-bir tür unutkanlıkla, acı çekenin dışında herşeyi unutarak- anlatabilirdi.
Ama bunu yapmıyor; birşey geri çekiyor Atay'ı; oradaki tutukluğu,
beceriksizliği abartmayı, daha komik, daha kırılgan, daha korumasız kılmayı
seçiyor. Tehlikeli Oyunlar'da Hikmet, hayattan kaçıp sığındığı gecekonduda,
kendisi gibi yaşamasını bilmeyenler için büyük bir boşluğu, "hayat kadar büyük
bir boşluğu" dolduracak yüzlerce ciltlik bir "hayat bilgisi" ansiklopedisi
çıkarmayı tasarlıyor. Bir insanın günlük hayatta yolunu bulması için bilmesi
gereken herşey; soyunurken nasıl bir sıra takip edeceği, pijamalarını nasıl
katlayacağı, "Bakkal Rıza'ya gitmek meselesi" dahil günlük hayatta
karşılaşabileceği bütün durumlar ayrıntılarıyla, mümkün olan bütün çözüm
yolları aydınlatıldığında kimse kararsız kalmayacak, kimse kendini yalnız
hissetmeyecek, kimse delirmeyecektir. Kitaplardan edinilmiş bilgiden,
kitabilikten, bilincin karşılıksızlığından, zihinde kurulana tekabül eden bir
gündelik hayat olmamasından kaynaklanan yalnızlık, bu kez bu soruna da
karşılık verecek dev bir kitapla aşılmaya çalışılıyor. Bir türlü hakim
olunamayan günlük hayata dahil olmanın, sürekli bir korku kaynağı olan eşyayı
denetlemenin tek yolu, hayatı hep bir hayat bilgisi kitabına danışarak, bir
talim olarak yaşamaktan geçecek: Kapının kilidi iki kere çevrilmeli,
anahtarlar vazonun içine konmalı, diş fırçası yıkandıktan sonra lavabonun
kenarlarına vurularak suları silkilmeli, sevişirken iyi oluyor, iyi oluyor
diye tekrarlamalı, tabiatı sevme talimleri yapılmalı... Hikmet'in yaptığı
gibi: "Bütün kötülükler dalgınlıktan çıkıyor. İnsan nerede olduğunu, ne
yapmakta olduğunu her an bilmeli. Mesela sen şimdi kahvedesin dedim kendime,
çayını içtin dedim, parasını ödeyeceksin dedim. Dışarıda yağmur yağıyor, sen
yağmurun dinmesini bekliyorsun. Mevsimlerden sonbahardır ve içindeki bu yavaş
hüzün sonbahar yüzündendir. İlkbahar olsaydı böyle hissetmezdin. Mevsimlerin
değiştiğini gözden kaçırmamalısın. Kahvede oturup Sevgi'ye gideceğini durmadan
düşünüp, sonra da çayını parasını verip vermediğini bilmez bir duruma
düşmemelisin. Hızla kapıdan çıkıp, yürümeğe karar vermiş olduğun halde
yalınayak otobüse binmemelisin. Hiçbir zaman, birdenbire kendini bilmediğin
bir yerde bulmamalısın. Bütün kötülükler hazırlıklı olmamaktan doğuyor."
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
gerçeğin yerini ne aldı
19/10/2008 · Kategori: deneme
gerçeğin yerini ne aldı?
çünkü bir süredir onsuz da yaşayabildiğimizi, hatta insanların gerçeğe biraz kızgın olduklarını anlıyorum. diyorlar ki, lanet olası gerçek, çekilip gitmiyor ki yerine koyduğum şey tam anlamıyla gerçek olabilsin...
çocuklarını gerçekten sevip sevmediklerini düşünmüyor hiçbir anne baba; bunun yerine okul taksitlerini ödemek, arada bir bir onlarla bir yerlere gitmek gibi sunulan "aile" imajına uygun olup olmadıklarını önemsiyorlar. birinin onlara "çocuklarıyla ilgilenmedikleri" yollu bir 
eleştirisi öldürücü etki yapabilir; ama mesela "çocuklarını sevmedikleri" ni söyleseler ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini bilemezler, ihtimal ki bunun ne saçma bir soru ya da yaklaşım olduğu geçer akıllarından.
gerçeğin yerini ne aldı?
çünkü bir süredir onsuz da yaşayabildiğimizi, hatta insanların gerçeğe biraz kızgın olduklarını anlıyorum. diyorlar ki, başkalarının beni nasıl gördüğü önemli, benim beni nasıl gördüğümse adam sende...
ölüm demek, hangi mezarda nasıl ve kaç paraya bir yer bulabileceğimiz demek, cenaze törenine gitmek demek, işlerin aksaması demek, görüntü ve kasılma.. arkadaşlarımızın evlenmesi gibi şeylere katılmak zorunluluk, görüntü ve kasılma. gerçek sevinç ve gerçek acı yok, def olsunlar ki yerlerine koyduğumuz bütün bu görüntüler ve kasılmalar gerçek olabilsinler.
mağazadaki tezgahtarla kurulan ilişki ile iş arkadaşıyla ve giderek tüm arkadaşlarla, akrabalarla kurulan ilişkiler aynı yerde toplanıyor, görüntü ve kasılma.
gerçeğin yerini ne aldı?
konfor, kendimiz olmamanın karşılığında verilen avans. nezaket saygı görmenin kaporası.

inanmamız için gerçek olması yetmiyor. hatta gerçek olsa bile kafamızdakine uygun değilse reddetmeye, umursamamaya, görmezden gelmeye hazırız. neyiz biz, neye dönüştük, yeni insan bu mu? yoksulu, zengini; cahili, aydını hilkat garibesi bir topluluk. hiçbir düşünceyi sonuna kadar takip edemeyen, aklından hep şablonlar geçen, hep hata yapmamaya çalışan......en önemli muhasebesi ev araba ıpood, yeni model ps, cep olan ... görüntüler ve kasılmalar halinde uygar
Godard'ın dediği gibi bir kaçış gerçek'ten
"demek ki ölmemişim, çünkü bütün hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi."
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Esinlenme, İntihal ve Dilsizliğimiz
20/9/2008 · Kategori: deneme
Esinlenme, İntihal ve Dilsizliğimiz
Şiirlerini çok uzun çalışan biriyim. Kalpazan adlı bir şiirim olacak bir gün sanıyorum. 8-9 yıl önce başlamıştım. “Yenilmek Bir Önlem” de öyle. Hemen hemen tüm şiirlerimi çok uzun süre bekletmiş, bittiğine inandığımda yayımlamışımdır. Fakat bu uzun çalışmalar sırasında şiire nereden, nasıl başladığınızı unutuyorsunuz, sizi ona iten ruhsal iklim değişiyor, belki bazıları da o yüzden bitmiyor. Benim gibi hafızası zayıf biri için bazı ‘kritik’ sorunlar da yaratıyor bu durum. Çok uzun süre çalıştığım ve sonra çok uzun süre dönüp bakmadığım şiirlere bakınca bir yabancılaşma hissediyorum, şiir benim değilmiş gibi. Mecaz değil, gerçekten yani. O dizelerin aslında başka bir şairin olduğu, şiirimin arasına karıştığı vehmine kapılıyorum. Bu tür anılarımın en belirgini “gece meleği” şiiriyle ilgilidir. küçük İskender’in de “çekmece meleği” adlı bir şiiri var, “gece meleği”ni bitirdiğim zaman ilk rahatsızlığı hissetmiştim ad benzerliği ile ilgili. Hâlâ birisi çıkıp bu şiiri, bu dizeyi şuradan almışsınız diyecek gibi gelir bana.
Bunları düşünmeme sebep Haydar Ergülen’in Varlık’ın Eylül sayısındaki “Günler Geçer” köşesindeki son yazısı. Benzer sorunları ele almış. “Günler Geçer” köşesi yayınlanmaya başlayınca, ne yalan söyleyeyim, Haydar Ergülen’in benim “Ayrılıkta” şiirimi okuduğunu ve oradan esinlendiğini düşünmüştüm. Ama kimseye de bir şey söylemedim bu konuda. Çünkü o şiirin, benim şiirimin dışında bir yerde durduğunu fark etmiştim yayımladıktan bir süre sonra. Üstelik üzerinde çalışılmış bir şiir olmasına rağmen kafiyeleri ve kimi imgeleri nedeniyle zayıf bir şiir olduğunu ve başka şairlerin imge dünyasını çağrıştırdığını da düşünüyorum. (Gelgelelim, kötü talih, İskender hazırladığı “Aşk Şiirleri Kolonisi” adlı antolojisine benim bu şiirimi almıştı, oluyor işte böyle şeyler…Ne yani Ahmet Muhip Fahriye Abla demek midir?) Ama demek ki Haydar Ergülen okumuş ve şiirin girişini oluşturan sözü köşesine ad yapmıştı.
aşk bitti işte ikimize bak tüm bu alkışlar
kalbime bir buz soktun, şimdi öde borcunu geceye
aşk bitti işte siyah saten kaldı geriye
deli poyraz atlarına gem tutan rüzgar
kaplar alnındaki kederi upuzun
sus git açıklama bu utanç ikimize de yeter
ayrılık çabuk başlar ama uzun sürer
arkadaşlar sana şiirler yazacak, ayrılacağız
kimi toplantılar ve kimi unutkanlıklar, ayrılacağız
bizim dışımızda gelişecek, bizim dışımızda direnecek hayat
herkes eski aşkını anlatırken masaya orada olmayacağız
hiçbir şey için özür dileme, aşk kendini aklar
kırmızı bir atkı al sade, yalnızlığını saklar
edip cansever okuma bu mevsim ruhunu sakatlar
aşk bitti işte ikimize tüm bu alkışlar
İSTANBUL, UÇ- sayı 5
Fakat Haydar Ergülen, yazısının girişinde köşenin adını Turgut Uyar’ın bir şiirinden aldığını açıklıyor. Bir anda Turgut Uyar’dan indragandi yapmış duruma düşmeyeyim mi!?..
Günler Geçer
günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni
kim bilebilir ki kimi neyi eskittiğini
ben ne kadar önemserdim kendimi hay allah
sen ne kadar kumraldın aynalarda hay allah
temmuz tam bu işe göredir bana kalırsa
gel bağışlayalım birbirimizi
Oluyor böyle şeyler. Fakat Haydar Ergülen kendisini de beni de ve bilerek bilmeyerek başka şairlerden dizeler almış şairleri de aklayacak şahane bir yazı yazmış:
“Şiirinden günler geçer'i ödünç aldığımız büyük usta Turgut Uyar'in Allah bilir, bilerek bilmeyerek daha kaç dizesini, duygusunu, sıkıntısını, 'bun'unu ödünç almışızdır, eh öyle olunca da haliyle elimize yüzümüze bulaştırmışızdır. En başta kendi adıma, sonra da, varsa, hani henüz bunun farkında olmayan şairler adına 'kusura bakma usta' demek isterim kendisine. Gerçi o 'kusur'dan yanadır ama bilmem ki bizim bu kusurumuz da o kapsamda sayılır mı? Size tuhaf gelebilir belki de bana şöyle gelir: İnsan bazı kelimeleri değil, bazı harfleri bile ödünç aldığı duygusuna kapılır kimi zaman. Ödünç aldığımız şairin ille de büyük şair olması gerekmiyor elbette, çok sevdiğimiz bir şairden de olabilir, bir şiirden de, çok genç, hatta adını ilk kez duyduğumuz bir şairden de olabilir bu. Sanki diyelim ki 'gibi' kelimesi o şairindir, 'a' harfi de bu şairin, Ve' bağlacı bir başkasının... Saçma geldiğinin farkındayım ama bu bana o şairin mülkü demeyelim de, sanki sevgilisi, çok sevdiği bir eşyası, odası, içkisi, sigarası, boşluğu, çayı, kâğıdı, kedisi, kahvesi, gözlüğü, kalemi, sakalı, uzun güzel saçları filanmış gibi gelir. O harfleri, o sözcükleri bunlardan biri gibi yakıştırırım o şaire/şiire. Günlük, kağşamış, eskimiş, eprimiş, yıpranmış bir kelime, bir sıfat, bir bağlaç, dilek şart kipi... bile bir şiire düştüğünde, yeniymiş, ilk kez söyleniyormuş, şiirde 'ilk ve tek'miş, henüz keşfedilmiş, daha önce böyle söylendiği görülmemiş gibi durur, yani aşk gibi işte, defalarca âşık olursunuz da her seferinde ilk kezmiş duygusunu yaşayıp heyecanlanırsınız ya, bu da işte öyle bir şey...
Ustalık biraz da böyle midir, alışık olduğumuz, bildiğimiz, daha önce defalarca yinelediğimiz kimi sözcükleri, kalıpları, hatta klişeleri de, bize şiirin içinde 'bambaşka, farklı' gösterme hüneri midir? Belki de ustalık Turgut Uyar'in "günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni" dizesinin, 've...' ile başlayan ikinci bölümüne 'buluş' diyelim, ama günler geçer' gibi günlük bir tespit ya da hayatla ilgili bir hayıflanma olan cümleyi o dizenin başına, yani 've çalışır şafağın değirmeni' cümlesinin önüne getirmektir ve bundan unutulmaz bir dize çıkarmaktır.”
Bu arada şiir geleneğimizin zenginliği ve dilde nasıl yoksullaştırıldığımızı göstermesi bakımından da ilginç bir konu bu. Eski şiirimizde şairlerin birbirinden esinlenmesinden tutun, dize aşırmasına rastlantıyla aynı dizeleri yazmasına varıncaya değin farklı adlandırmalar vardı. Şimdi o sözcükler yok. Ama artık o sözcüklerin ifade ettiği kavramsallaştırmalar da yok. Tevarüd iki şairin birbirinden habersiz aynı dizeyi tesadüfen yazması anlamına gelmekteydi misal. (benimki tam tevarüd değil herhalde, muhtemelen okumuşumdur bu şiiri, hafızamın derinlerine kaydetmişim belki, bilinçsizce bir esinlenme belki ) Bir şairin şiirine bilinçli olarak benzer şiir yazmak nazireydi. Ustalık göstermek için yapılırdı. Eğer aynı şeyi alay etmek için, saraka için yaparsanız onun adı tehzildi ya da hezldi.. Eğer bir şairin bir mısraını ya da beytini alıp başka bir şekle büründürürseniz tazmin etmiş olurdunuz. Bir şairin yazdığı beyitlerin üstüne üç mısra yazarak onu beşliklerden kurulu bir muhammes haline getirmek tahmis etmekti. Aynı şeyi bu kez beytin mısraları arasına mısra ekleme şeklinde yapmak taştirdi. 8 mısra eklemek ta’şirdi. Başkasına ait bir şiirin anlamını alıp kelimelerini değiştirerek yeniden yazmanın adı Selh’ti. Başka şairden doğrudan çalmanın adı intihaldi. Bu işi yapana da düzd-i sühan (söz hırsızı) denirdi. İlmam, bir şairin, başka bir şairin şiirini biraz değiştirerek sahiplenmesi demekti. İgare, bir şairin şirinin bir başka şair tarafından benimsenmesi anlamında kullanılırdı. O şaire selam çakmak gibi idi. Görüyorsunuz değil mi şiir geleneğimiz ne zengin ve tafsilatlıymış. Bu yukarıda saydıklarımdan intihal doğrudan ayıplanırdı. Çoğu şairler arası selamlaşmanın ve ustalık yarışının adıydı. Bir edebiyatta oyun ve biçim denemeleri varsa bu o edebiyatın gelişkinliğine delalettir. Düşünsenize, şairin biri “Üstad Namık Kemal’in Nail-i Kadim’e ilmamında söylediği “Tiğ-ı istisnâ çekip gamzen ne nâr eyler bana/ Afet-i aşkın kazâ arz-ı niyâz eyler bana” mısraları aşkın nârdan azade olamayacağını göstermez mi?” diyebiliyordu ve herkes burada Namık Kemal’in Naili’nin şiirinin sonunu, kafiyelerini beğendiğini ve şiirinde onu kullandığını anlıyordu. Ne zenginlik!
Şimdi bu durumlarla ilgili açıklama yapmaya kalksak en azından bir deneme yazmamız icap ediyor.
mehmet işten
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Kitapsız Şairler
3/7/2008 · Kategori: deneme
Yahya Kemal, hayatı boyunca şiir kitabı yayımlamamıştır. Sağlığında şiirlerini Yeni Mecmua, Şair, Dergâh gibi çeşitli dergilerde yayımladı. Kendisinin şiirin biçimi, bitmişliği konusunda çok hassas olduğu biliniyor. “Ve siyah serviler altında kalan kabrinde” mısraının olmamışlığına inandığı için “Rintlerin Ölümü” şiirini 30 yıl yayımlamadığı rivayet edilir. Yıllar sonra dizedeki “siyah” sözcüğünü “serin” yaparak yayımlar. Çünkü şiirde geçen “siyah” sözcüğü o dönemde “siyâh” biçiminde şapkalı olarak yazılmaktadır; ama şair, sözcüğü öyle yazdığında ölçü bozulmaktadır. Şimdi bırakalım okurları, şair olarak adı geçen çoğu kişinin de anlayamayacağı bir hassasiyet! Peşinden gelen Ahmet Hamdi Tanpınar, hayranı olduğu hocası Yahya Kemal’in bu hassasiyetinden etkilenir, ayrıca zaten onun tedrisatından geçmiştir. Her bir şiiri ile yıllarca uğraşır. Bütün amacı büyük bir şair olmaktır. Fakat ölümünden 1 yıl önceye kadar yayımlamaz şiir kitabı. Geçtiğimiz aylarda yayımlanan Günlükler’inden öğrendiğimize göre üstat bütün o romanları, makaleleri biraz da para kazanmak için yazmış. Bu alanlarda kalem sivriltmiş biraz da. Asıl gizli ve büyük amacı şairlikmiş. Orhan Veli’nin “Bense daima üzüntüsünü çektim / Onları iş olsun diye yazdığımı bilmenin. ...” demesine benzer bir durum var. Sonuçta Ahmet Hamdi ölmeden bir yıl önce de olsa bir kitap çıkarmış ama “büyük şair” olmamıştır. Edebiyatımız için büyüktür ama şiirleriyle değil. Yahya Kemal’in durumu daha enteresan. Hayatınız boyunca kitap çıkarmıyorsunuz ama dönemizde “üstat” kabul ediliyorsunuz. Özgüven bu olsa gerek. Belki de şiirin ne anlama geldiğini kavramak böyle bir şeydir.
Şairin kitap çıkarması netameli bir iştir. Elbette gerçek şairin. Yoksa sözcük dağarcığı yüzlü rakamlarla ifade edilebilecek kadar sığ gençler hemen birkaç kitap sahibi oluveriyorlar. Bakıyorsunuz “kendi yayınları”ından her yıl yüzlerce şiir kitabı. Sonra... Sonrası elbette sükût-u hayal. Önemli bir kısmı şiiri bırakıyor zaten bir süre sonra. Bazıları devam ediyor. Şair sayılmak için ne yapmak gerektiğini öğreniyorlar, işte ‘piyasa’ya giriyorlar, eş dost arkadaş ediniyorlar. Dergilerde falan şiirleri yayınlanıyor. Becerebilirlerse ikinci kitapları artık “kendi yayınları” olmuyor. Bir yayınevinden çıkıyor, ama sonuç gene değişmiyor. Bunlar bir yana, adı sanı olan nice ‘şair’in “bunu yayımlamana ne gerek vardı?” dedirten kitaplarıyla dolu ortalık.
Bu konu zaman zaman dergilerde ‘dosya’ olarak işlendi. “Kitap’sız” olarak anılan bu şairlerle söyleşiler yapıldı. Son olarak Üçnokta dergisinde “kitap’sız” bir grup şairle yapılan bir soruşturma vardı. Derginin 2002 tarihli o sayısını buldum baktım. Soruşturmaya cevap veren kitapsızlar Hayati Baki, Cüneyt Uzunlar, Bilal Kolbüken, Nurduran Duman, Erol Tufan, Özgür Zeybek, Mehmet Altun, Bahtiyar Kaymak, Mehmet İşten, Engin Koreli, Özcan Erdoğan’mış. Acaba “hala kitap’sızlar mı” diye merak edip internetten bir bakındım. Çoğu kitaplanmış. Soruşturmaya verdikleri yanıtlardan da kitap çıkarmaya karşı oldukları sonucuna varmadım. Ama çeşitli hoşnutsuzluklar var, şartların olgunlaşmaması var. Hâlâ kitap’sız olanlar da var.
Yahya Kemal kadar eskilere gitmeden, günümüze bakarsak “kitap çıkarmamış” şairlerin en bilineni ve en önemlisi K Celal Gözütok şüphesiz. Yazdığı şiirlerle şiirimizde en özel köşelerden birinde duruyor. Yepyeni bir dil, kimsede görülmeyen bir şiir kuruluşu, olağanüstü davudi, yerinde filozofça, yerinde kinik bir ses. Konuştuğumuz pek çok şair, görüşlerine güvendiğimiz pek çok sıkı edebiyat izleyicisi yaşayan birkaç bü
yük şairden biri olarak gördüklerini söylediler Celal Gözütok’u. Hâl böyleyken bu soruşturmada niye yer almamış sormak lazım sevgili Cenk Gündoğdu’ya. Tahminimi söylüyorum, kendisi istememiştir. Onun kitapsızlığı bir tür edebiyat efsanesi olmaya aday görünüyor. Şiirleri internette, küçük özel defterlerde, sohbetin en koyu anlarında şiiri iyi bilenlerin dilindedir.
“ben yalnız kötü talihin izini sürerim / son darbeyi Tanrı’dan yemenin hüznüyle kimselere benzemem” kadar kötücül; “ordan geçenin kendinden iki dalgınlık geride olduğunu bilirim” kadar keskindir şiiri.
Şiirle ilişkisi “esin gebermedikçe bana rahat yoktur” kadar ölümcüldür. “Şiirden kopmak” gibi bir şeyin mümkünsüz oluşunu bu kerte bilen birine “şiiri bıraktı” demek herhalde onun şiirini hiç tanımamakla mümkündür.
“dilde bir teyakkuz gibi görünüp / bula bula kibri bulan ihtira” söyleyişindeki dile en azından yaklaşmadıkça şiir yayımlamanın bir anlamı olabileceğini düşünen varsa alçaktır ama antolojilerdeki yeri garantidir. “şiir için artık derin sebep yok / son güleni olmayacak şiirin” sadece kendi durumunu mu açıklar, düşünmek gerekir. Belki de birilerinin şiiri neden yayımlamadığını soruşturmak değildir de yapılması gereken Waldo’dan mülhem “siz neden şiir yayımlıyorsunuz” demektir. “Kusursuz ölüyoruz uçuk beldemizde simit adamlar metropolünden uzak”la bir felsefe metninden daha çok yaklaşamıyorsak hayata ne işe yararız peki biz? “Sen seçtin insan denilen o kanlı grameri” ile “esin gebermedikçe bana rahat yoktur”un işaret ettiğini birleştiremiyorsak, buradaki ima bile bizi durduramıyorsa elbette sadece çalabiliriz bu mısraları.
“Türkçe şiirde memuriyet kıdem ve katsayı sistemi yürürlükte. Çocukça bir pozitivist ilerlemeci zaman anlayışı var. Bir şair ilk kitabıyla acemi oluyor, ikinci kitabıyla kendi dilini kurma çabaları gösteriyor, üçüncü kitabıyla kendi dilini buluyor falan… Bu klişeyle yazılmış yüzlerce şiir değerlendirme yazısı bulabilirsiniz. Böylece, kitap çıkardıkça kıdeminiz artıyor, usta oluyorsunuz, duayen oluyorsunuz… Deli saçması şeyler! İsim vermeyecektim ama, dayanamayacağım: Özdemir İnce'nin kaç kitabı vardır? Şiirimizde neye karşılık gelir bu kitaplar, Türkçe şiiri nereden alıp nereye götürmüştür?
Peki, Yahya Kemal'in kaç kitabı vardır?!”
Sinan Yeniceli
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
