Kaczynski'den mesel var: AHMAKLAR GEMİSİ
13/6/2009 · Kategori: dedi ki
Bir zamanlar bir geminin kaptanı ve ahbapları, kendi denizciliklerini çok beğeniyorlardı ve kendilerine çılgınca hayrandılar…
Gemicilik tarihine altın harflerle yazılmak adına gemiyi kuzeye, en kuzeye buzdağlarının olduğu en tehlikeli yerlere kadar götürmeye karar verdiler.
Gemi tehlikeli sulara yaklaştıkça yolcular ve mürettebat gittikçe daha çok rahatsız oldu. Kendi aralarında tartışmaya ve olan bitenden şikayet etmeye başladı.
“Titriyorum” dedi gemici tayfası, “Hay Allah, daha önce hiç bu kadar kötü bir yolculuk etmemiştim. Güverte buzla kaplı, rüzgar ceketimi bıçak gibi kesiyor; trinketa yelkeninin camadanını her bağlayışımda neredeyse parmaklarım donuyor. Üstelik bütün aldığım ayda sefil bir 5 şilin.
“Bunun kötü olduğunu düşünüyorsun!” dedi bayan yolcu. “Haline şükret, soğuktan geceleri uyuyamıyorum. Üstümdeki tek battaniye hiçbir işe yaramıyor. Kadınlara erkeklerden az battaniye veriyorlar. Adil mi bu?”
Meksikalı denizci sözü kesip konuşmaya katıldı: “ Hadi be,” dedi, “Ben, İngiliz gemicinin aldığı maaşın sadece yarısını alıyorum. Ama asıl zoruma giden, ikinci kaptan emirlerini sürekli İngilizce olarak veriyor, bense anamdan öğrendiğim İspanyolca dışında tel kelime bilmem.”
“Ben hepinizden beter durumdayım.” dedi Kızılderili gemici, “Eğer solukbenizliler, beni atalarımın topraklarından mahrum etmeseydi, bu gemide asla bulunmayacaktım, burada aysberglerin ve kutup rüzgârlarının arasında… Hoş, sakin bir gölde kanoyla gezinecektim şimdi. En azından, kaptan bana barbut oynatmam için izin vermeli ki biraz daha para kazanabileyim.”
Pierre söz aldı: “Dün, ikinci kaptan sadece, ağzıma alıyorum diye beni “ibne” olarak çağırdı. Bir erkeğin organını, bunun için isimler takılmadan emmeye hakkım var.”
“Bu gemide kötü davranılan sadece siz insanlar değilsiniz,” diyerek yolcuların arasındaki hayvansever araya karıştı, sesi öfkeyle titriyordu. “Geçen hafta çarkçıbaşının geminin köpeğini tekmelediğini iki kere gördüm!”
Yolculardan biri üniversite profesörüydü. Yüzünde iğrenç bir şey görmüş gibi bir ifadeyle, “Söylediklerinizin hepsi korkunç! Ahlaksızca! ırkçı, seksist, türcülük, homofobik, işçi sınıfının sömürülmesi, ayrımcılık!.Hepsi iğrenç bunların!” Toplumsal adalete sahip olmalıyız: Meksikalı denizci için eşit maaş, bütün gemiciler için yüksek maaş, yerli için ücret, bayanlar için eşit battaniye, Pierre’in ağza alma hakkı tanınmalı ve köpeği kimse tekmeleyememeli artık!”dedi.
“Evet, evet!” diye bağırdı yolcular. “İsyan” diye bağırdı mürettebat. “Ayrımcılık! Haklarımızı talep etmeliyiz!”
Epeydir bir köşede konuşmaları dinleyen Kamarot konuşmaya girmek için uygun anı bekliyordu. Herkes adeta biri konuşsa da desteklesek ya da “cehennemin dibine git” desek diye etrafa bakınmaya başladığı anda boğazını temizledi, söze girdi: “ Gemidekiler” dedi, “Hepinizin şikayet etmek için iyi nedenleriniz var. Fakat bana göre gerçekte yapmamız gereken şey gemiyi döndürmek ve güneye doğru gitmek, çünkü eğer kuzeye gitmeye devam edersek, er geç bir buzdağına çarpacağız ve maaşlarınız, battaniyeleriniz, ağzınıza alma hakkınız denizin dibini boylayacak.”
Fakat kimse onu dikkate almadı, çünkü o sadece bir kamarottu.
Kaptan ve ikinci kaptanlar, güvertenin kıçındaki makamlarından olan biteni izliyorlardı.
Birbirlerine gülümsediler ve göz kırptılar. Sonra kaptanın bir el hareketiyle üçüncü kaptan kıç güverteden indi, yolcuların ve mürettebatın toplandığı yere doğru ağır ağır yürüdü, onların arasında durdu. Suratında çok ciddi bir ifade yerleşti ve şunları söyledi: “Biz komutanlar kabul etmeliyiz ki bu gemide mazur görülemez şeyler olmaktadır. Şikayetlerinizi duyana kadar bu kadar kötü bir durum olduğunu anlayamadık. Bizler iyi niyetli insanlarız ve sizin sayenizde doğruyu gördük. Fakat her muhafazakar kendi bildiği yolda ilerler ve onun, herhangi bir değişiklik yapmadan önce biraz kışkırtılmaya ihtiyacı vardır. Benim kişisel fikrim, eğer gayretle ve iyi niyetle protestonuzu sürdürürseniz, ama vurguluyorum, protestonuzu barışçıl ve geminin meşru kurallarını ihlal etmeyecek bir zeminde tutabilirseniz– kaptanın emin olduğu doğru ve haklı olma duygusunu sarsar ve onu gayet haklı olarak şikayet ettiğiniz problemlere çözüm getirmeye zorlarsınız.
Bunu söyleyen üçüncü kaptan güvertenin kıçına doğru yürüdü. Gittiği gibi, yolcular ve mürettebat arkasından, “Mutedil! Reformcu! Liberal! Kaptanın yardakçısı!” diye bağırdılar. Fakat yine de içten içe üçüncü kaptanın haklı olduğunu düşünüyorlardı. Kısa bir sessizlikten sonra “Daha yüksek maaş ve daha iyi çalışma koşulları istiyorum,” diye ağladı gemici tayfa.
“Kadınları için eşit battaniye” diye ağladı bayan yolcu. “Emirleri İspanyolca olarak almak istiyorum.” diye ağladı Meksikalı gemici. “Barbut oynatma hakkı istiyorum.” diye ağladı Yerli denizci. “İbne olarak adlandırılmak istemiyorum.” diye ağladı Pierre. “Köpeğin daha fazla tekmelenmesine hayır.” diye ağladı hayvansever. “Devrim hemen şimdi.” diye ağladı profesör.
Kaptan ve diğer subaylar aceleyle bir araya toplandılar ve birkaç dakika görüştüler, bütün bu süre boyunca birbirlerine göz kırptılar, gülümsediler ve birbirlerini doğrularcasına kafalarını öne eğdiler. Daha sonra kaptan güvertenin kıçının önünde durdu ve büyük bir cömertlik göstererek, şöyle dedi: “Gemici tayfanın maaşı ayda 6 şiline yükseltilecek; Meksikalı denizcinin maaşı İngiliz gemicinin üçte ikisi kadar olacak, ve trinketa yelkenini camadanını bağlama emri İspanyolca verilecek; bayan yolcular bir battaniye daha alacak; Yerli, cumartesi akşamları barbut oynatabilecek; Pierre, ağzına almayı tam manasıyla gizli yaptığı sürece ibne olarak anılmayacak ve köpek, gemi mutfağından yemek çalmak gibi gerçekten ahlaksız şeyler yapmadığı sürece tekmelenmeyecek.” Yolcular ve mürettebat bu sözleri “hurra, yaşasın, oley” sesleriyle karşıladı. Kaptanın konuşmasını büyük bir zafer kazanmalarının teyidi olarak gördüler saatlerce kutladılar. Fakat bir sonraki sabah, yine memnuniyetsizlik hissediyorlardı.
“Ayda altı şilin az miktar nedir ki ve hala trinketa yelkenini camadanını bağlarken parmaklarım donuyor” diye homurdandı gemici tayfa. “Hala İngiliz ile aynı maaşı almıyorum.” dedi Meksikalı gemici. “Biz kadınlar hala kendimizi sıcak tutacak kadar battaniyeye sahip değiliz” dedi bayan yolcu. Diğer mürettebat ve yolcular da benzer şikayetleri sıraladı ve profesör de onları yine kışkırttı.
Konuşmalarını bitirdiklerinde, kamarot, bu sefer diğerlerinin kolayca anlamazlıktan gelemeyeceği kadar yüksek sesle, çekinmeden açıkça konuştu: “Köpeğin mutfaktan bir parça ekmek çaldığı için tekmelenmesi, ve kadınların eşit battaniyeye sahip olmaması, ve gemici tayfanın parmaklarının donması gerçekten korkunç; ve Pierre’in istediği halde neden ağzına alamadığını anlamıyorum. Fakat aysberglerin şu an nasıl kalın olduklarına bir bakın ve rüzgârın nasıl daha fazla sert estiğine! Bu gemiyi geri, güneye doğru çevirmemiz gerekiyor, çünkü eğer kuzeye gitmeye devam edersek bir buzdağına çarpıp batacağımız kesin.
“Oh evet,” dedi Pierre, “Kuzeye gitmemiz gerçekten korkunç bir şey. Fakat neden tuvalette ağzıma almak zorundayım? Neden ibne olarak anılmam gerekiyor? Diğer herkes gibi değil miyim?”
“Kuzeye doğru ilerlemek korkunç” dedi bayan yolcu. “Fakat görmüyor musun? Bu tamamen kadınların kendilerini sıcak tutmak için neden daha çok battaniyeye ihtiyaç duyduklarını gösteriyor. Evet halksın, kuzeye doğru gittiğimize göre ben de artık kadınlar için eşit battaniye talep ediyorum.”
“Her yönüyle doğru” dedi profesör, kuzeye doğru yol almak hepimizin üzerine büyük sıkıntılar yaratacaktır. Fakat yönümüzü güneye doğru çevirmek gerçekçi olmayacaktır. Zamanı geri çeviremezsin. Varolan durumda en iyi yaşama koşullarını sağlamak aklın ve bilimin emrettiği şeydir.
“Bak” dedi kamarot, “kıçtaki güvertedeki bu dört kaçık adamın yollarına devam etmesine izin verirsek, hepimiz batacağız. Eğer gemiyi tehlikeden uzaklaştırırsak, daha sonra çalışma koşulları, kadınlar için battaniye ve ağzına alma özgürlüğü hakkında tasalanabiliriz. Fakat önce bu tekneyi çevirmemiz gerekiyor. Eğer bir kısmımız birlik olur, plan yapar ve biraz cesaret gösterirsek kendimizi kurtarabiliriz. Çok fazla insana gerek yok – yedi veya sekizimiz yapabilecektir bunu. Ah bir geminin kıç tarafına saldırabilseydik, bu delileri gemiden denize atabilseydik ve gemiyi güneye çevirebilseydik…”
Profesör sesini yükseltti ve sert bir şekilde “Şiddete inanmıyorum. Bu ahlaksızca olur.”
“Herhangi bir zamanda şiddet kullanmak ahlak dışıdır” dedi Pierre.
“Şiddetten dehşete kapılıyorum” dedi bayan yolcu.
Kaptan ve diğer subaylar bütün bu süre boyunca izlemeye devam ettiler. Kaptanın bir sinyaliyle, üçüncü kaptan ana güverteye indi. Yolcuların ve mürettebatın arasında kadar geldi ve gemide hala birtakım problemler olduğunu söyledi.
“Pek çok iyileştirme sağladık” dedi, “Fakat bunlar yetersiz, farkındayız; tayfaların çalışma koşulları hala sert, Meksikalı hala İngiliz ile aynı maaşı almıyor, kadınlar hala erkeklerden fazla üşüyor , Yerli’nin Cumartesi gecesi barbutu kayıp toprakları için değersiz bir karşılık, Pierre’in ağzına almaya tuvalette devam etmesi haksızca ve köpek hala kimi zaman tekmeleniyor.” Bunları söyledikten sonra söylediklerinin gemi ahalisi üzerindeki etkisini ölçmek istercesine sustu, hepsine tek tek baktı. Ve beklenen sözleri söyledi: “Bence kaptanın yeniden dürtülmeye ihtiyacı var. Eğer hep birlikte başka bir protesto gerçekleştirirseniz işe yarayacaktır; ama unutmayın şiddetsiz kaldığı sürece.”
Üçüncü kaptan geminin kıçına doğru ilerlerken, yolcular ve mürettebat arkasından bu kez öncekinden daha az da olsa homurdandılar, sesini yükseltenler bile oldu; fakat bununla beraber o ne dediyse yaptılar ve başka bir protesto için geminin kıç güvertesi önünde toplandılar. Ağız kalabalığı yaptılar, çılgınca bağırıp çağırdılar, yumruklarını savurdular, hatta kaptana çürük yumurta attılar (ustalıkla yana kaçtı)
Şikayetlerini duyduktan sonra, kaptan ve diğer subaylar aceleyle bir araya toplandılar. Daha sonra kaptan kıç güvertenin önündeki balkona çıktı ve şunları söyledi: “Subaylarım, tayfalarım, değerli konuklar ve gemide bulunan herkes! İstekleriniz bana aktarıldı. Daha iyi bir yaşam elbette hepimizin istediği şeydir. Ben de geminin genel kurallarına aykırı olmamak kaydıyla söylediklerinizi haklı buldum. Bundan böyle, Gemici tayfaya, parmaklarını sıcak tutsun diye eldiven verilecek, Meksikalı denizci İngiliz denizcinin dörtte üç maaşı kadar maaş alacak, kadın bir battaniye daha alacak, Yerli gemici Cumartesi ve Pazar geceleri barbut oynatabilecek, Pierre karanlıktan sonra alenen ağzına alabilecek ve kimse kaptanın özel izni olmadan köpeği tekmeleyemeyecek.
Yolcular ve mürettebat bu büyük devrimci zafer karşısında çok mutluydular; fakat bir sonraki günle birlikte tekrardan memnuniyetsizlik hissediyorlardı ve eski şikayetlerini yine dile getirmeye başladılar.
Kamarot artık ümitsizlikten öfkeye kapılmıştı:
“Sizi kahrolası ahmaklar!” diye bağırdı. “Kaptanın ve subayların neler yaptıklarını görmüyor musunuz? Sizi, battaniyeler, maaşlar ve köpeğin tekmelenmesi hakkındaki saçma şikayet sebepleri ile meşgul etmeyi sürdürüyorlar, böylece gerçekten bu gemiyle ilgili nelerin yanlış gittiğini düşünemeyeceksiniz ve hala kuzeye, daha uzaklara doğru ilerliyoruz ve hepimiz bir süre sonra boğulmuş olacağız. Şu anda bile her şey bitmiş sayılmaz, eğer sadece birkaçınız bile gerçeği görebilir ve birleşirse ve kıç güverteyi basar, geminin yönünü güneye çevirir ve kendimizi kurtarabiliriz. Fakat hepinizin yaptığı, çalışma koşulları, barbut ve ağza alma hakkı gibi önemsiz küçük konular hakkında ağlaşmak.”
Yolcular ve mürettebat öfkelendi.
“Önemsiz!!” diye ağladı Meksikalı, “ , “İngiliz gemicinin sadece dörtte üçü kadar aldığım maaşımın akla uygun olduğunu mu düşünüyorsun? Bu önemsiz mi?”
“Benim şikayetimi nasıl saçma olarak tanılayabilirsin?” diye bağırdı Pierre “İbne olarak çağırılmak ne demektir bilir misin sen?”
“Köpeği tekmelemek ‘önemsiz küçük konu’ değil!” diye haykırdı hayvansever. “Daha zalim, daha insafsız, daha vahşi ne olabilir!”
“Pekala,” diye cevapladı kamarot. “Bu konular önemsiz ve saçma değil. Köpeği tekmelemek insafsızlıktır ve vahşicedir; ibne olarak çağırılmak da en onur kırıcı durumlardan biridir. Fakat gerçek problemimizle karşılaştırdığımızda sizin şikayet ettikleriniz önemsiz ve saçmadır, çünkü eğer bu gemiyi derhal çeviremezsek, hepimiz batacağız.
“Faşist!” dedi profesör. “Karşıdevrimci!” dedi bayan yolcu. Ve bütün yolcular, tüm mürettebat diğerinden sonra sözü kesip kamarotu faşistlikle ve karşıdevrimci olmakla suçlamaya devam ettiler.
Onu itip defettiler ve maaşların yükseltilmesi, kadınlar için battaniye, ağza alma hakkı, köpeğe iyi davranmak gerktiği hakkında söylenmeye geri döndüler. Gemi kuzeye doğru yol almaya devam etti ve bir süre sonra gemi iki aysberg arasında ezildi ve herkes boğuldu.
29 Ocak, 2007
Ted Kaczynski
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
ece ayhan
21/9/2008 · Kategori: dedi ki
Evet nerde kalmıştık? Araları bozulduktan sonra Oktay Rifat ve Melih Cevdet bir ressamın işliğinde bir kadın sorunu yüzünden Ataç'ı eşek sudan gelinceye dek döverler (Oktay Rifat'ın oğlu Samih Rifat'a göre "biraz hırpalamışlar"). Orhan Veli'nin kullanışıyla "münekkit Nuri Bey" şiirde bir değişimi ya da gelişimi -Artık altın mı bakır mı, bilemem, tam takır kuru bakır da olabilir. Altın'dan artık ben vazgeçtim, zaten altın hoş bir şey değil. Sıfatı ve adı, nitelemeyi, nicelemeyi Mahşer gününe bırakalım. Ben de Cemal Süreya gibi alçaktan uçacağım bundan böyle, uçarım, uçuyorum. Ben de uçurumda açan ama bir zakkum fotoğrafı olmak isterim, istiyorum. Orhan Veli karşılık vermez olur mu? Çünkü münekkit Nuri Bey ona "şakuli solucan" demiştir. Ataç zeki adam, içgüdüsel miçgüdüsel her neyse, yeni tehlikeyi ilk kez o çakmıştır. Fırtına geliyor! Ataç'ın imparatorluğu, kâhyalığı gümbür gümbür kapanıyor! Takla atan şairler, yeni eleştirmenler çıkıyor. Ters takla atanlar bile var kendince şiirde!
(...)
Baki Kurtuluş'tan sonra yerine gelen yönetici Muzaffer Erdost şöyle bağırıyor bar bar ve sinirli: "Başımıza bir de Cemal Süreya diye bir genç şair çıkardın! Ukala bu herif! Ukala!" (İzin verirseniz biraz nalıncı keserciliği yapacağım. 1970'te Ankara'daki bizim Siyasal'ın arkalarında bulunan İletişim Fakültesi'nde "Ankara'nın muhtarı" sayılan sıkı delikanlı Murat Katoğlu bir asistan olarak kürsüye çıkıp öğrencilere benim "Meçhul Öğrenci Anıtı" şiirimi okuyor. Aşağı yukarı aynı tarihlerde Mîna Urgan da, İstanbul Maçka'daki Bronz Sokak'ta Sabahattin Eyüboğlu'nun fırıldaklı evinde, yani Batı tekkesinde, salonda bağıra bağıra "Mor Külhani'yi okuyor, sonuna dek. Kalabalık olan salonda baştan başa tıs!
(...)
“S. K. Yetkin eskiden de, benim "Firavun" adlı şiirimi Eluard'ın "Porselen" şiirinden çaldığımı yazmıştı. Tatlı bir üç-dört yüzlülükle. Ünlem, sözcüğün, sonunda olurmuş onca. Oysa ben iki kipi birleştirmiştim bir sözcükte. Öğrenci, çift dikişli olduğu için "kalbine!" der. "dir"i söyleyen benim. Ve ben de kendimi onlarla özdeşleştirmek isterim. Kim ne derse desin, nasıl yorumlanırsa yorumlansın, yazım kuralları vız gelir bana. Nâpim 29 harf ve yazım işaretleri bile yetmiyor bana. Ben meramımı, derdimi, sorunlarımı, sorularımı anlatmak için gerekirse her sahtekârlığı yaparım. Yapıştırma da kötü bir şey değildir. "kalbine"dir, evet.
(...)
Y. N. Nayır da, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra, Varlık dergisinde "Soyut'a Paydos!" diye başyazı yazmıştı. Galiba temmuzda. İkinci Yeni’ye "Soyut" da diyorlardı, kapalı da, anlamsız da. Erdost’a göre, İkinci Yeni'yi çıkaran, bir anlamda, Yaşar Nabi Nayır'dır.
İkinci Yeni terimini ilk Muzaffer kullanmıştır. Hakçası, allah var yahu. İkinci Yeni konusunda çok kavgalar çıktı, çekişmeler… İkinci Yeni'nin lebiderya olmadığını, denizsiz olduğunu göz önünde bulundurmadan saldırmışlardı. Demir Özlü, Orhan Duru, Kenan Somer, Tüccar Terzi, İbrahim Ferit, Trabzon yağının oğlu, Latilokumlu Oxford (ve de Değirmenli Oxford bir Agayef), Alaattin Bilge, İstanbul'daki Baylanlı stotükocular, Attilâ İlhan, Krikolu eleştirmen A. Midlli, Halis Acarı, Ferhat Sılacı (Arslan Kaynardağ), hatta Hayalet Oğuz (Oğuz Alplaçin ya da Oğuz Haluk) Asaf Çiğiltepe, Ahmet Oktay, Güner Sümer, bize çürük yumurtalar diyen a dergisinden Erdal Öz, Kemal Özer...
İş anlamsız şiire dek vardırılmıştı. Sözde kapalıymışız! İkinci Yeni kavramına böyle saldırılar olurken Yeditepe "bu yıl ne yapacaksınız?" diye sormuştu. “Valla," dedim "İkinci Yeni'den istifayı düşünüyorum!" Erdost küplere binmişti. Beni İkinci Yeni listesinden çıkardı, haklı olarak. Kendisine teşekkür borçluyum. Aforoz etmişti. Ve benim adımı bir daha yıllarca hiç kalemine almadı. Ama ben bir sahtekâr olarak yüzsüzmüşümcesine hiç aldırmadım ve şiirlerimi Pazar Postasında yayınladım. Devam ettim.
Bir gün hangi vesileyle bilmiyorum, "bu Cumhuriyet de eskidi galiba" demiştim. Bizler bu Cumhuriyetin kazığını da yemiştik çünkü. Ne var yani? Biz de bu Cumhuriyetle yaralandık yaralanmışız. Paranın iki yüzü gibidir Cumhuriyet: yazı-tura. Güzel yanlan da var çirkin yanlan da. Ben ikisini de söylerim.
Böyle deyince Erdost küplere binmişti. Bana, "Hadi ordan, sen eskimişsin!" dedi, "Senin saçların bile eskimiş!" Aklar, kırlar başlamıştı saçlarımda. Saçlarım kahverengi olduğu için dikkat edilmezse pek fark edilmiyordu, edilmez.
1957 Ocak ayında Pazar Postasında Edip Cansever bana, "Şiirden habersiz bir genç" diyordu, a dergisinde bana çürük yumurta dedirten de oydu, oymuş. 1964-1965'te bizim yanımıza kapağı attıktan sonra Yeni Dergi yazıhanesinde Memet Fuat'a, "Bizim şiirimiz kapalı değil, sen şiire kapalısın" demiş. Bir tüccardan olarak. Yıllar sonra, galiba 1980'lerde bütün kitaplarını yeniden gözden ve elden geçirdi, düzeltti ve çıkardı, şiirlerini yeniymiş gibi sundu. O zaman yazmış gibi göstermişti.
Cemal Süreya buna çok bozuk çalardı. "Hayret ediyorum. Nasıl yapar bunları? Her şey zamanla değil mi? Bir şairin şiirindeki gelişmeyi nasıl göreceğiz? Aşamaları, basamakları nasıl bulacağız." Oysa şairler bir şiirle sınırlı değil. Fotofiniş şiirde geçerli değildir. Ankara'da Hipodrom, İstanbul'da Veliefendi çayın değil şiir alam.
Bir ara 1967'de, yamlarak benim şiirimi biraz övmüştü "Ecegiller" yazısında, Papirüs'te. Memet Fuat bu yazıyı 1968 yılına almıştı. E. Cansever, bütün yazılarını derlerken bir kitap için, bu yazıyı haklı olarak çıkarmıştı, çıkarmıştır.
Bu vesileyle açıklayayım, Memet Fuat kendisine maestro diye takıldığım için alınmış. Oysa hem maest-roluk kötü bir şey değil, hem de ben kendim Yeni Dergi çıkarken Memet Fuat'ın maestroluk tasladığını hiç görmedim. Öyle bir havası kesinlikle yoktu. Alınmış. Alınmasın! Ama insan kendi isteğinin dışında maestro olabiliyor. Ayrıca teşbihte hata olmaz yahu! Örneğin "puro", Freud'un düşler kuramında bir anlamda "phallus" demektir. Bu tamam. Bir gün Frr. içiyormuş, bir asistanı ya da bir öğrencisi F: "Hayrola Dr. Freud, puro içiyorsunuz..." de Freud da işe histeriyle başladığı için, gence şöyle der: "Bazen bir puro purodur."
Oktay Rifat Perçemli Sokak'ı yayınlamış 1957 Aralık ayında. 1958 başlarında Ataç bu kitaba. karşı bir yazı yazdı önce. Ama sonra, birkaç -herhalde, O. Rifat'ın şecereli bir şair ve büyük aileden olduğunu düşünerek, 180 derece çark ederek başka bir yazı yazdı.
Büyük ailenin ya da büyük paranın önemli olduğunu gösteren bir olgu da şudur bence. Orta karar zar olan Fethi Naci, bir şiirini değiştirdiği için Melih Cevdet'e bozuk çalan bir yazı yazmıştı. Ama iş zengin Edip Cansever'e gelince, bütün şiirlerini yeniden yazdığı için eleştiremedi bile. Ataç da Oktay Rifat’tan dayak yediği halde, yeni taklidini en sonunda övmüştür. Ben bütün bunlara "vay canına!" diyorum yalnız
Cemal Süreya 1971 12 Mart'ında çok zor durumda kalmıştır. Gelirleri çeviridendi. Kitapların yakıldığı yıl! Bütün çeviriler durmuş. Üç Mülkiyeli, Cemal Süreya, Sezai Karakoç ve Doğan Yel eski Galata Köprüsünün Karaköy tarafında Ümmühan Gülsüm'ün Erzurum çayevinde buluşmuşlar. Ne yapacağız düşünüyorlar. En sonunda buldukları geçici yol şu olmuş: "İçimizden hangimiz önce işe girerse o aldığı maaşla ayın l'inin akşamı buraya gelecek." Önce Doğan Yel, Koç Holding'e girmiş. Cemal ve Sezai Karakoç 3 gün akşamları orada beklemişler. Gelen yok. Cemal bana bunu anlatırken yalnız "vay canına!” demişti.
Cemal Süreya, çocukluğundan bu yana çok ezildiği için, "vay canına!" diyebilir. Ben ise “vay canına!" derim, ama sunturlu bir küfür de savururum ayrıca: "Ecdadını..."

