cennet diye bir yer'den,
11/10/2008 · Kategori: bazi adamlar bazi yazilar
Dünya keşfedilmişti. Harflerin şifresi çözülmüştü. Anahtar kelimeler bulunmuştu. Beşerin hâfızasındaki boş kareler doldurulmuştu. Ünlem ve soru işaretlerine ihtiyaç yoktu artık. Artık coğrafyacılara kimse itibar etmiyordu. Nehirler geçilmişti. Göllere girilmişti. Çöller aşılmıştı. Dağlara çıkılmıştı. Yazıtlar okunmuştu. Otların sükûtu bozulmuştu. Haşhaşı çocuklar bile çiğniyordu Afganistan'da, Patagonya'da. Asya baştan aşağı fethedilmişti. İpek ve Baharat Yolu sürülmüştü, haritalardan silinmişti. Avrupa ve Afrika samuraylar tarafından işgal edilmişti. Aşk hür esarete, adalet hür inisiyatifsizliğe dönüşmüştü. Dualar dağdağasızdı, tasvirler mübalağasız.
Şaman İhşid mağarasına geri döndü. Mumlarını yaktı. Pelerinini yere serdi. Arap seyyahlarının bütün eserlerini rahlesine yığdı. Hayatının son günlerini onlara ayırmıştı. Son nefesini verinceye dek bu "soytarıların "hayal cüzlerini okumak, kızmak, kalbini kışkırtmak, gençlik, çocukluk yıllarına geri dönmek, dinç, kin dolu, synic fikirlerden arınmış bir halde sonun sonsuzluğuna göçmek istiyordu. Evet, Asya'yı muhasara eden, coğrafyanın belleğine nifak sokan bu ilim kılavuzlarının "hatıralarını buruşturup attıktan sonra ölmek istiyordu.
Uzun yaşamıştı İhşid. Çağların sisli patikalarında lüzumundan fazla dolaşmıştı. Ufka, guruba haddinden fazla bakmıştı. Arapların Maveraünnehir'i fethiyle başlayan, Moğol "galebe”siyle, Temur'un iktidarı ele geçirmesiyle ivme kazanan, yine Temur'un saltanat yıllarında biten (ama birden bire bitiveren) İslâm felsefesinin "altın çağlına bizzat tanık olmuştu. Bu dört yüz küsur yıl içinde, "insan"
Kalemşörlerin hemen hepsi Türk düşmanıydı. Özellikle 'mesaî ve 'eşarî' okuluna mensup seyyahlar iflah olmaz cinstendiler Onların indinde Türk demek şer demekti. Yecüc demekti. İhşid çoğunu şahsen tanırdı, fakat (niye yalan söylesindi) bu zamana kadar eserlerinden hiçbirini okumamıştı.
Pelerinin üstüne çöktü. Ağzındaki yeşil zeytin tanesini muhabbetle çiğnedi, çekirdeğini boş mürekkep hokkasına tükürdü. Bir adet yeşil zeytin çarpı kırk gün eşittir şu kadar yıl ederdi. Evet, insan ömrünün ellilerde altmışlarda seyrettiği bir kıt'ada bin küsur yıl hayatta kalmasının sırrı, sihirli formülü bu diyetti. Ne tuhaf, diyeti kendisine öneren de bir Arap'tı. İranlı bir Arap muhacir. Cabir bin Hayyan, tam adıyla Ebu Musa Cabir bin Hayyan el-Azdî.
Onunla Şam'da tanışmışlardı. Aynı yaşlardaydılar. Birlikte Bağdad'a, Kûfe'ye gitmişler, simya ve kelâm üzerine geyik muhabbetleri yapmışlardı. Yanlış hatırlamıyorduysa, Cabir, İmam Cafer'in öğrencisiydi. Yine yanlış hatırlamıyorduysa, ünlü "mizan teorisi"ni Cafer'in ağzından kaptığı şu epigrama borçluydu: "Zekâyı, evrenin ruhunu, doğayı, formları, küreleri, yıldızları, dört doğal niteliği, hayvanı, bitkiyi, madeni ölçmeye yarayan teraziler vardır; ama hepsinin içinde en yetkin olanı harfler mizanıdır." Cabir'e göre, terazilerin işlevi, cisimlerdeki "görünen"le "saklı olan" arasındaki nesnel bağlantıyı bulmaktı.
Bir şehid oğluydu Cabir bin Hayyan. Babası Emevî hanedanı tarafından boynu vurularak idam edilmişti. Kendisi de Arabistan'a gönderilmişti. Yaralıydı. Aklından kopan kayalar akisleriyle birlikte kalbine, ruhunun derinliklerine yuvarlanıyordu. Onulmaz acılar içindeydi. Her şeye ama her şeye mistik bir hınç duyuyordu.
Haksız mıydı, hayır. Fakat İhşid'ı alâkadar etmezdi, etmiyordu. Nitekim tespitlerinin leyh veya aleyhine tek kelime sarfetmemişti, Cabir ne diyorsa belleğine eksiksiz kaydetmeye özen göstermişti.
Sonunda patlamıştı üstad. "Sen kimsin," demişti. "Allah'ın düş torbamıza musallat ettiği bin cin mi?.."
Gülmüştü İhşid. "Ben samanım. Gök Tanrı'nın bir kılavuzuyum. Görevim âlemi onun adına temaşa etmektir."
"Yani putperestsin!"
"Adını sen koy. Öyle diyorsan öyledir."
Cabir hayret ve hayranlıkla bakakalmıştı. Ezan sesleriyle çalka-nan, coğrafyada putperest bir kalem noyanı... İnanmak güçtü. Üstelik saklamıyordu da hazret. "Kader'e de inanmazsın o zaman sen," diye sormuştu İhşid'in gözlerine sokularak.
"
Bizim Kader inancımız sizinkinden farklıdır. Oluş ve hareket, koruyucu ruhların icazetine ve Tanrı'nın rızasına bağlıdır."
"Anladım. Demek ki sen rafızî yola düşmediğin sürece ilelebet hayatta kalabilirsin. Tabiî gövden ufalanıp dağılmazsa..." Gri düşüncelere dalmıştı sonra.
Üç bin kitap (cüz demek daha doğru olur) yazmıştı Cabir. İlham perilerinin definesine erişmişti. Edebî ve ebedî hayatın sırrını bulmuştu. Lakin İslâm topraklarını kana bulayan kabîle savaşlarından, Şiî-Sünnî çatışmalarından bunalmıştı. Daha kötüsü; ümidini, yarınlara ilişkin büyük inancını yitirmişti. Yakında öldürülecekti, biliyordu. Sırlarıyla birlikte ahirete gideceği günü bir semender sabrıyla bekliyordu
Ki İhşid’le tanışmıştı. Ona söz konusu diyeti önermişti.
ki İhşid'i yol üstünde tek başına bırakıp sırra kadem basmıştı
İhşıd'in gözlen doldu, kirpikleri yaşardı. Cabir bin Hayyan müstesna bir insandı. Şu sıra anımsamak istediği, hayal cüzlerini mıncıklamak için yanıp tutuştuğu "müelliflerin haricinde bir Arap'tı. Şiîydi, mümindi. Yine de onun kutluğ anısına kıbleye üç çamçak kuruz saçmaktan kendini alamadı.
Alelacele rahlesindeki kitaplardan birini çekti. Sırf Cabir'i unutmak, onun gülümser çehresini, ezilmiş zeytin tanelerine benzeyen gözlerini hafızasından kazımak ardacıyla tam ortasından okumaya başladı. Küfrün tedavüle konduğu on üçüncü bab'dan:
"...Dilleri ve yapılan açısından bunlar dünyanın en iğrenç insanları. Dilleri tavuk gıdaklamasına benziyor. Buraya bir günlük yerde Ardkva adındaki kasabada Kardlar diye bir kabile yaşıyor. Onların dili de tam kurbağa viyaklaması gibi."
İhşid sağ işaret parmağını kitabın arasına koydu, kapattı, göğsüne bastırdı. Bu, ben-i Yasef i sinek gibi gören ırkın sesiydi; Arapların. Demek doğru kulvar üzerindeydi. Okumaya kaldığı yerden devam etti:
İhşid bir kahkaha koy verdi. Müellif kimdi acaba? Kitabın kapağına baktı. Yazmıyordu. İlk sayfasına baktı. "Bu kitap Ahmet bin Fadlan bin Abbas bin Reşad bin Hammad'ın kitabıdır," ibaresini gördü. Ahmak herif, dedi. İyi tanırdı îbn Fadlan'ı. Şeceresi meçhuldü. Hatta Arap bile değildi. Abbasî komutanı Muhammed bin Süleyman'ın kölesiydi. Yıldızı, efendisiyle birlikte Halife Muktedir adına elçi gittiği Batı Türkistan seferi sonrası parlamıştı. Kitabında "iğrenç insanlar" diye aşağıladığı belki de akrabalarıydı, "tavuk gıdaklaması" ve "kurbağa viyaklaması" diye horladıkları da anadilinin lehçeleri.
Sevinci daha menbaındayken pıhtılaşmıştı. Binbir zahmetle yakaladığı yeşil örümcek avuçlarından kayıp kumlara, Mecnun'un ayak izlerine karışmıştı. İhşid merak böceğinin itirazına rağmen okumaya devam etti:
"Kadınları, ne kendi erkeklerinin, ne de yabancıların yanında peçe kullanıyorlar. Vücudlarını bile örtmüyorlar. Dün bir Oğuz'un evinde oturuyorduk. Karısı da yanmazdaydı. Biz konuşurken kadın bir ara edep yerini açıp kaşıdı. Hepimiz gördük. Hemen ellerimizi yüzümüze götürüp Allah'a günah yazmaması için dua ettik. Kocası tercümanımıza ne derse beğenirsiniz: 'Sizin önünüzde açılmamızın nedeni, gördüğünüz halde kendinizi tutmayı öğrenesiniz diyedir. Çünkü ulaşamazsınız. Böyle olması, gizli olup da elde edilebilir olmasından daha iyidir.' Çok tuhaf, zina bu insanlara çok yabancı. Ama, birisinin zina işlediğini öğrenirlerse, onu hemen iki parçaya ayırıyorlar. Bunu yapmak için günahkârı önce iki ağacın dallarına bağlıyorlar, sonra ağaçları deviriyorlar. Akabinde de adam ikiye bölünüyor."
Yoo, İhşid hiç tanık olmamıştı böylesi bir infaza. Olmak da istemezdi. Eğer bu tür bir olayla karşılaşsaydı da samandır diye kendine fikir soranlara ne derdi bilemiyordu. Orta Asya step törelerinde değil zina, akraba, hatta kabile içi evlilikler bile yasaktı. Bunun iki nedeninden biri, aile, kabile birliğini korumaktı. Diğeri ise, döl kadim atalarına meyleder, idoller tekrar ete ve kemiğe bürünür endişesiydi. Çünkü İhşid dahil Türklerin hemen hepsi it baraktan, börtü böcekten türediklerine inanırlardı.
îbn Faldan elbette anlayamazdı Türkleri. Nüfus hüviyet cüzdanı gözyaşına banılmış bir kalemşordu o; bir cüce. Risalemde de (İbn Faldan'ın kitabının adı Risale'ydı) sırf gördüklerini değil, duyduklarını, duymak istediklerini yazmıştı. İhşid Risale'nin son paragrafını yüksek sesle okudu:
"Hazarlar ve hanları hep Yahudidir Bulgarlar da, öteki komşuları da onların buyruğundadır. Hepsi Hazar Kağanı'na taparcasına itaat ederler. Bazılarına göre, Yecüc'ler Hazarlardır."
Oysa Hazarların, genelde Türklerin indinde İslâmiyet kutsal yazılara sahip üç dinden birisiydi. Hatta Müslümanları Hıristiyanlardan daha çok severlerdi, Musevîliğe ibrahim'in, İslâmiyete de İsmail'in dini derlerdi.
İhşid belleğini yokladı, step insanının yücelişine tanık İbn Fadlan türünden fakat muhatap kabul edebileceği başka kalemşörler arandı. Çok geçmeden de İbn Batûta'nın ismi harfler âleminden kayıp akıl defterine düştü.
Görünmez bir el sağdan sola İbn Battûta'nın tam adını yazdı. Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah el-Levati et-Tanci ibn Battuta. Demek müellifin küçük adında iki değil üç t harfi vardı, u harfinde uzatma işareti kullanılmayabilirdi de. Arap yazarlar nedense çok uzun sıfatlarla anılmayı yeğler, şecerelerini tümüyle isim hanelerine önüne istiflerlerdi.
İbn Battuta’nın (ki adının doğru yazılışı buydu) eserinin adı da çok uzundu, kalındı. Tuhfetü 'n-Nüzzarfı Garaibi 'l-Emsal ve acaibi'l estar.
İhşid rahlesindeki kitaplara baktı, bu adda bir eser yoktu. Zaten olmaması da gerekirdi. Çünkü İbn Battuta şom ağızdı bir seyyah değildi. Vakur, ama edepliydi. Bu yüzden de söz konusu eseri sırça sandığına kilitlemişti. Kalktı, Tuhfetü'n-Nüzzarfi Garaibi'l-Emsal ve acaibi 'l-estar 'ı mağarasının asma katırdaki sırça sandığından çıkarıp getirdi. Sayfalarını muhabbetle çevirdi. Daha önce mim koyduğu bölümü buldu. Hazarların yaşadığı coğrafyada, Dinyester'le İrtis nehirleri arasında İbn Battuta'nın Deşt-i Kıpçak adını verdiği ülkede İbn Fadlan'dan ve Hazarlardan dört yüz küsur yıl sonra hüküm sürmüş Özbek hanedanını resmettiği paragrafları tek tek ayıkladı.
İbn Battuta, "Kadın efendi, Muhammed Özbek Han'ın iki oğlu Can Beg'le Tin Beg'in annesi Taytuglu Hatun'dur/1 diye bir girizgâh akabinde baklayı ağzından çıkarıyordu. Büyük bir ciddiyetle şu rivâyet'i naklediyordu:
"Ancak prenses İt Küçücek'in annesi olan Hatun'un yeri, kadın efendi Taytuglu'dan bile önde gelmektedir. Özbek Han çoğu gecelerini onunla birlikte geçirmektedir. Halk da bu ilgiye mukabil en büyük saygıyı söz konusu Hatun*a göstermektedir. Oysa Han'ın kadınlarının içinde eli en sıkı olanda budur. Dün erkândan biri, Hatun'un çok ilginç bir özelliğini daha fısıldadı bana. Hatun her Cuma sonrası tekrar bakire haline dönüyormuş. Başka biri de onun Sultan Süleyman'ın saltanatının çökmesine sebep olan zen soyundan geldiğini söyledi. Rivayete göre, Süleyman yeniden iktidara geldiğinde malûm afrodizyak kadının steplere atılmasını buyurmuş. Bunun üzerine Deşt-i Kıpçak'a bırakılan kadının rahminin halkaya benzer şekle dönüştüğünü ve onun soyundan gelen bütün kadınlarda da bu hususiyetin görüldüğünü ekledi sözlerine. Gerçi Deşt-i Kıpçak dışında Asya'nın gezdiğim diğer ülkelerinde ne buna benzer bir söylenti duydum, ne de böylesi bir kadınla izdivaç yapan birisiyle karşılaştım. Söylemesi ayıptır, bendenizin toprağına da bu zenlerden biri ayak basmış değildir"
İbn Battuta Faslıydı. Soylu bir ailedendi. Fıkıh ve edebiyat öğrenimi görmüştü. Yirmi bir yaşında da dünyayı keşfe çıkmıştı. Hemen bütün müslüman ülkelerini gezmiş, Çin'e, Sri'Lanka'ya kadar gitmişti. Maliki mezhebindendi. Yine de ziyaret ettiği halkların âdetlerine harfiyen uymuş, erişilmez bir bilgi ve tecrübe abidesi olmuştu.
İhşid Onunla ters bir zamanda karşılaşmıştı. Belh'te. Maveraünnehir üzerinden Afganistan'a geçerken. Maveraünnehir yıkık döküktü o sıra; fakirdi. İpek Yolu tekin değildi. Bu yüzden İbn Battuta ve maiyeti huzursuzdu. Bir an önce bu diyardan savuşmak istiyorlardı. İhşid ısrar etmedi. İyi; gitsinlerdi. Nitekim ertesi sabah yola koyuldular. Fakat İbn Battuta tuhaf bir önseziyle İhşid'in bediüzzaman kimliğini farketmiş, altı yüz küsur yıl sonra bu yazıda ele alınacağını sihirli küresinde görürcesine İhşid'i kaldıkları kervansarayın tenha bir köşesine çekip sözkonusu Hatun'u ziyaretini de sol kulağına anlatıvermişti. "Mehemmed Özbek Han'la görüştükten hemen sonra söz konusu kadının çadırına girdim," demişti. "Çocuk yapma zamanı geçmiş on kadar kadın hizmetkâr arasında oturuyordu. Elli kadar cariye de önündeki altın ve gümüş tabaklardaki kirazları ayıklıyorlardı. O da sağ tarafındaki altın sinide bulunanları temizlemekle meşguldü. Kendisini selâmladık. Yol arkadaşlarım arasında güzel bir sesle ve Mısır usulünce Kur 'an okuyan bir hafız vardı. Kur 'an dinledi, teşekkür etti. Hepimize zarif ve hafif ağaç kadehlerle kımız ikram etti. Üstelik bana da kadehi kendi eliyle verdi. Bu hareket onlara göre ikramların en büyüğü sayılır. O güne dek kımız içmemişsem de ikramını geri çevirmem mümkün olmadı. Şöyle bir taddım, hoşlanmadığım için kadehi arkadaşlarımdan birine veriverdim. Seyahatimin nasıl geçtiğini uzun uzadıya sordu. Dilimin döndüğünce arz ettim. Eli sıkı ama hoş bir kadındı. Merakımdan, bir de Han'ın katında pek itibarda olmasından hatunları ziyarete (ki dört kişiydiler) ilk ondan başlamış idik."
Nükteden bir insandı İbn Battuta. Bir şiir/kelâm seyyidiydi. İhşid'in yanı başından ufka doğru çekilip gitmişti. Kimbilir, belki de hayatının geri kalan kısmında edep yeri yuvarlak zenlerle de halvet olmuştu. Her kalemşor bir parça teşhircidir, fakat Tuhfetü 'n Nüzzar fi Garaibi 't-Emsal ve acaibi 'l-estar'da bu meyanda başka enstantane yoktu. İhşid enikonu yorulduğunu hissetti. Onun kadim dostlara değil, mendebur hasımlara, inançlı düşmanlara ihtiyacı vardı şu sıra. Şövalye edasıyla, mücahid çalımıyla karşısına dikilsinler istiyordu. Kalbini kışkırtsınlar, yaralarını kaşısınlar, rüzgâra tükürsünler.
Yoo, İhşid'in aradığı ne İbn Fadlan'dı, ne İbn Battuta. O zavallılara ve bilgelere el kaldırmayan bir ırkın temsilcisiydi, kayıp abdalıydı. Ölmeden önce varolması, tarih sahnesine fırlaması, harfler terazisinin sol kefesine yükünü yıkman gerekiyordu. Kılıçla, kalemle soydaşlarının üstüne üşüşen gaza ve cihâd tellâllarıyla, hiç değilse birisiyle dövüşmeye mecburdu. Ümidle el-Buharî'nin Camiu's-Sahih'ine uzandı. Bildiği kadarıyla Camin s-Sahih, Sünnîlerin Şeriat anlayışının Kur'an'dan sonraki en muteber kaynağıydı. Ebu Abdullah Muhammed bin İsmail el-Buhari (ki tam adı buydu), sırf bu kitabı yazmak amacıyla Mısır'la Maveraünnehir arasında mekik dokumuş, binlerce anekdot devirmiş, İslâm intelijansiyasının fikir hazinesini didiklemiş, Muhammed'in ağzından çıkan kelimeleri harfiyen kaydetmeyi üstüne vazife bilmişti. Hülâsa, Camiu's-Sahih büyük bilemek ürünüydü, kalemşörlerin eline besmeleyle aldığı bir şaheser. İhşid'in aradığı kem sözler yoktu belki ama cihâd-ı fi sebilullah'ın ideolojisini vermesi bakımından "değerdi tartışma götürmezdi.
El-Buharî Camiu's-Sahih'inin "Kitab-ı Cihâd" adını verdiği en hacimli cildinde (ki tamamı dokuz cilttir), Muhammed'in bir hadisine atfen, "küçük gözlü, kırmızı yüzlü, suratları kalın deriden yapılmış kalkanlara benzer Türklere karşı savaşlar yapılmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır," diyordu. "Hüküm günü gelmeyecektir, ta ki sizler kıvrık kıldan yapılmış sandal giyen Yecüclere karşı savaşana kadar!"
Ohoo, bırakalım kem sözü, el-Buhari Arapları resmen Türklere karşı kışkırtıyor, onları münafıklarla, Yecüc'lerle eşliyordu. Hoş, İbn Fadlan da aynı tabiri kullanıyordu, fakat o hiç değilse savaştan söz etmiyordu. Yoksa İhşid mi atlamıştı? Aklının kıvrımlarında uyuklayan Kızıl Elma ejderinin kımıldadığını, gözlerini kırpıştırdığını, keyifle esnediğini hissetti. Bu iyiye güzele delaletti. İhşid Yecüc kelimesinin altını çizdi; el-Buharî-nin şeceresini kurcalayıp külliyatını şehre geçmezden önce bu terimin etimolojisini tetkike karar verdi. Bu iş için el-Bağdadinin Lûbab üt-Te'viifi Madn'ı-t Tenzil9i bulunmaz bir nimetti, biliyordu. Hemen el-Buharî'nin hanesine mim koyup diğer haneye geçti.
El-Bağdadî, "Yecüc kelimesinin aslı, ateşin şeraresi ve ışığı anlamına gelen Ecic ünnar maddesindedir," diyordu. "Onların bu adla çağrılmalarının nedeni, kesret ve şiddet itibariyle Ecic'e benzetilmelerindendir. Neslen Yasef ibn Nuh evlâdındandırlar ve Türkler de onlardandır. Rivayete göre bunlardan bir taife talana çıkmıştı; o sırada Zül Karneyn şeddi inşa ettiğinden o taife sed haricinde terk-edildiler."
el-Bağdadî marjinal bir kalemşordu. Eserlerinde nesnelerden ziyade imgelere dokunmayı denemişti. Lûbab üt-Te'vit fi Maân'ı-t TenıiTi de okunsun diye değil arada bir bakılsın diye yazmıştı. İhşid de öyle yaptı, tam adını dahi telafuz edemeden el-Bağdadî'ye gönül kapısını kapadı.

Demek ki el-Buharî'nin savaş teklifini kabullenmekten başka bir alternatifi yoktu İhşid'in. Çünkü İhşid "kıvrık kıldan yapılmış sandal giyen" Yücec taifesinin samanıydı, bir sır kâtibi. Camiu's Sahih'i dizlerine sermeden önce, mağarasının teras katındaki kalemşörler kütüğünü tebeşir dairesine taşıdı. Dilini şaplatarak mizan teorisinin harflerine başını soktu.
el-Buhari Maveraünnehir havzasındaki Buhara şehrinde doğmuştu. Mevâlî bir ailedendi Çocuk denecek yaşta Muhammed'in sözlerini ezberlemiş, Kur'anı hatmetmişti. On altı yaşında da hacca gitmişti. Hayatı boyunca Kahire-Semerkand hattında...
Aa, bu, Merv'de karşılaştığı hafız çocuktu. Eflatûnla Platon'un akrabalığını sormuştu kendine. "Aynı kişidir," cevabına afallamış fakat hayretini kelimelere vurmaktan kaçınmıştı.
Sıçan yılıydı. İhşid dün gibi hatırlıyordu. Kardan, tipiden göz gözü görmüyordu. Karşısına çıkan ilk konağın kapısını çalmıştı. Hoş bir tesadüf; burası umuma açık bir dergâhtı. Sıcaktı. Cemaat, kafiyesi bol veciz sözlerle Eflatun un Politeia'sını tartışıyorlardı.
İhşid oldum bittim hazzetmezdi bu tür tartışmalardan. Çünkü münazara vukuatla sonuçlanır, biri veya birkaçı zındıklık'la suçlanır, sorunlar başka mecralara, bölge valisinin hakemliğine taşınırdı. En iyisi sukut etmek, meclisin haricinde kalmaktı.
Lakin söyleşi İhşid'in tahmininin aksine mutedil bir havada seyrediyordu. Hatip (ki kırk yaşlarında erkândan bir zattı) adeta fısıltıyla konuşuyor, sorulan iddiasız bir üslupla yanıtlıyor, şerh ve şerriyyeleri tebessümle akıl defterine kaydediyordu. İhşid ihtiyatla yaklaştığı güruha, hararetle katılmaktan kendini alamamıştı.
Etüd ve mütalaa sabaha dek sürmüş, Platon'un, Plotinos'un, Cabir bin Hayyan'ın risaleleri elden ele dolaşmıştı.
Evet İhşid çok iyi hatırlıyordu el-Buharî'yi. Teneffüs saatlerinde Kuran’dan sûreler, Ali bin Ebu Talib'den şiirler okunmuştu. Ürkek ve meczup bir çocuktu. Aslen Türkmen'di. Soyadından nasıl da anlayamamıştı. Yukarıdaki satırları onun yazdığına inanmak sahiden güçtü. Acı vericiydi. Hazret, İslâmiyet adına, Araplar adına, müminleri yekten Yücec nesline karşı cihâda çağırıyordu.
Ne denir? Kendi benliğini lanetleyen bir kalemşor hangi kelimelerle tenzih edilir?![]()
İhşid aczini ifade edememenin ıstırabıyla dönendi, çırpındı; İbn Fadlan'ın, el-Buhari'nin üstünü çizdi.
Vaktiyle Bizanslılar İran'a, "Şeytanın ülkesi" derlerdi. Değil zaptetmeyi, hudut şehirlerine sarkmayı bile akıllarından geçirmezlerdi. Korkaklardı. Aynı şey Hire savaşına kadar Araplar için de sözkonusuydu. Fakat V1J. yüzyılın başlarında Hire’de, Perslerle karşılaştıklarında, bunların "kızıl gözlü, cinler" olmadıklarını temaşa edince çok şaşırmışlardı. Akabinde de Mezopotamya'yı, İran'ı ilga, Maveraünnehir'i de işgal etmişlerdi. Üç asır gibi kısa bir süre içinde de Kur'anı İndus nehrine, Altay dağlarına ulaştırmayı başarmışlardı. Perslerin cihâd-ı fi sebilullah'a boyun eğmesine, Muhammed'e ve Allah'a biat etmesine karşın, Soğd ve Türk kavimlerinin İslâmlaşması (asimde edilmesi demek daha doğru olur) uzun zaman almıştı. Sayılarının üçte ikisini kırpmak gerekmişti.
Ama IX. yüzyıldan itibaren, İran ve Maveraünnehir'de kendiliğinden oluşan intelijansiya (ki el-Buharî de bunların kalem mümin-lerindendi), din ve "medeniyet" adına işlenen cinayetleri teyid etmekle kalmamış, samanlıkla birlikte Türkçeyi de reddetmeyi marifet bilmiş (ki Türkçe hemen hepsinin ana diliydi), Arap egemenliği dışındaki Orta ve Doğu Türkistan'ı da Bizanslıların malûm tabirini anıştırır biçimde "Yecüc'ün ülkesi" diye tesmiye etmişlerdi. Oysa Türkler görkemli bir geçmişe, çöl hafriyatçılarına pabuç bırakmayacak kutluğ bir şecereye sahiptiler. Din ve "medeniyet yağmurları yağar geçerdi. Dün Musa, İsa, bugün Muhammed. Yarınlar yine en eskilerindi, samanların, Dört Rüzgâr bahadırların. . Telaşlanmak, salvolarla cenk meydanlarına taşmak, budalaca, gündem harici taşkınlıklar yapmak anlamsızdı. İhşid bunları biliyor^ . Fakat iğvâ ve ihanet erbablarım bulgulamak, nüfus hüviyet cüzdanlarını tetkik etmek de şarttı. İhşid'in zaman zaman başvurduğu Levh-i Mahfuz, yani Şuara Kütüğü ve Resimli Lanedliler Kitabı, bu tür çalışmalardandı işte. Dört Rüzgâr tarikatınca hazırlanıp İhşid'e ve diğer üyelerine (ki sayıları iki elin parmağı kadardı) ulaştırdıklarıydı.
Levh-i Mahfuz'da başka kimler vardı acaba? İhşid o değilden, şöylesine bir göz attı lanedliler babına. İrkildi. Gözlerine inanamadı. İslâmiyet adına Türklerin yüzüne tükürmeyi hüner sayanların hemen hepsi maalesef Türk menşeliydi. İbn Sina'yla el-Bağdadî'nin de adını listede görünce içi bunaldı, benzi attı. Cihâd-ı fi sebilullah sırf Asya'nın Ön'ünü değil, Ortasını da kalben fethetmişti demek. Yazıklar olsundu ben-i Yasef nesline...
Şaman İhşid aslen Kırgız'dı." Altay sıradağlarının kuzeyinde, Buluha doruğunun eteklerinde dünyaya gelmişti. Ufkun ve gurubun arkasını, ışığın ve karanlığın menbaını merak etmiş, sırf bu merakını gidermek amacıyla da yollara düşmüştü. Cabir bin Hayyan'ın tavsiyesi olan ölümsüzlük iksirini eğnine zerketmesiyle birlikte de elini kolunu sallayarak çağların labirentlerinde dolaşmaya başlamıştı. Gök Tanrı'nın bir sureti değildi o; biliyordu. Semavî dinlerde tarif edilen, örneğin İsa benzeri bir peygamber de değildi. Hatta kutluğ bir insan bir teb-Tengri, bir idol de değildi. Sıradan, alelade bir havariydi İhşid. Dört Rüzgâr'in bir şamanı. Dünyaya GökTanrı'nın adaletini hükümran kılmaya gelen noyanlara yardıma mecbur, hatta mahkûm bir bilgeydi, o kadar.
Lakin bin küsur yıl uzun bir zaman dilimiydi. îğva ve ihanetin bin küsur defa tedavüle konulup kaldırıldığı bir süreç. Artık yorulmuştu. Pasifik'ten Hazar'a, Akdeniz'e, Tuna'ya savrulan ırkının ardı sıra koşuşturmaktan bıkmıştı. Her seyahat sonrası buraya, Zerafşan'a dönmek de ayrı bir dertti. Üstelik tehlikedeydi de. Mağarasının bulunması ihtimal dahilindeydi. Albert Einstein, Stephen Hawking tülünden bir işgüzar sır düğümünü şıpınişi çözebilirdi. Fizikötesi denilen hudut ulaşılmayacak bir mesafede değildi ki.
Uzandı, meşin kaplı bir kitap seçti kendine. Kapağındaki îhya-i Ulumu 'd-D in yazısını isterik bir vecdle okudu. Satırların, paragrafların arasında koşuşturmaya başladı. Müellif ebu Hamid bin Muhammed et-Tusî el-Gazalî'ydi, nam-ı diğer Hüccetüt-İslâm.
İhşid el-Gazzalî'de dişe dokunur bir paragraf, sivri bir cümle bulamadı.
Yoo, hayır, onun da diğerlerinden farkı yoktu. "...Vahşi hayvanlara benzer tüm yönlerine karşı Türkler, Kültler ve Bedeviler, doğal bir içgüdüyle yaşlılara saygı gösterirler," diyordu. "Çünkü yaşlıların tecrübeye dayalı olarak keskinleşen zekâları nedeniyle üstün oldukları kanısındadırlar."
İhşid delirecekti. Hışımla rahlesindeki el-Gazzalî külliyatını kaldırıp Asya'nın Ön'üne, Arap yarımadasına attı.
Tam bu sırada gözüne Hududu'l Âlem çarptı. Tipik bir coğrafya kitabıydı Hududu 7 Âlem. Sırf dinlenmek, bin küsur yıl dolaştığı ülkeleri bu arkaik albümde, arz dairden arasında tekrar temaşa etmek arzusu ile kucakladı. Sayfaları sağdan sola usul bir güvenle çevirdi. Harflere, anahtar kelimelere büyüteçle baktı, çizgilere, mürekkep lekelerine dürbünle. Yanılmıyorduysa, bu atlas, Semerkand'da hazırlanmıştı. Yanılmıyorduysa, Amr AIû'l Harir Muhammed bin Ahmed'e sunulan bu eser, seyyahlarla vakanüvislerin ortak bir yapıtıydı. Yanılmıyorduysa, Hududu'l Âlem Türk menşeli halklara önyargısızdı.
Yoo, yine yanılıyordu. Müellif(ler) her kim(ler)se, Türkleri, ama bu kez sadece Kırgızları, Kur'an' da adı geçen ve Muhammed tarafından tarif edilen Yecüc ve Mecüc'lerle eşliyordu: "Onların hükümdarları Kırgız Han diye bilinin Bu millet
İhşid Hududu! Alem'i yavaşça yere bıraktı. Elleri titriyordu. İçindeki nahoş sözlere karşı halkının hiç bu kadar güzel tasvirini okumamıştı bu zamana dek. Gözleri yaşardı. Uzakta, çok uzakta kalan dostlarını, akrabalarını düşündü. Şimdi semalardan kendine sinsice bakıp Gök Tanrı'nın otağında kımız içiyor olmalıydılar. Sağ işaret parmağını kımız mataracına batırdı, kılcal damarlarından kalbine, aklına yükselen kısrak sütünün ürpertisini dinledi. 'Cabir bin Hayyan'ın diyetini bozmaya, zaman tünelindeki yolculuğunu noktalamaya karar verdi.
Dışarı çıktı. Seher vaktiydi. Zerafşan’a sabah oluyordu yine. Kurtlar, leoparlar inlerine çekilirlerdi birazdan. Puhular susarlardı. İhşıd vakitlerden en çok Zerafşan gecelerini, hayvanlardan da puhuları severdi. Son iki yüz yıl mesaisinin büyükçe bir bölümünü bu yüzden mağarasında geçirmişti. Gündüzleri uyumuş, geceleri mutarid adımlarla İpek Yolu'nu arşınlamıştı. Artık yeterdi. Ayak sürüyerek geniş bir daire çizdikten sonra mağarasına geri döndü. Sıkılıyordu evet. İçi daralıyordu. Üst üste üç çamçak kımız içti. Hırçın, suçlu bir çocuk gibi rahlesinin eşiğine çömeldi. Çağların aralından bin bir zahmetle mağarasına taşıdığı eserlere hüzünle baktı, "Okumak amaç değil araçtır," dedi. "Oysa bencileyin küf kokuyor hepsi de. Pas ve neft..."
Yine de el-Mesudi'nin "veda eseri' sayılan Kitabü't-Tenbih ve'l-İsraf'a söyle bir göz atmaktan kendini alamadı. Ebu'l-Hasan Ali bin el-Hüseyin el-Mesudî (ki tam adı buydu), safkan Arap'tı. Arapların Herodotos'u olarak kabul ediliyordu. Tarihçi ve seyyahtı. İbn Haldun onun adını muhabbetle anmış, hocam sayılır demişti. Bu yüzden İhşid en alta koymuştu onun kitabını. Gerçi Kitabü 't Tenbih ve 'l-İsraf'm dışında otuz küsur kitabı daha vardı el-Mesudî'nin, ama baş yapıtı son nefesiydi, buydu.
İhşid el-Mesudî'nin coğrafyasında Türklerin, dahası Kırgızların yerini sanki eliyle koymuş gibi buldu:
"Kuzeyin daha yukarılarında yaşayanlar daha aptal, daha kaba ve daha vahşi olurlar," diyordu el-Mesudî. "Kuzeye doğru gidildikçe bu nitelikler daha da artar. Örneğin Kırgızlar böyledirler. Ufka ve guruba uzakta yaşadıklarından (bulundukları yerde çok kar vardır ve oralarda çok soğuk yapar), şişman ve gevşek vücudludurlar. Fakat kemikleri öylesine elastikîdir ki, kaçarken arkalarına dönerek ok atabilirler, çok etli vücuda sahip olduklarından oynak yerleri oyuk oyuktur, yüzleri yuvarlak, gözleri küçüktür."

İhşid veda seremonisine hazırlandı. Bir' "barbar"dı o, evet, Yasef ibn Nuh'un on üçüncü kuşaktan evladı; bir Yecüc; Tesadüfen, hatta yanlışlıkla, antikitenin imgelem rahlesinden XX. yüzyıla yuvarlanmıştı. Al-i Osman'ın reddini, Jön Türklerin ilgasını işaret parmağının arkasından seyretmişti. Kalbinin yırtığının kendiliğinden kapanacağı hüküm gününü sabırla beklemişti. Ancak zaman yaralarını sağaltacağına azdırmıştı. Yoo, istikbâle ilişkin büyük ümidini yitirmemişti.Tam tersine, vakt iriştiğindel ırkının Dön Rüzgâr Tarikati'ni keşfedeceğini, rûy-ı zemin'e hükümran kılacağını biliyordu. Tüm kalbiyle inanıyordu Kızıl Elma idealine, Ergenekon efsanesine, şafağın dor atlılarına. Ne var ki İhşid'den bu kadardı. Mevâli Türkler, özellikle IX-X1V. yüzyıl kalem ![]()
efendisi intelijansiya iktidar meşalesini söndürmüştü. (Keşke daha evvel okusaydı bu "soytarıların "hayal cüzlerini.)Sahtiyan çizmelerini giydi. Pelerinini sırtına, papağını başına geçirdi. Dışarı çıktı. Ufku ve gurubu kutsadı; koruyucu ruhlar adına Asya'nın Ön'üne ve Orta'sına üçer çamçak kımız saçtı. Mağarasını, mağarasının zahirî ve batını katlarını tek tek ateşe verdi. Akabinde de harfler âleminden ebediyete, sonun sonsuzluğuna göçtü.
Mekânı Cennet olsun.
Amin.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
Zerzan'ın yazısını uzun bulanlar için özet
5/10/2008 · Kategori: bazi adamlar bazi yazilar

“yaban akıl bütünleştirir"
levi-strauss
“kelimeler şeyleri eksilterek duygusuzlaştırır; kelimeler kişiliksizleştirir; kelimeler, olağandışı olanı olağanlaştırır.”
Nietzsche
"Şunu da unutmamak gerekir ki, çok daha özgürlükçü ve duygulu olan avcı-toplayıcı kültürlerin, Neolitik çağda dayatılan uygarlık, çalışma ve mülkiyet tarafından yok edilmeleriyle birlikte, herhangi bir dildeki fiiller de o dildeki toplam sözcüklerin yaklaşık olarak yarısına inmiştir; örneğin modern İngilizce’de fiillerin toplam sözcükler içindeki oranı yüzde onun altına düşmüştür."
zerzan
“İnsan konuşması, açığa çıkardığından çok daha fazla şeyi gizler; tanımladığından çok daha fazla şeyi muğlaklaştırır; ilişkilendiridiğinden çok daha fazla şeyi birbirinden koparır.”
George Steiner
"Dile geçişle birlikte, daha baştan kendimizi özgürlüğün olmadığı bir dünyaya mahkûm etmiş oluyoruz."
zerzan
"Uygarlık bir unutuş olarak değil, çoğu zaman bir hatırlayış olarak değerlendirilir; bu yaklaşıma göre dil, bilgi birikiminin ileriki kuşaklara aktarılması ve başkalarının deneyimlerinden, sanki o deneyimler birinin kendi deneyimlerimizmiş gibi yararlanılmasını sağlamaktadır. Herhalde uygarlığın unuttuğu şey tam da bu olsa gerek; yani, başkalarının deneyimlerinin bizim kendi deneyimlerimiz olmadığı ve bu yğzden uygarlaştırma sürecinin temsili olarak yaşanan yapay bir süreç olduğu gerçeği. Anlaşılır nedenlerden dolayı dilin, neredeyse yaşamla özdeş olduğunu iddia ettiğimizde, yaşamın doğrudan yaşanan deneyimlerden koparak ilerlemeci bir mantıkla bu deneyimlerin önüne geçtiğini söylemekten başka bir şey yapmamış oluyoruz."
zerzan
"Dil ile ideoloji arasındaki uyum dikkate alındığında, bir insanın, konuştuğu andan itibaren artık ayrı bir insan olduğu açıktır. Konuşma, insanlık ile doğa arasındaki özgün birliği bozmaya başlayan kırılma noktasıdır; ve bu kırılma noktası aynı zamanda işbölümünün başlangıcına rastlamaktadır. İdeolojik bilincin, işbölümüne geçişle birlikte yükseldiği Marx tarafından da kabul edilmiştir; Marx’a göre dil, “üretici emeğin” başlıca paradigmasıdır."
zerzan
“Bir şeyi herhangi bir isimle isimlendirmek, o şey üzerinde iktidar sahibi olmak demektir.”
Spengler
"Dilde giderek düşen fiil oranının, serbestçe seçilen eşsiz eylemlerde işbölümü sonucu yaşanan düşüşü yansıttığı Paleolitik Çağın sonunda bile, dilde hâlâ zaman çekimleri oluşmamıştı. Sembolik bir dünyanın yaratılması zamanın varoluş koşulu olmakla beraber, avcı-toplayıcı yaşam Neolitik tarım tarafından sona erdirilmeden önce, hiçbir sabit ayrım geliştirilmemişti. Ancak her türlü fiilin bir zaman çekimi sergilemesiyle birlikte, dil, “zamanın düşüncelerimizden en uzak olduğu noktada bile zamandan sahte bir bağlılık talep eder. Bu açıdan bakıldığında, zamanın gramerden bağımsız olarak var olup olmadığı sorulabilir. Konuşmanın yapısı zamanı bir kez içine aldığında ve böylece her türlü ifade biçimini zamana dayandırdığında, işbölümü eski gerçekliği tamamen ortadan kaldırdı. Derrida’ya gelindiğinde, artık “dilin tarihin kökeni olduğundan” rahatlıkla bahsedebilir. Kendisi bir baskı biçimi olan dilin ilerleyişi boyunca baskı – tıpkı ideoloji ve çalışma gibi – tarihsel zamanı yaratacak bir yoğunluğa erişir. Dil olmaksızın tarih bütünüyle ortadan kalkardı."
zerzan
“Uygarlık bana, iktidar ve baskı araçlarının mülkiyetini elde etmenin yöntemini kavrayan bir azınlık tarafından, direnen bir çoğunluğa uygulanan bir olguymuş gibi görünüyor.”
freud
“Çok az kitap affedilebilirdir. Galiba tuval üzerindeki kara, ekrandaki sessizlik ve boş bir beyaz kâğıt daha makuldur.”
R.D. Laing
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
dil nedir, john zerzan
5/10/2008 · Kategori: bazi adamlar bazi yazilar
[John Zerzan'ın 'Gelecekteki İlkel' kitabından alıntıdır.]
Tarih öncesi insanlığı mahrumiyet ve hayvanilikten ibaret bir varoluş olarak tanımlayan egemen kavrayışın, yakın dönemlerdeki antropolojik çalışmalarla (örneğin Sahlins ve R.B. Lee) neredeyse tümüyle geçersiz hale getirildiğini daha önce belirtmiştik. Bu çalışmaların kaynaklık ettiği yeni yorumlar hızla yaygınlaşırken, insanlığın bu uzun dönemini bir bütünlük ve zarafet çağı olarak değerlendiren anlayışın da aynı hızla güçlenmekte olduğu anlaşılıyor. Bu zarafet çağına taban tabana zıt niteliklerle karakterize edilen bugünkü yaşamımız, bizi tür olarak bütünlük içinde yaşadığımız bir yaşamdan koparan bu diyalektiğin tersine çevrilmesini zorunlu kılan bir mecrada geçiyor.
Henüz doğadan soyutlanmadığımız o uzun çağdaki cıvıl cıvıl yaşantımız, içinde kıvrandığımız bugünkü çöküntü ve yabancılaşma düzeyi ile asla kıyaslanamayacak bir algı ve ilişki tarzını içermiş olmalıdır. Doğadaki her tür varlıkla kurulan iletişim, bir zamanlar hepimizin yüreğinde bulunan sayılmamış, isimlendirilmemiş duyguları ve zevk çeşitliliğini yansıtan mükemmel bir duygu oyunu olmalı.
Levy-Bruhl, Durkheim ve diğerlerine göre, “ilkel akıl” ile bizim aklımız arasındaki temel ve beliryici fark, ilkel aklın deneyim anından kopmayışıdır; Levi-Strauss’un da belirttiği gibi, “yaban akıl bütünleştirir”.1 Bu orijinal bütünlüğün parçalanmaya mahkûm olduğu, insanileşmenin yolunun yabancılaşmadan geçtiği ve bilinçlenmenin de buna bağlı olduğu düşüncesi, elbette yüzlerce yıldır bize dayatılan anlayışın ürünüdür.
Tıpkı Hegel’in “zorunlu yabancılaşma” olarak tanımladığı nesneleşmiş zamanın, bilincin temel koşulu olarak kabul edilmesi gibi, dil de aynı ölçüde ve aynı sakatlıkla bilincin başlıca gerekliliklerinden biri olarak değerlendirilmiştir. İdeolojinin temeli olarak değerlendirebileceğimiz dil, tıpkı kendinden menkul zaman anlayışı gibi, doğadan keskin bir kopuşu temsil eder. Zaman dışı bir yaşantı, kendiliğindenlik ile bilinç arasındaki bölünmeyi ortadan kaldırırken, dilsizlik de böyle bir bölünmenin ortaya çıkmaması için aynı ölçüde gereklidir.
Adorno, Minima Moralia adlı kitabında şöyle yazar: “Gerçek için geçerli olan mutluluk için de geçerlidir; kişi mutluluğa sahip olmaz, tersine mutluluğun içinde olur.”2 Adorno’nun bu tanımı, zamanın ve dilin ortaya çıkışından önce, o eski orijinalliği yok eden bölünme ve dolaylanmadan önce yaşamış olan insanlığa mükemmel bir şekilde uyabilir.
Bu bölümde, en geniş anlamında yola çıkarak dil üzerinde duracağım. Nietzsche’den yapacağım kısa bir alıntıyla dilin özü olan anlayıştan başlamak istiyorum; “kelimeler şeyleri eksilterek duygusuzlaştırır; kelimeler kişiliksizleştirir; kelimeler, olağandışı olanı olağanlaştırır.”3
Her ne kadar dil günümüzde hâlâ “insan ruhunun en çarpıcı ve en görkemli başarısı”4 olarak değerlendiriliyorsa da, böyle bir tanımlama, “insan ruhunun” bu büyük başarısını sorgulamamızı sağlayacak bir bağlamı da beraberinde getiriyor. Benzer şekilde, Coward ve Ellis tarafından da belirtildiği üzere eğer, “yirminci yüzyıldaki entelektüel gelişimin en çarpıcı özelliği” dilbilimin toplumsal gerçekliğe tuttuğu ışık ise5, bu yaklaşım aynı zamanda, günümüzün ölümcül modern yaşamını kavramak üzere girişiceğimiz araştırmanın ne kadar derinlere inmesi gerektiğine de işaret etmektedir. Dilin bir şekilde, toplumdaki her türlü “ilerlemeyi” kendi içinde barındırdığını iddia etmek pozitivist bir söylem gibi görünebilir, ancak uygarlık söz konusu olduğunda, her türlü anlamın sonuçta linguistik olduğu anlaşılıyor; kendi totalitesi içinde ele alındığında, kaçınılmaz olarak karşımıza dildeki anlam sorunu çıkıyor.
Dil sorununa yüzeysel bir şekilde yaklaşan daha önceki yazarlar, bilincin sözlere dökülebileceğini, hatta (satranç oynama, beste yapma ve araç kullanma gibi karşı örneklere rağmen) sözsüz düşüncenin imkânsız olduğunu iddia etmişlerdir. Ne var ki, içinde bulunduğumuz bu sıkıntılı çağda, dili, tarafsız, tehlikesiz ve kaçınılmaz bir oluşum olarak görmek yerine, dilin hangi nedenlerle ortaya çıktığını ve ne tür niteliklere sahip olduğunu yeniden değerlendirmek zorundayız. Felsefeciler artık dil sorununu giderek artan bir ilgiyle ele alma noktasına geliyor; örneğin Gadamer şöyle diyor: “Açıkça söylemek gerekirse, dilin doğası, üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken en gizemli sorunlardan biridir.”6
Dil düşüncenin sembolleştirilmesi anlamına geldiği için ve semboller de kültürün temel bileşenleri olduğu için, konuşma, uygarlık olarak adlandırdığımız şeyin vazgeçilmez kültürel fenomenidir. Aynı şekilde, sembol ve yapı bakımından, herhangi bir dil ne ilkel ne de gelişmiş olarak kabul edileceğinden, dilin temel niteliklerini, özellikle de dil ile ideoloji arasındaki can alıcı kesişmeyi yerli yerine oturtarak konuya girmek isabetli olacaktır.
Yabancılaşmanın zırhı olan ideoloji, kaynağı sistematik bir yanlış bilinçte yatan bir tahakküm biçimidir. Dili böyle bir çerçeveye oturtabilmek için, hem ideolojinin hem de dilin bir başka ortak niteliğini dikkate almak yeterlidir. Bu ortak nitelik şudur; gerek ideoloji gerekse de dil, iki kutup arasında işleyen çarpıtılmış bir iletişim sistemidir ve sembolleştirmeye dayanmaktadır.
Dil, tıpkı ideoloji gibi, sembolleştirici gücü aracılığıyla, yapay ayrımlar ve nesneleştirmeler yaratır. Bu yapaylığı mümkün kılan şey, öznenin fiziksel dünyadaki katılımının arka plana itilmesi ve en sonunda da bu katılımın silikleştirilmesidir. Örneğin modern diller, vücutlarımızda bağımsız bir şekilde varlığını sürdüren bir şeyi tanımlarken “akıl” sözcüğünü kullanırlar; oysa aynı durum Sanskritçe’de “içerde çalışma” sözcükleriyle tanımlanmaktadır ve böyle bir tanım, daha aktif bir duyguyu, içselleştirmeyi ve algıyı ifade etmektedir. İdeolojinin, aktiften pasife, birlikten ayrıma doğru ilerleyen mantığını yansıtan bir diğer olgu da, fiil kullanımındaki genel düşüştür. Şunu da unutmamak gerekir ki, çok daha özgürlükçü ve duygulu olan avcı-toplayıcı kültürlerin, Neolitik çağda dayatılan uygarlık, çalışma ve mülkiyet tarafından yok edilmeleriyle birlikte, herhangi bir dildeki fiiller de o dildeki toplam sözcüklerin yaklaşık olarak yarısına inmiştir; örneğin modern İngilizce’de fiillerin toplam sözcükler içindeki oranı yüzde onun altına düşmüştür.7
Dil, bazı temel nitelikleri bakımından, tamamlanmış bir şekilde ortaya çıkmasına rağmen, dilin gelişimi fazlasıyla değersizleştirici bir süreç tarafından belirlenmiştir. Doğa parçalanarak kavramlara ve eşdeğerliğe indirgenirken, dile atfedilen modeller izlenmiştir.8 Yine ideoloji ile paralellik için de olan dil makinesi, yaşamı kendi boyunduruğu altına aldığı ölçüde, dilin köleliğe dayalı bir toplumun üretilmesindeki işlevi de o ölçüde artmıştır.
Daha genel ve daha soyut olana duyduğumuz karakteristik eğilimden hareketle, Navajo dili “fazlasıyla yalın” bir dil olarak değerlendirilmiştir. Oysa daha eski çağlarda, dolaysızlığın ve somutluğun dile hakim olduğu söyleniyor; söz konusu çağlarda “elle dokunulan ve gözle görülen varlıklar için yeterince terim” vardı.9 Eski dillerde var olan “şaşırtıcı çekim zenginliğine” işaret eden Toynbee, dili basitleştirme eğiliminin ağır basmasıyla birlikte, bu çekim zenginliğinin daha sonra terk edildiğini belirtir.10 Cassirer, Amerikan Kızılderili kabileleri arasında “belirli bir eylemin şaşırtıcı bir çeşitlilik arz eden terimlerle tanımlandığını” görmüş ve bu terimlerin geri plana itilmekten ziyade, birbirleriyle uyum içinde yan yana kullanıldıklarını belirlemiştir.11 Ancak bir kez daha önemle vurgulamak gerekir ki, çok eski çağlarda muhteşem bir sembol avurganlığına ulaşıldığında, ideolojinin ergenlik çağı olarak değerlendirilebilecek o dönemde bile semboller ve soyut tarzlar hâlâ kapalılığını koruyordu.
İdeolojinin paradigması olarak değerlendirilen dil, aynı zamanda algının başlıca düzenleyicisi olarak da kabul edilmelidir. Ünlü dilbilimci Sapir tarafından da belirtildiği gibi, “sosyal gerçekliğin” kavraması bakımından insanlar tamamen dilin insafına terk edilmişlerdir. Bir başka ünlü antropolog ve dilbilimci olan Whorf bu yaklaşımı daha da ileriye götürerek, düşünme biçimleri ve tüm diğer zihinsel etkinlikleri de dahil olmak üzere, dilin bir insanın tüm yaşam tarzını belirlediğini savunmuştur. Dil kullanmak demek kişinin kendisini, o dilin doğasına zaten içkin olan algı biçimleriyle sınırlandırması demektir. Dilin biricik ifade biçimi olduğu ve buna rağmen her şeyi kendi içinde kalıba döktüğü olgusu, bizi doğrudan ideolojinin özüne götürmektedir.12
Bizden bağımsız bir yapı olan dil yalnızca ideolojik olarak ortaya çıkan bir gerçekliktir. İşte dil dünyayı bu şekilde belirleyip değersizleştirmektedir. George Steiner şu sonuca varmıştır: “İnsan konuşması, açığa çıkardığından çok daha fazla şeyi gizler; tanımladığından çok daha fazla şeyi muğlaklaştırır; ilişkilendiridiğinden çok daha fazla şeyi birbirinden koparır.”13
Daha somut konuşmak gerekirse, bir dili öğrenmenin özü, konuşmayı biçimlendirip denetleyecek bir sistemin, bir modelin öğrenilmesidir. Bu düzeyde karşımıza çıkan ideolojiyi görmek hiç de zor değil; zira her birinin vazgeçilmez fonolojik, sözdizimsel ve anlambilimsel kurallarının keyfiliğinden dolayı, insanlar tarafından kullanılan her dilin öğrenilmesi gerekmektedir. Yani, doğal olmayan bir dünyanın üretilmesi, doğal olmayan olguların dayatılmasını gerektirir.
En ilkel dillerde bile, sözcükler nadiren kastettikleri şeylerle anlaşılır bir benzerlik sergiler; tamamiyle beylik bir ifade tarzı olarak kalırlar.14 Şüphesiz bu durum, gerçekliği sembolik olarak görme eğiliminden kaynaklanmaktadır; Cioran, dünyayla kurduğumuz ilişkinin sonsuz bir şekilde gerilemesine yol açan bu eğilimi dilin “yapışkan sembolik ağı” olarak adlandırmıştır.15 Dilin sembolik düzenlenişinin kendinden ibaret keyfi doğası, merakın, çeşitliliğin ve eşdeğersizliğin yerini alan sahte kesinlik alanları yaratır. Dili “su katılmadık terörist” olarak adlandıran Barthes’in bu tanımı oldukça isabetlidir; Barthes’e göre, dilin sistematik doğasının “bütünlüklü olabilmesi için, doğru olmaktan ziyade, geçerli olması yeterlidir.”16 Bilgelik ile yöntem arasındaki ezeli bölünmeyi yaratan dildir.
Dilin yapısı bakımından konuya yaklaşıldığında, “konuşma özgürlüğü” diye bir şeyin söz konusu olamayacağı gayet açıktır; zira gramer, içimizdeki görünmeyen hapishanenin görünmeyen “düşünce denetleyicisidir”. Dile geçişle birlikte, daha baştan kendimizi özgürlüğün olmadığı bir dünyaya mahkûm etmiş oluyoruz.
Kavramsal olanı algılanabilir olan olarak görme ve kavramları dokunulabilir somut şeyler olarak değerlendirme eğiliminin ifadesi olan şeyleşme, ideolojinin olduğu kadar, dilin de vazgeçilmez temelidir. Dil, aklın kendi deneyimlerine yabancılaşmasını, yani, tıpkı kavramlar gibi, parçaları da, sanki bu parçalar maniple edilebilir somut nesnelermiş gibi tahlil etme eğilimini temsil etmektedir. Horkheimer’a göre ideolojinin kaynağını, insanların inaçlarından ziyade onların - zihinsel sonorlanmışlıklarıyla, kendilerine sağlanan korumlara olan mutlak bağımlılıklarıyla - benzedikleri şeyler oluşturur. Horkheimer, ideoloji için olduğu kadar dil için de geçerli olabilecek bu değerlendirmesine şunu da ekler; insanların her türlü deneyimi yalnızca kavramların beylik çerçevesi içinde gerçekleşmektedir.17
Zihinsel işlevsellik için şeyleşmenin gerekli olduğu, canlı varlıklar ve ilişkiler olarak var olurken pekâlâ da yanıltıcı olabilecek kavramlara bir yapı kazandırılmasıyla, bir deneyimi ötekine bağlayacak dayanılmaz yükün ortadan kaldırılacağı iddia edilmiştir.
Cassirer, deneyimden bu şekildeuzaklaşılması konusunda şöyle der; “İnsanın sembolik etkinliği arttıkça, fiziksel gerçekliğin nicelik olarak azaldığı anlaşılıyor.”18 Yani temsiliyet ve tekbiçimlilik dil ile birlikte ortaya çıkar ki bu da bize Heidegger’in ısrarla vurguladığı bir hususu hatırlatmaktadır; Heidegger’e göre uygarlık çok önemli bir olguyu unutmuştur.
Uygarlık bir unutuş olarak değil, çoğu zaman bir hatırlayış olarak değerlendirilir; bu yaklaşıma göre dil, bilgi birikiminin ileriki kuşaklara aktarılması ve başkalarının deneyimlerinden, sanki o deneyimler birinin kendi deneyimlerimizmiş gibi yararlanılmasını sağlamaktadır. Herhalde uygarlığın unuttuğu şey tam da bu olsa gerek; yani, başkalarının deneyimlerinin bizim kendi deneyimlerimiz olmadığı ve bu yğzden uygarlaştırma sürecinin temsili olarak yaşanan yapay bir süreç olduğu gerçeği. Anlaşılır nedenlerden dolayı dilin, neredeyse yaşamla özdeş olduğunu iddia ettiğimizde, yaşamın doğrudan yaşanan deneyimlerden koparak ilerlemeci bir mantıkla bu deneyimlerin önüne geçtiğini söylemekten başka bir şey yapmamış oluyoruz.
Dil, tıpkı ideoloji gibi, doğrudanlığa ve kendiliğindenliğe dayalı ilişkilere karşı saldırıya geçerek, burayı ve şimdiyi dolaylandırmaktadır. Bunun tipik bir örneği, okumayı öğrenme baskısına karşı çıkan bir anne tarafından sağlanmıştır: “Bir çocuk okur-yazar hale geldiğinde, artık geriye dönüş imkansızdır. Bir müzenin içinde gezinin. Okur-yazar yetişkinlerin, neyi göreceklerinden emin olmak için, tablolardan önce, bu tabloların altındaki tanıtıcı kartları okuduklarını göreceksiniz. Hatta, sadece kartları okuyup, tabloları tamamen es geçmelerine bile tanık olabilirsiniz… Okuma-yazma öğrenme kitaplarında da belirtildiği gibi, okuma kişinin önüne çeşitli kapıları açar. Ne var ki, bu kapılar bir kez açıldığında, bu kapılardan bakmaksızın dünyayı görmek neredeyse imkânsızdır.”19
Her türlü doğrudan deneyimi, hakim bir sembolik ifadeye dönüştürme sürecini temsil eden dil, yaşamı tekeline almaktadır. Tıpkı ideoloji gibi, dil de, sürekli olarak bir şeyleri gizleyip gerekçelendirmekte ve böylece onun meşruluğu hakkındaki şüphelerimizi ertelememize yol açmaktadır. Dil uygarlığın kökeni ve onun yabancılaşmış doğasının vazgeçilmez kuralıdır. İdeolojinin paradigması olarak dil, uygarlığın sürebilmesi için gerekli olan her türlü meşruiyetin kaynağıdır. Öyleyse yapmamız gereken şey, hangi tahakküm biçimlerinin bu meşruiyeti yaratarak dili baskının vazgeçilmez araçlarından biri haline getirdiğini ortaya çıkarmaktır.
Her şeyden önce bir noktaya açıklık getirmek gerekiyor; belli bir sesin, keyfi ve değişmez bir şekilde belli bir işaretle ilişkilendirilmesi, hiç de sanıldığı gibi kaçınılmaz veya tesadüfi değildir. Dilin sonradan yapılan bir icat olduğunu şuradan anlıyoruz; zihinsel süreçler, kendilerini ifade eden dilden önce gelirler. O nedenle, insanlığın ancak dil ile insanlaştığını iddia etmek, insan olmanın dili icat etmenin ön koşulu olduğu olgusunu çoğu kez gözden kaçırmak anlamına gelmektedir.20

Oysa asıl soru şu; nasıl oldu da sözcükler birer işaret olarak kabul edilme noktasına geldi? Keza, ilk sembol nasıl ortaya çıktı? Çağdaş dilbilimciler bu konuyu “hiçbir çıkış yolu bırakmayacak ölçüde kişiyi çaresiz bırakan son derece ciddi bir sorun” olarak değerlendirmektedir.21 Dilin kökeni üzerine yapılan on bini aşkın çalışma arasındaki en güncel çalışmalarda bile, bu konudaki teorik çelişkilerin insanı afallatan bir düzeyde olduğu itiraf edilmektedir. Hakeza, dilin ne zaman ortaya çıktığı sorusu da, birbirine taban tabana zıt görüşlerin ortaya atılmasına yol açmıştır.22 Dilden daha önemli hiçbir kültürel fenomen bulunmadığı gibi, kendi kökeni hakkında böylesine az bilgi sunan başka bir gelişme de yoktur. Öyleyse Bernard Campbell’in şu saptaması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek; “Dilin nasıl ya da ne zaman ortaya çıktığını hiçbir şekilde bilmiyoruz ve hiçbir zaman da bilmeyeceğiz.”23
Dilin kökeni hakkında ortaya atılan teorilerin çoğu ciddi olmaktan bir hayli uzaktır; bu teoriler, dilin yarattığı nitel ve kasıtlı değişimlere hiçbir açıklama getirmemektedir. Meşhur “ding-dong” teorisine göre, ses ile anlam arasında şu veya bu şekilde doğuştan bir ilişki bulunmaktadır; “poh-poh” teorisine göre, dil başlangıçta, şaşkınlık, korku, memnuniyet, acı ve benzeri duyguları ifade eden haykırışlardan doğmuştur; “ta-ta” teorisine göre ise, dil, bedensel hareketlerin taklit edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Asıl soru karşısında çaresiz kalan bu “açıklamalar” böylece uzayıp gider. Öte yandan, avlanma eyleminin dili gerekli hale getirdiğini savunan hipotezi çürütmek hiç de zor değil; hayvanlar herhangi bir dil kullanmaksızın birlikte avlanırlar ve insanların avlanabilmeleri için de genellikle sessiz olmaları gerekiyor.
Bana kalırsa, çağdaş dilbilimci E.H. Sturtevant’ın yaklaşımı çok daha akla yatkındır; Sturtevant’a göre, her türlü niyet ve duygu, mimik, bakış veya ses tarafından gayri iradi olarak ifade edildiği için, dil gibi iradi bir iletişim, yalan söyleme veya aldatma amacıyla yaratılmış olmalıdır.24 Çemberi daha da daraltan felsefeci Caws şu hususta ısrar eder; “gerçek… linguistik sahnede görece sonradan ortaya çıkmıştır ve dilin gerçeği ifade etmek amacıyla icat edildiğini düşünmek kesinlikle yanlıştır.”25
Ne var ki, dili konu alan bu çalışmamızın toplumsal boyutu, somut etkinlikler ve ilişkiler hakkındaki düşünce ve tercihlerimiz, dilin kökenini ortaya çıkarmak üzere, daha derin bir araştırmaya girmemizi gerektiriyor. Olivia Vlahos’a göre “kelimelerin iktidarı” çok önceden ortaya çıkmış olmalıdır: “Elbette… insanın özel amaçlar için çeşitli aletlere biçim vermeye başlamasından çok sonra değil.”26 Paleolitik yaşamın bir veya iki milyon yıllık dönemi boyunca taş aletlerin, sözlü yönlendirmeden ziyade, doğrudan ve fiili örneklemelerle ortaklaşa yontulmuş olması akla daha yatkın görünüyor.
Yine de, dilin – tüm bileşenleriyle işbölümü, şeylerin ve olayların standartlaştırılması ve uzmanların diğer insanlar üzerinde etkin bir iktidar kurmaları anlamına gelen – teknoloji ile birlikte ortaya çıktığı varsayımı bence konunun özünü teşkil etmektedir. Durkheim’ın “uygarlığın kaynağı”27 olarak adlandırdığı işbölümünü dilden hiçbir şekilde ayıramayacağımız aşamaların başında herhalde başlangıç aşaması gelir. İşbölümü, grup eyleminin görece daha karmaşık bir denetime tabi tutulmasını gerektirir; pratikte tüm topluluğun örgütlenip yönetilmesini zorunlu kılar. Bu ise, daha önce herkes tarafından icra edilen fonksiyonların parçalanarak, birbirinden farklı görevlere dönüştürülmesine ve böylece farklı rollere ve ayrımlara yol açmaktadır.
Vlahos konuşmanın oldukça erken bir dönemde ortaya çıktığını düşünürken, karşıt bir görüşü savunan Julian Jaynes, basit taş aletler ve bunların üretimi bağlamında, daha ilginç bir soru ortaya atarak dilin çok sonradan ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Jaynes’e göre, eğer insanlık iki milyon yıl boyunca konuşmuşsa, nasıl olup da hemen hemen hiçbir teknolojik gelişme kaydedilmemiştir?28 Dile yararlı bir atfeden Jaynes’in bu sorusu, pozitif bir doğada saklı duran potansiyellerin dil ile birlikte açığa çıktığı varsayımına dayanmaktadır.29 Ancak, işbölümünün yukarıda sözünü ettiğimiz yıkıcı dinamikleri dikkate alındığında, dil ile teknolojinin tamamen birbirine bağlı olduğu ne kadar doğruysa, bu iki öğeye karşı binlerce kuşak boyunca başarılı bir direnişin sergilendiği de o kadar doğrudur.
Köken olarak dil, kendi alanı dışında var olan bir sorunun gereklerini karşılamak zorundaydı. Dil ile ideoloji arasındaki uyum dikkate alındığında, bir insanın, konuştuğu andan itibaren artık ayrı bir insan olduğu açıktır. Konuşma, insanlık ile doğa arasındaki özgün birliği bozmaya başlayan kırılma noktasıdır; ve bu kırılma noktası aynı zamanda işbölümünün başlangıcına rastlamaktadır. İdeolojik bilincin, işbölümüne geçişle birlikte yükseldiği Marx tarafından da kabul edilmiştir; Marx’a göre dil, “üretici emeğin” başlıca paradigmasıdır. Ne var ki, uygarlığın ilerlemesi doğrultusunda atılan her adım, artı emek anlamına gelmiş ve üretici emek ya da çalışmanın özü olan yabancılaşma süreci, dil aracılığıyla gerçekleştirilerek ilerletilmiştir. İdeoloji, kaynağını işbölümünden alırken, biçimini de şaşmaz bir şekilde dilden almaktadır.
Marx’a oranla emeğe çok daha yüksek bir değer biçen Engels, dilin kökenini, “doğanın efendisi” olarak adlandırdığı emekten hareket ederek açıklamıştır. Engels bu temel ilişkiyi şu sözlerle ifade etmiştir; “önce emek, onun ardından ve daha sonra onunla birlikte konuşma.”30 Bu ilişkiye daha eleştirel bir gözle bakmak gerekirse, yapay bir iletişim biçimi olan dil, yapay bir ayrım olan işbölümünü temsil etmiştir ve halen de temsil etmektedir.31 (Dilin, “bireysel sorumlulukların” düzenlenmesinde paha biçilmez bir öneme sahip olduğunu savunan alışılagelmiş baskıcı söylemde, bu yapaylık, elbette, bir olumluluk olarak değerlendirilmektedir.)
Dil, duyguları bastırmak amacıyla ayrıntılandırılmıştır; uygarlığın temel kurallarından biri olarak dil, Eros’un boyunduruk altına alınmasını ve uygarlığın özü gereği içgüdülerin bastırılmasını ifade eder. Freud, dilin kökenini ele aldığı bir paragrafta, ilk konuşmayı cinsel birleşmeyle ilişkilendirmiştir. Freud’a göre çalışma, “cinsel etkinliğin yerine geçmesini ve ona eşdeğer” bir olgu kabul edilmesini konuşma tarafından sağlanan araçsallığa borçludur.32 Özgür cinselliğin böylelikle çalışmaya dönüştürülmesi bastırılmışlığın ilk biçimidir ve Freud cinsel birleşme arzuları ile çalışma süreçleri arasındaki bağlantının dil tarafından kurulduğunu belirtmiştir.
Neo-Freudcu Lacan bu tahlili daha da ileriye götürerek, bilinçaltının her şeyden önce, dile geçişle birlikte ortaya çıkan baskı tarafından biçimlendirildiğini iddia etmiştir. Böylece Lacan’a göre bilinçaltı “aynen bir dilin yapısını” andırmaktadır ve geleneksel Freudcu anlamda içgüdüsel ya da sembolik olarak değil, linguistik bir şekilde işlemektedir.33
Dilin kökeni sorununu mecazi bir düzlemde ele alma bakımından, Babil Kulesi efsanesi üzerinde durmak ilginç olabilir. Dil ile birlikte ortaya çıkan karışıklığın hikâyesi, tıpkı Eski Ahit’in ilk kitabında geçen Cennetten Kovulma söylencesi gibi, kötülüğün kaynağını bulma girişimini temsil eder. “Özgün bir dilin” parçalanıp karşılıklı olarak anlaşılmayan dillere dönüştürülmesi, pekâlâ da sembolik dilin ortaya çıkışı ve daha bütün, daha otantik bir iletişimin hüküm sürdüğü eski yaşantının yok oluşu olarak anlaşılabilir. Örneğin geleneksel cennet tasvirlerinin pek çoğunda, hayvanlar konuşabiliyor ve insanlar onları anlayabiliyor.34
Cennetten kovulmanın, zamana yenik düşme olarak anlaşılabileceğini daha önce belirtmiştim.35 Russel Fraser tarafından da belirtildiği gibi, Babil Kulesi’nin çöküşü, benzer şekilde, “insanın tarihsel zaman içindeki yalıtılmışlığını” ifade eder.3637 Norman O. Brown’a göre ise, “cennetten kovulanlar dilin tuzağına düşmüştür.”38 Ancak Cennetten kovulma, aynı zamanda dilin kökeni bakımından da bazı anlamlar taşımaktadır. Benjamin, Cennetten kovulma söylencesinde, dil olarak adlandırdığımız dolaylamayı ve “dile dayalı aklın bir başka becerisi olan soyutlamanın kaynağını” keşfetmiştir.
Eski Ahit’in bir başka bölümünde ise, dilin temel özelliklerinden biri olan isimlendirme39 hakkında kutsal bir yorum yapılmış ve şeyleri isimlendirme nosyonunun bir tahakküm eylemi olduğu belirtilmiştir. Yaratılış efsanesinde geçen “ve Adem her canlı varlığa nasıl seslendiyse, bu o varlığın adı oldu” cümlesinden söz ediyorum. Böyle bir düşünce, doğrudan doğruya, doğanın tahakküm altına alınması için gerekli olan linguistik bileşenlere tekabül etmektedir; Dufrenne tarafından da formüle edildiği gibi, insanı şeylerin efendisi yapan olgu, şeylerin ilk defa insan tarafından isimlendirilmiş olmasıdır.40 Spengler da benzer bir sonuca varmıştır; “Bir şeyi herhangi bir isimle isimlendirmek, o şey üzerinde iktidar sahibi olmak demektir.”41
Bu açıdan bakıldığında, insanlığın önce dünyadan ayrılması ardından da dünyayı fethetmesi süreci, dünyanın insanlık tarafından isimlendirilmesiyle başlamaktadır. Tanrının tahakkümünü temsil eden bir put olarak Logos’un kendisi bile ilk isimlendirmede rol oynamıştır. Bu anlayış Yuhanna İncili’ndeki ünlü pasajda da görülmektedir: “Başlangıçta Söz vardı, ve Söz Tanrı ile birlikteydi, ve Söz Tanrı’ydı.”
Dilin kökeni sorununa yeniden eğilmek gerekirse, dil sorunu uygarlığa ilişkin bir sorundur. Antropolog Lizot, avcı-toplayıcı yaşam biçiminin, Jaynes’e göre dilin yokluğu olarak yorumlanması gereken teknoloji ve işbölümünü sergilemediğine işaret etmiştir: “[İlkel insanların] çalışmayı küçümsemiş olmaları ve teknolojik ilerlemelere ilgi göstermemiş olmaları olgusundan şüphe edilemez.”42 Daha da önemlisi, Lee’nin 1981′de belirttiği gibi, “son çalışmaların önemli bir kısmı,” avcı-toplayıcıların “oldukça iyi beslendiklerini ve bolca boş zamana sahip olduklarını” göstermektedir.43
İlk insanları, dili geliştirmekten alıkoyan şey, hiç de yaşamlarını sürdürme kaygısı olmamıştır; o insanların düşünsel derinleşmeye ve linguistik gelişmelere ayıracak zamanları kesinlikle vardı, ancak böyle bir yol binlerce yıl boyunca açıkça reddedilmişti. Benzer şekilde, uygarlığın köşe taşı olan tarımın (Neolitik bir devrim olarak) kazandığı nihai zafer de yiyecek sıkıntısından veya nüfus baskısından kaynaklanmamıştır. Lewis Binford tarafından da belirtildiği gibi; “Sorulması gekren soru, tarımın ve yiyecek depolama sistemlerinin neden her yerde geliştirilmemiş olması değil, tersine bu tekniklerin durup dururken neden geliştirildiğidir.”44
Özel mülkiyet, yasalar, şehirler, matematik, artı ürün, kalıcı hiyerarşi, uzmanlaşma ve yazı da dahil olmak üzere, tarımın hakimiyeti, insanlığın “ilerleyişi” için hiç de kaçınılmaz bir adım değildi; aynen dilin de zorunlu bir adım olmaması gibi. Neolitik öncesi yaşamın gerçekliği, genellikle ileriye yönelik muazzam bir adım olarak değerlendirilen gelişmelerin veya hayranlık verici bir şekilde doğaya egemen olmanın, aslında ne tür bir çöküş ve yenilgi anlamına geldiğini gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Horkheimer ve Adorno’nun Dialectic of Enlightment (Aydınlanmanın Diyalektiği) adlı eserlerinde dile getirilen birçok görüş (örneğin, araçsal denetimin sağladığı gelişmenin duyusal deneyimlerdeki gerilemeyle ilişkilendirilmesi gibi) onların şöylesi yanlış bir sonuca varmalarına yol açmıştır; “İnsanlar hep, kendilerinin doğaya boyun eğmeleri ya da doğanın Öze boyun eğmesi arasında bir tercih yapmak zorunda kalmışlardır.”45
Pei şöyle der; “Hiçbir şey konuşma kadar uygarlığı mükemmel bir şekilde yansıtamaz”46; gerçekten de, dil çarğıcı bir şekilde insan yaşamını yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda bu yaşamı belirler de. Dilin doğmasıyla gerçekleşen o köklü ve keskin kopuş, uygarlığın ve tarihin gelişini yalnızca 10.000 yıl önce cisimlendirip gölgelemiştir. Barthes’e göre, dil alanı içine girildiğinde, “Tarih, tıpkı Doğal Düzen gibi, tamamlanmış ve tektipleşmiş bir tarzla karşımıza çıkar.”47
Cassirer’a göre “başlangıcından beri potansiyel bir din olan”48 mitoloji, dilin bir fonksiyonu olarak ve herhangi bir ideolojik ürün kadar dilin gereklerine tabi olan bir olgu olarak değerlendirilebilir. On dokuzuncu yüzyıl dilbilimcisi Müller tam da bu anlamda mitolojiyi “dilin bir hastalığı” olarak tanımlamıştır; şeyleri doğrudan tanımlama imkânına sahip olmayan dil düşünceyi deforme etmektedir. “Mitoloji kaçınılmazdır; doğal bir olgudur ve dilin içkin gerekliliklerinden biridir… [Mitoloji] dilin düşünce üzerindeki karanlık gölgesidir ve dil tamamen düşünce ile eşitlenmediği sürece, ki bu imkânsızdır, bu gölge asla kaybolmayacaktır.”49
Öyleyse, oldukça eski olan lingua Adamica hayalinin, yani basmakalıp işaretler yerine şeylerin dolaylanmamış gerçek anlamlarını doğrudan ifade eden “gerçek” bir dil hayalinin, insanlığın yitirilmiş bir ilk çağa duyduğu özlemin ayrılmaz bir parçası olması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Yukarıda da belirtildiği gibi, Babil Kulesi, insanların birbirleriyle ve doğayla gerçek bir komün oluşturmalarını amaçlayan bu ateşli tutkunun en çarpıcı göstergelerinden biridir.
Bu eski (ama oldukça uzun süren) çağda doğa ve toplum uyumlu bir bütün oluşturmuş ve son derece yakın bağlarla birbirine bağlanmıştı. Doğanın totalitesi içindeki katılımdan kopularak dine doğru atılan adım, güçlerin ve varlıkların çözülerek dışa, yani tersyüz edilmiş yaşantılara doğru yönelmesi anlamına geliyordu. Bu kopuş ifadesini putlarda bulmuş ve dinin uygulayıcısı, yani şaman, ilk uzman olmuştur.
Öte yandan, yaşamakta olduğumuz modern yabancılaşmaya kaynaklık eden çarğıcı kültürel gelişmeler yalnızca, mitoloji ve din tarafından yaratılan aldatıcı dolaylamalardan ibaret değildir. Neandertal türünün, yerini Cro-Magnon türüne bıraktığı (ve böylece beynin hacim olarak küçüldüğü) Üst Plaeolitik çağda yaşanan bir diğer gelişme de sanatın doğuşu oldu. Yaklaşık 30.000 yıl öncesinin ünlü mağara resimlerine baktığımızda, soyut işaretlerden oluşan geniş bir çeşitlilikle karşılaşırız; ancak geç dönem Paleolitik sanatındaki sembolizm yavaş yavaş Neolitik tarımcıların çok daha stilize edilmiş tarzına dönüşerek katılaşmıştır. Ya dilin ortaya çıkışıyla eşanlamlı olan ya da dilin ilk gerçek tahakkümüne tanıklık eden bu dönem boyunca kayde değer bir huzursuzluk baş göstermiştir. John Pfeiffer bu huzursuzluğu yorumlarken, Cro-Magnon’un hegemonyasını kurmasıyla birlikte eşitlikçi avcı-toplayıcı geleneklerin erozyona uğradığına dikkat çekmiştir.50 Üst Paleolitik çağa kadar “herhangi bir toplumsal tabakanın” izine rastlanmazken, oluşmaya başlayan işbölümü ve hemen akabinde ortaya çıkan toplumsal sonuçlar, adım adım yaklaşmakta olan uygarlığa karşı direnenlerin disiplin altına alınmasını gerektirmiştir. Biçimlendirici ve aşılayıcı bir aygıt olan sanatın bu dramatik gücü, kültürel uyuma ve otoritenin sürekliliğine duyulan bu gereksinimleri karşılamıştır. Dil, söylence, din ve sanat böylece sosyal yaşamın vazgeçilmez “politik” koşulu olarak ilerlemiş ve işbölümü öncesinde doğrudan yaşanan yaşamın yerini, sembolik biçimlerin yapay ortamı almıştır. İnsanlık bu noktadan itibaren artık gerçekle yüz yüze gelemeyecek; ve tahakküm mantığı, oyunun, özgürlüğün ve zenginliğin üzerine kalın bir sis perdesi örtecekti.
Dilde giderek düşen fiil oranının, serbestçe seçilen eşsiz eylemlerde işbölümü sonucu yaşanan düşüşü yansıttığı Paleolitik Çağın sonunda bile, dilde hâlâ zaman çekimleri oluşmamıştı.51 Sembolik bir dünyanın yaratılması zamanın varoluş koşulu olmakla beraber, avcı-toplayıcı yaşam Neolitik tarım tarafından sona erdirilmeden önce, hiçbir sabit ayrım geliştirilmemişti. Ancak her türlü fiilin bir zaman çekimi sergilemesiyle birlikte, dil, “zamanın düşüncelerimizden en uzak olduğu noktada bile zamandan sahte bir bağlılık talep eder.”52 Bu açıdan bakıldığında, zamanın gramerden bağımsız olarak var olup olmadığı sorulabilir. Konuşmanın yapısı zamanı bir kez içine aldığında ve böylece her türlü ifade biçimini zamana dayandırdığında, işbölümü eski gerçekliği tamamen ortadan kaldırdı. Derrida’ya gelindiğinde, artık “dilin tarihin kökeni olduğundan” rahatlıkla bahsedebilir.53 Kendisi bir baskı biçimi olan dilin ilerleyişi boyunca baskı – tıpkı ideoloji ve çalışma gibi – tarihsel zamanı yaratacak bir yoğunluğa erişir. Dil olmaksızın tarih bütünüyle ortadan kalkardı.
Tarih öncesi dönem yazı öncesi dönemdir; yazının bazı biçimleri uygarlığın kesin olarak geldiğine işaret eder. Freud, The Future of an Illusion (Bir Yanılsamanın Geleceği) adlı eserinde şöyle yazmıştır; “Uygarlık bana, iktidar ve baskı araçlarının mülkiyetini elde etmenin yöntemini kavrayan bir azınlık tarafından, direnen bir çoğunluğa uygulanan bir olguymuş gibi görünüyor.”54 Zaman ve dil problemli bir konu olarak dururken, dilin bir başka aşaması olan yazı, köleleştirmeye sunduğu çok daha dolaysız destekle karşımıza çıkmaktadır. Aslında Freud haklı nedenlerle, uygarlığı dayatan ve ayakta tutan bir manivela olarak yazılı dile işaret edebilirdi.
Giderek yoğunlaşan işbölümü yaklaşık olarak İ.Ö. 10.000 civarında, yansımasını şehirlerde ve tapınaklarda bulan bir toplumsal denetim türü üretmişti. İlk yazılar, vergi kayıtlarını, kanunları ve emeği köleleştiren anlaşma metinlerini içermektedir. Böylesine nesnelleşmiş bir tahakküm, şüphesiz siyasal ekonominin pratik ihtiyaçlarından kaynaklanıyordu. Giderek artan harf ve tablet kullanımı kısa süre içinde, yöneticilerin yeni iktidar ve fetih zirvelerine ulaşmalarını sağladı; bunun en açık örneklerinden biri, Babilli Hammurabi’nin başında olduğu yeni yönetim biçimiydi. Levi-Strauss tarafından da belirtildiği gibi, yazının “insanlığın aydınlanmasından ziyade sömürüyü desteklediği anlaşılıyor… Yazı, aramızda ilk defa ortaya çıktığında yalancılıkla kol kola girmişti.”55
Dil böylesine can alıcı bir noktada, önce hiyeroglif ve ideografik yazım tarzıyla ardından da fonetiğe dayalı alfabetik yazım tarzıyla, temsilin temsili haline gelmektedir. Sözcüklerden hecelere, oradan da nihayet bir alfabedeki harflere varan sembolleştirme süreci, artık karşısında hiçbir şekilde direnilemeyecek bir düzen ve denetim anlayışını dayatmıştır. Ve yazının olanaklı hale getirdiği şeyleşmeyle birlikte, dil artık konuşan bir özneye veya topluluk söylemine bağılı değildir, tersine her özneyi dışlayabileceği özerk bir alan yaratmaktadır.56
Çağdaş dünyada ise, sanatın öncülerinin, dilin yarattığı hapishaneye karşı en azından jest kabilinden çeşitli direnişler sergiledikleri rahatlıkla görülebilir. Mallarme’den bu yana, modernist şiirin ve nesirin azımsanmayacak bir kısmı, normal konuşmanın meşruluğuna karşı durmuştur. Mallarme, “Kim konuşuyor?” sorusuna, “Dil konuşuyor” karşılığını vermiştir.57 Bu cevaptan sonra, özellikle de Joyce, Stein ve diğerlerinin yeni bir sözdizim ve kelime hazinesi girişiminde bulundukları Birinci Dünya Savaşı dolaylarındaki ateşli dönemden beri, edebiyat dilin getirdiği kısıtlamalara ve çarpıtmalara karşı cepheden saldırıya geçmiştir. Dile karşı sergilenen genel direnişin göze çarpan unsurları arasında Rus füturistleri, Dada (örneğin, Hugo Ball’ün 1920′li yıllarda “sözsüz şiir” yaratma girişimi), Artaud, Sürrealistler ve Lettrisler de bulunmaktadır.58
Sembolist şairler ve onların takipçileri olarak adlandırılabilecek pek çok şair, topluma karşı koymanın aynı zamanda toplumun diline karşı koymayı da içerdiğini savunmuştur. Ne var ki, toplumsal muhalefet arenasındaki yetersizlik dile yönelik muhalefetin başarısını da engellemektedir; bu yüzde, avangart çabaların, soyut ve donuk jestlerden başka bir anlama gelip gelmediği doğrusu merak konusudur. Yabancılaşmanın her iki kategorisinin de ortadan kaldırılabilmesi için, herhangi bir verili anda belirli bir kültürün ideolojisini cisimleştiren dilin de ortadan kaldırılması gerekiyor; bunu, kayda değer toplumsal boyutları olan bir proje olarak da görebiliriz. Edebi metinlerin (örneğin, Finnegan’s Wake, e.e. cummings’in şiiri gibi) dilin kurallarını ihlâl ettiği olgusunun, yerine kuralların kendisini hatırlatmak gibi paradoksal bir etkiye sahip olduğu anlaşılıyor. Toplum, dil hakkında serbest bir düşünce oyununa izin vermekle, bu düşünceleri yalnızca bir oyun olarak ele almaktadır.
Kocaman bir yalan silsilesi – resmi, ticari ve diğer yalanlar – herhalde Johnny’nin neden Okuyup Yazamadığını, okuma-yazma oranının metropollerde neden hızla düştüğünü açıklamak için yeter de artar. Her halükârda, sorun sadece Canetti’ye göre “dil üzerindeki baskının azımsanmayacak bir noktaya gelmiş olması”59 değil, ama aynı zamanda “öğrenmekten vazgeçme eğiliminin,” Robert Harbinson tarafından da belirtildiği gibi, “hemen hemen tüm düşünsel alanlarda bir güç haline gelmiş olmasıdır.”60
Günümüzde en sıradan saçmalıklar ve can sıkıntısı, “inanılmaz” ve “korkunç” sözcükleriyle ifade edilmektedir; hakeza, güçlü ve şokedici sözcüklere artık nadiren rastlanması da bir tesadüf değildir. Dildeki yoksullaşma çok daha genel bir yabancılaşmayı yansıtmaktadır; zira dil artık tamamen dışımızdaki bir öğeye dönüşmüştür. Kafka’dan tutun da Pinter’a kadar, sessizliğin kendisi bile yaşadığımız çağa tamı tamına denk düşen bir düşünce haline gelmiştir. R.D. Laing tarafından da isabetli bir şekilde belirtildiği gibi; “Çok az kitap affedilebilirdir. Galiba tuval üzerindeki kara, ekrandaki sessizlik ve boş bir beyaz kâğıt daha makuldur.”61 Bu arada, yapısalcılar ve post-yapısalcılar – Levi-Strauss, Barthes, Foucault, Lacan, Derrida – dilin sonsuz yorum tüneli içinde ilerleyerek dilin ikiyüzlülüğü ile uğraşıp durmuşlardır. Sonuçta dilden anlam çıkarma projesinden hemen hemen tümüyle vazgeçmişlerdir.
Açıkçası ben de dilin kuşatılmışlığı içinde yazıyorum ve dilin, şeyleşmeye yönelik direnişi şeyleştirdiğinin farkındayım. Tıpkı T.S. Eliot’un Sweeney’i gibi, “Seninle konuşurken sözcükleri kullanmam gerekiyor.” Kişi zamanın hapsediciliğini mükemmel bir şimdi ile değiştirmeyi hayal edebilir; ancak bunun tek yolu, işbölümünün olmadığı, her türlü ideoloji ve otoritenin kaynağı olan o doğadan kopuşun olmadığı bir dünyayı hayal etmektir. Dil olmaksızın bugünkü gibi bir dünyada yaşayamazdık ki bu da dünyayı ne denli köklü bir dönüşüme uğratmamız gerektiğini göstermektedir.
Sözcükler kedere hacettir; dizginlerinden boşalmış zamanın anlamsızlığını gidermek üzere kullanılırlar. Hepimiz sözcüklerden daha öteye, daha derine gitmek istemişizdir; isteme duygusunun her türlü konuşmadan arındırılmasını istemişizdir; tutarlı bir şekilde yaşanıldığında, tutarlılığı formüle etme ihtiyacının kendiliğinden ortadan kalkacağını unutmayarak.
“Aşıkların kelimelere ihtiyacı yoktur” deyiminde oldukça derin bir gerçek yatmaktadır. Mesele tam da böyle bir dünyaya sahip olmaktır; aşıkların dünyasına, isimlerin bile unutulabileceği bir dünyaya, cahilliğin karşıtının büyülenmişlik olduğunu bilen bir dünyaya sahip olmak. Bu yüzden, anlamlı olabilecek tek politika, dili ve zamanı ortadan kaldıran ve böylece şehvet derecesinde vizyon sahibi olan politikadır.
1 Claude Levi-Strauss, The Savage Mind (Şikago, 1966), s. 245 (Yaban Düşünce)
2 Theodor W. Adorno, Minima Moralia (Londra, 1974), s. 71. (Minima Maralia, Metis Yayınları, İstanbul).
3 Friedrich Nietzsche, The Will to Power (New York, 1967), s. 428.
4 Paul A. Gaeng, Introduction to the Principles of Language (New York, 1971), s. 1.
5 Rosalind Coward ve John Ellis, Language and Materialism: Developments in Semiology and the Theory of Subject (Londra, 1977), s. 1.
6 Hans-George Gadamer, Truth and Method (New York, 1982), s. 340. Ayrıca, Susanne K. Langer, Philosophy in a New Key (Cambridge, 1980), s. 103: “Şüphe yok ki, dil, insan aklının en önemli, ama aynı zamanda en gizemli ürünlerinden biridir.
7 A.S. Diamond, The History and Origin of Language (New York, 1959), s. 6. Fizikçi-felsefeci David Bohm, fiilin üstünlüğünü yeniden sağlayarak dildeki gelişmeyi tersine çevirmek amacıyla, “reomod” olarak adlandırılan yeni bir dil modeli önermiştir. Bohm’un amacı, Descartes’ten beri Batı’da sürekli olarak vurgulanan, ayrıca Fritjof Capra ve David Dossey gibi “kutsal” bilimadamları tarafından adeta bir rekabet alanına dönüştürülen özne-nesne bölünmüşlüğünü azaltmaktadır.
8 Benjamin Lee Whorf, “Bilim ve Dilbilim,” s. 1. Hayakawa tarafından yayımlanan Language in Action (New York, 1941) adlı eserde, s. 311-313.
9 H.E.L. Mellersh, The Story of Early Man (New York, 1960), s. 106-107.
10 Arnold J. Toynbee, A Study of Early Man (New York, 1947), s.
11 Ernst Cassirer, An Essay on Man (New Have, 1944), s. 135.
12 Heidegger ve Ricoeur ile birlikte, “linguistik” fenomenolojiye doğru başlatılan yönelimi ifade eden “İnsan dildir” biçimindeki kaskatı deyimi hatırlamak yararlı olabilir. Heidegger, Being and Time adlı eserinde, algının yalnızca dil tarafından sağlanan temel çerçeve içinde var olabileceğini savunurken, Ricoeur, her türlü deneyimin daha baştan semboller dünyası tarafından dolaylandırıldığı sonucuna varmaktadır. Bkz., Don Ihde, Existential Technics (Albany,1983), s. 145.
13 George Steiner, After Babel: Aspects of Language and Translation (New York, 1951), s. 143.
14 “…sözükler, semboliktirler ve ifade ettikleri nesnelere hiçbir şekilde benzemezler.” George Santayana, Domination and Powers (New York, 1951), s. 143.
15 E.M. Cioran, The Fall Into Time (Şikago, 1970), s. 12.
16 Roland Barthes, “Edebiyat ve Anlamlılık,” Cultural Essays (Evanston, 1972), s. 278.
17 Max Horkheimer, “Aklın Sonu,” Andrew Arato ve Eike Gebhardt tarafından yayınlanan The Essential Frankfurt School Reader (New York, 1978), adlı eserden, s. 47.
18 Cassirer, age., s. 25.
19 Marya. Blok, “Çocuğunuza Okumayı Öğretmeyin,” (editöre mektup), Co-Evolution Quarterly (Kış 1981), s. 102.
20 Hayvanların dil öğrenme yetisine sahip olup olmadıkları konusunda yapılan tahminlerden oluşan geniş literatür konumuzun dışındadır, primatların ve diğer hayvanların eğitiminde katedilen başarı, bu hayvanların yalnızca evcilleştirilebilecekleri anlamına gelir. Bir evcilleştirme olan dilin kökeni doğası böylece gözden kaçırılmış oluyor.
21 Noam Ziv ve Jagdish N. Hattiangad, “Dilde Öz ile Evrimin Karşılaştırılması,” Word: Journal of the International Linguistics Association (ağustos 1982), s. 86.
22 “İnsanlar arasındaki sembolik diller aracılığıyla sağlanan iletişimin başlangıcı, yaklaşık olarak bile tarihlendirilemez.” Vanne Goodall, The Quest for Man (New York, 1975), s. 203.
23 Bernard Campbell, Mankind Emerging (Boston, 1976), s. 193.
24 “Düşüncelerini saklaması için insana konuşma yetisi bahşedilmiştir.” Bu isabetli sözlerin sahibi, bir diplomay ve devlet adamı olan Talleyrand’dır (1754-1838).
25
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
'YARALI BİLİNÇ', Beşir Ayvazoğlu
21/9/2008 · Kategori: bazi adamlar bazi yazilar
Varlık dergisini Eylül 2008 sayısında Yahya Kemal'in "Atik Valde'den İnen Sokak'ta şiirine ilişkin bir dosya yayımlandı. Dosyaya yazı verenlerden Beşir Ayvazoğlu konuyu Zaman gazetesindeki köşesinde sürdürdü. ( Yazıdan haberdar olmamı sağlayan Levent Yüksel Orhan'a teşekkürler) Dosyanın çok yararlı olduğunu başka şiirler için de benzer dosyaların yapılabilmesini umduğumu daha önce belirtmiştim. Dosyadaki yorumların içeriği ile ilgili de birkaç kelam etmemiz gerekiyor, edeceğiz. B. Ayvazoğlu'nun söz konusu yazısını aktarıyorum.
Varlık dergisi, Yahya Kemal Yılı dolayısıyla, Ekim sayısında Yahya Kemal için ayırdığı bölümde, "Atik Valde'den İnen Sokakta" şiirini tartışmaya açmış. Bu şiir etrafında Yücel Kayıran tarafından yapılan kapsamlı değerlendirmenin yanı sıra, Doğan Hızlan, Ataol Behramoğlu, Kemal Bek, Oğuz Demiralp, Şavkar Altınel, Adil İzci ve İrfan Yıldız'ın görüşlerine yer verilmiş. Benim de kısa bir yazıyla katkıda bulunduğum dosyada, dikkatimi çeken değerlendirmelerden biri Şavkar Altınel imzasını taşıyor. Ancak Altınel'in değerlendirmesine geçmeden önce, söz konusu şiirden kısaca söz etmeliyim: Bir Ramazan günü iftar vaktine doğru, "öz varlık" dediği "manzara"yı daha derinden hissedebilmek için kalkıp çok sevdiği Atik Valide semtine giden Yahya Kemal, bu semtte yerli halkın iftar vaktini nasıl yaşadığından söz eder. Ramazan'ın yarattığı manevi hava sokakların her zamanki sükûnetini bir tatlı bekleyişe çevirmiştir. Süzülmüş benizleriyle çarşıdan birer birer dönen mahalleliler ve bakkalda bekleşen fukara kızcağızların telaşı iftar vaktinin yaklaştığını göstermektedir. Bir süre sonra bir top gürültüsüyle gün biter ve sokak büsbütün boşalır. Oruçlar açılmış ve şimdi kerpiç evleri derin bir neş'e kaplamıştır. Sokakta tek başına kalan Yahya Kemal, bu 'ferahlı', 'temiz' âlemden ve yurdun bu güzel iftarından uzak kaldığı için kendini adeta gurbette (yani yabancı, "köksüz" ve "öksüz") hissederek üzülür. Tek tesellisi, "çok şükür" böyle duygularının kalmış olmasıdır. "Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz" mısraının geçtiği "Atik Valde'den İnen Sokakta" şiiri, her şeye rağmen yitirilmeyen bu duygunun şiiridir. "Bu sahne" diyor Şavkar Altınel, "V. S. Naipaul tarafından yazılmış olsaydı, yazarın köksüzlüğünün yanı sıra, baktığı insanların acısını da yansıtır, yoksulluğun ve ezilmenin çarpıttığı dünyalarını 'ferahlı ve temiz' değil, korkunç olarak görmemizi sağlardı. Yahya Kemal, her yazarın yapması gereken iki şeyden, yani kendi deneyimine sadık kalmakla dünyanın yaşayan gerçeğine sadık kalmaktan yalnızca birisini yapmış, kendisine sadık kalmış, ama dünyayı duygusal bir rüyaya dönüştürerek ona ihanet etmiştir!" Altınel önemli bir tespitte bulunuyor; söz konusu şiire elbette bu açıdan bakmakta da fayda vardır. Ancak Yahya Kemal, yoksulluğa gerçekten kayıtsız mı kalmıştır? Yoksa halkın kendi yoksulluğunu yaşayış biçimine duyduğu saygıyı mı ifade ediyor? Yoksulluk her zaman 'korkunç' mudur? İnsan yoksulluğunun üzerine mutluluk inşa edemez mi? Yani insan, yoksulluğunu bir öfke ve isyan olarak değil, Fuzuli'nin ifadesiyle "fakîr-i pâdşeh-âsâ gedâ-yı muhteşem" olarak yaşayamaz mı? V. S. Naipaul, bir iftar vaktini 1930'ların Atik Valde'sinde yaşasaydı, Yahya Kemal gibi mi düşünürdü, Şavkar Altınel gibi mi? Emin değilim. Bu tartışılabilir bir meseledir. Yahya Kemal, söz konusu şiirin doğmasına yol açan ziyaretten dönerken, yıllar sonra Orhan Şaik Gökyay'a anlattığına göre, vapurda Mehmed Âkif'in dostlarından biriyle karşılaşmış ve sohbet sırasında söz şiire ve Âkif'e intikal edince şunları söylemiş: "Eğer Âkif benim duyduğum İslâm'ın şevkini, hüznünü duymuş olsaydı başka türlü olurdu. O İslâm'ın yükselişini, akaidini terennüm etti; şiir, Atik Valde'nin iftar saatidir. O zat teslim etti bunu. 'Evet, Âkif'in bu tarafı noksandır' dedi. O İslâm'ın sefaletini anlatmıştır, yani sosyaldir." Meseleye Şavkar Altınel gibi bakılacak olursa, Âkif'in de, dünyanın yaşayan gerçeğine sadık kaldığını, sadece Müslüman halkın yoksulluğundan, içinde yüzdüğü sefaletten söz ederek kendi 'deneyim'ine ihanet ettiğini söylemek gerekecektir. İşin tuhafı, Âkif bu yüzden eleştirilmiş ve şiire ihanet etmekle suçlanmıştır. Varlık dergisinin soruşturmasına verdiğim cevapta, Yahya Kemal'in dramını ben de Daryush Shayegan'ın "yaralı bilinç" kavramını kullanarak şöyle açıkladım: "Bilindiği gibi, İranlı düşünür, köklü bir medeniyete sahip olmakla beraber modernitenin ani atakları karşısında şaşkınlığa uğramış, gelişmelere ayak uydurabilmek için acele ederken üstüste yanlışlar yapan toplumlarda özellikle aydınların yaşadığı 'kültürel şizofreni'yi tahlil etmektedir. Bu gibi toplumlarda, en moderninden en muhafazakârına kadar, bütün aydınların ayırıcı vasfı, duygu ve düşünce dünyalarında iki farklı kültürün sürekli itişip kakışmasından doğan zihin çarpıklıklarıdır. Bir yanda tarihin dışına düşme (anakronizm) kaygısı, diğer yanda "köksüzleşme" (yabancılaşma) korkusu... Mehmed Âkif gibi aydınlar ise, Yahya Kemal'in oruçsuz olduğu için hüzünlendiği saatlerde iftar sofralarındadırlar; dolayısıyla onun hissettiklerini hissetmeleri mümkün değildir. Ne var ki onlar da tarihin dışına sürüklenmemek için moderniteyle başka türlü bir alışveriş içindedirler; kaçınılmaz bir realite olarak karşılarında buldukları 'garp' medeniyetini meşrulaştırmak için kendilerini ait hissettikleri medeniyetin depolarından gerekçeler devşirip dururlar. Onların 'bilinç'leri de yaralıdır." |
Zaman gazetesi, 11 Eylül 2008, Perşembe |
ATİK-VALDE'DEN İNEN SOKAKTA
İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,
Kaç def'a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,
Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti
Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;
Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,
Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;
Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları
Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.
Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;
Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.
Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,
Bir nurlu neş'e kapladı kerpiçten evleri.
Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!
Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz.
Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı
Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.
Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;
Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
"Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür."
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
MECZUP, MECNUN, DİVANE VE BUDALA ÜZERİNE
21/9/2008 · Kategori: bazi adamlar bazi yazilar
MECZUP, MECNUN, DİVANE VE BUDALA ÜZERİNE*
SELAHATTİN HİLAV
Mecnun, Arapça cin kökünden geliyor ve anlamı, "cin tutmuş, çıldırmış, deli; aşk yüzünden kendini kaybetmiş kişi".
Divane'nin kökü, Farsça "şeytan, cin, ifrit" anlamına gelen "div". "Div", Türkçede "dev" olmuş. İnsanoğlununkine oranla bedensel boyutları çok büyük bir hayali varlığı belirtmek için kullanılıyor. Ne var ki, Alaattin'in Lambası'ndan çıkan dev gibi, "cin" olma özelliğini de bir ölçüde kaybetmemiş. Mehmet Salâhî, Kamus-u Osmanî’de divane karşılığı olarak şunu veriyor: "div tutmuş, delirmiş, deli" (s. 392, Kanaat Matbaası, 1329). Bu sözcüğün etimolojisinin yeni yazı sözlüklerinde verildiğini görmediğimi de bu arada belirtmek isterim.
Budala'nın, bugünkü anlamına ulaşana kadar geçirdiği dilsel serüven daha ilginç. Bu sözcüğün, Arapça bedil’in çoğulu olduğu sözlüklerde belirtiliyor. Öte yandan, bugün budala ile
eşanlamlı olarak kullandığımız aptal sözcüğünün de bedil’in bir başka çoğulu olan abdal’dan geldiğini yine sözlüklerde okuyoruz. Bedil, "karşılık, bedel; bir şeyin ya da bir kimsenin yerini alan" demek (Büyük Larousse, s. 1449). Bu anlam göz önüne alınınca, budala'nın da aptal'ın da etimolojisinin açık ve seçik bir şekilde görülmediğini söylememiz gerekir. Ama ortak köke bakarak, bu iki sözcüğün de, "bir yere ya da varlığa doğru çekil-mişliği" dile getirdiği söylenebilir. Nitekim abdal, "gezgin derviş" anlamına geliyor ve derin dinsel bağlılığı ve çoğunlukla da mistik inançları olan bir tür savaşçı "misyoner"i belirtiyor. Üstelik bu sözcük, Osmanlıcada sık sık görülen bir işlemden geçirilerek Farsça kurala göre çoğul eki "an" sonuna eklenip abdalan haline getirilmiş (Abdalan-ı Rum'da görüldüğü gibi).
Yukarda ele aldığımız dört sözcük, bugünkü dilimizde, temel anlamlarından, farklı ölçülerde de olsa sıyrılmıştır ve "ahmak", "salak", "alık", "deli" "çılgın", "bön", "geri zekâlı" ve "kaçık" anlamına gelir. Ve böyle bir dilsel değişim, anlambilimin inceleme alanına girer. Öte yandan, organik ve zihinsel kusurları ampirik bilgiye dayalı olarak dile getiren bu sözcüklerin gönderimde bulunduğu gerçeklerin, psikopatoloji ve psikiyatri tarafından bilimsel tanımlar, sınıflandırmalar ve terimlerle ele alındığını da biliyoruz.
Ne var ki, aynı sözcüklerin geçmişine dönerek ve anlamlarını kaynağında ve kendinde ele alarak bazı felsefi yorumlar yapmak da olanaklıdır.
Örneğin, başlangıçta, "kendine ya da bir başka varlığa doğru çekilmiş, cin tutmuş, aşk yüzünden kendini kaybetmiş, varlığını dinsel ve mistik amaçlara adamış kişi" anlamına gelen bu sözcüklerde, insan bilincinin kendine ve dünyaya yönelik tutumuna, yani bireyin varoluşsal tavrına ilişkin ortak bir nokta bulunduğu söylenebilir.
Buradaki ortak nokta, bu sözcüklerin belirttiği birey tipinin ve dolayısıyla bilinç formunun, normal denilen insanların bilinç formundan farklı ve genellikle ona karşıt olmasıdır. Normal denilen insan bireyin bilinci; yoğunluktan ve doluluktan yoksun, gözenekli; içine sızmış olan, ama iyice fark etmediği ve eğlenme ya da gösteriş merakıyla unutmaya çalıştığı ölüm korkusuyla, gündelik yaşamın durmadan tekrarlanan kasvetli olaylarıyla ve maddi endişelerle belirlenmiş; kendini içinde bulduğu geleneksel ve hazırlop değer yargılarıyla, yani verilmiş-olan'la kaplanmış ve dolayımsız, eleştiriden yoksun ve gerçek bireyselliğe, yani otantikliğe değil herkes gibi olmaya yönelmiş bir bilinç formudur. Buna karşılık, yukarda ele aldığımız sözcüklerin ortak noktasının, bu otantik olmayan bilincin olumsuzlanmasına gönderimde bulunduğu söylenebilir. Bu olumsuzlama, verilmiş bireyselliğin "kendine doğru çekilme ya da bir başka nesneye doğru çekilme"yle dolayımlanmasmda; kendini daha yüksek bir düzeyde yeniden bulmasında ve doluluğa ulaşmasında ortaya çıkıyor. (Tümlük, yoğunluk ve doluluğa ulaşma çabasına, alkol kullanımında ve erotizmde de rastlandığı ileri sürülebilir.)
Dolayısıyla, bu dört sözcüğün ortak noktasının belirttiği bilinç formunun, genellikle çağdaş felsefenin ve özellikle varoluşçuluğun üzerinde önemle durduğu kendi-olma, yani otantiklik sorununa, eski bir zaman diliminde ve farklı bir kültür ve ideoloji çerçevesi içinde verilmiş bir cevabın ürünü olduğu söylenebilir.
* YKY Kitap-lık, sayı 39
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
ilhami çiçek için övgüler ve alkışlar
5/9/2008 · Kategori: bazi adamlar bazi yazilar
"artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar"
sevgili ilhami, bilmem aynı manaya gelir mi ama inanıyorum ki sınırsız zamanda herkes çok yalnızdır. diyeceksin ki yalnızlık dediğin şey turistik bi şey, geçici bir sıfat...kimbilir belki de haklısın. diyeceksin ki her yalnızlık bitmeye mahkum. düşünüyorum da kat'i suretle haklısın. malboranın reklam filmlerinde görülen bir genişliği, hani içinde at değil de mustangların seğirttiği, tarif ediyorsun desem eminim ki tatlı tatlı gülümsersin bana.
yalnız böyle diyorum diye beni de hafife alma...
bütün gün nal seslerini dinliyorum yakındaki bir boşluğun.. o sözcüğü kullanmamaya dikkat ettiğimi fark etmişsinidir. o da sana ait kalsın dedim, her şeyin hemen orta malı olduğu bir çağda şaire kelimeler kalsın dedim.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
en ince de hep o vurur: şiirin titrek kandili
5/9/2008 · Kategori: bazi adamlar bazi yazilar
İlhami Çiçek, gençliğinde âşık toplantılarına sık sık katılırmış. Ölümünden kısa bir süre önce bir şiir yazmış ve bir yakını ile Sümmanioğlu’na göndererek onun bir cevap yazmasını istemiş. Sümmanioğlu bu şiire cevap yazmış, ama İlhami Çiçek o sırada askerde olduğundan gönderememiş. Bir iki ay sonra da ölüm haberini almış.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
unabomber
9/8/2008 · Kategori: bazi adamlar bazi yazilar
*Bu yazı Ateş Hırsızı dergisinin vermiş olduğu bir ekten kopyalanmıştır.
"Bu adam federal hükümeti* federal hukuku, FBl'ı ve koca bir adalet sistemini hiçe sayarak kaos yaratıyor. " Federal savcı Donald Heller, Unaboınber zanlısı Theodore Kaczynski'nin davasıyla ilgili tavnnı böyle açıklıyordu. Uzun zamandır beklenen Theodore Kaczynski davası nihayet geçtiğimiz Kasım ayında görülmeye başlandı. Unaboınber olayı 18 yıl boyunca ABD'yi nasıl sarstıysa, Theodore Kaczynski davası da bir o kadar yankı yarattı. Geçtiğimiz haftalara kadar ABD'nin gündeminden düşmeyen Theodore Kaczynski davasının ayrıntılarına geçmeden önce, Theodore Kaczynski'nin yakalanma öyküsüne ve yakalandığı tarihten bugüne kadar yaşanan gelişmelere kısaca bir göz atalım.
7 Nisan 1996 günü dünya medyası "Bombacı yakayı ele verdi" haberleriyle çalkalanıyordu. Ajanslar, 18 yıldan beri gönderdiğ bombalı paketlerle 3 kişinin ölümüne, 23 kişinin de yaralanmasına yol açan, hazırladığı teknoloji karşıtı manifestosunu bomba tehdidiyle The Washington Post gazetesinde yayınlatan ve Unabomber olarak adlandırılan kişinin Montana'daki bir orman kulübesinde yakalandığını duyuruyorlardı. Böylece Harvard mezunu, 54 yaşındaki matematik profesörü Theodore Kaczynski'nin mace
rası başlıyordu. Medyanın "çılgın dahi" dediği Theodore Kaczynski, Harvard üniversitesinden mezun olduktan sonra 10 yıl kadar çeşitli üniversitelerde çalışmış, ardından üniversite yaşamına veda ederek kayıplara karışmıştı. Annesi Wanda ile kardeşi David son 15 yıl boyunca yalnızca Theodore Kaczynski'den birkaç mektup almışlardı. Bildikleri tek şey, Theodore Kaczynski'nin Montana'da inzivaya çekilerek doğayla iç içe yaşadığıydı. ABD üniversitelerindeki kariyerini elinin tersiyle iten Theodore Kaczynski'nin bu tercihi birazcık tuhaf görünmekle beraber, her koyunun kendi bacağından asıldığı böylesi bir ülkede olur böyle vakalar diyen ailesi tarafından çoktan kabullenilmişti. Kendisine gönderilen mektupları anlamakta güçlük çeken küçük kardeş David, abisi Theodore Kaczynski'nin akıl hastası olabileceğini sık sık düşünmekle beraber, Montana dağlarında doğayla baş başa yaşamaktan son derece hoşnut görünen abisi için yapılacak bir şeyin olmadığı sonucuna varmıştı. Ancak 19 Eylül 1995 günü The Washington Post gazetesinde çıkan Unabomber Manisfestosu, Kaczynski ailesinin yaşamında yeni bir sayfa açıyordu. Manifesto ABD ve uluslararası kamuoyunda muazzam bir yankı yaratmış, kim tarafından yazılmış olabileceği sorusu büyük bir merak konusu olmuştu.
Theodore Kaczynski'nin kardeşi David, manifestoyu gazetelerde okuduğunda içine kurt düşmüştü. Manifestoda dile getirilen düşünceler, Montana'daki orman kulübesinde yaşayan abisinin düşüncelerine ne de çok benziyordu. Üstelik uzmanlar böyle bir manifestonun ancak ABD'nin en iyi üniversitelerinde eğitim görmüş biri tarafından yazılabileceğini belirtiyorlardı. David Kaczynski'nin şüphelerini güçlendiren olay 1995 yılının sonlarına doğru yaşandı. Annesi Wanda Kaczynski, 30 yıldan beri yaşadığı Şikago'daki evinden taşınacaktı ve David de annesine yardım etmeye gitmişti. David eski kutu ve paketleri karıştırırken abisi Theodore Kaczynski'nin bazı özel eşyalanna rastlamıştı; çeşitli dergi, kitap, gazete ve en önemlisi de Theodore Kaczynski'nin yıllar önce bazı gazetelere yazdığı mektupların kopyaları. David artık abisi Theodore Kaczynski ile Unabomber arasında şu veya bu şekilde bir bağ olduğundan emindi.
Birkaç hafta boyunca ne yapacağına tam olarak karar veremeyen David. sonunda konuyu Washington'da avukatlık yapan arkadaşı Anthony Bisceglie'ye açtı. David'i merakla dinleyen Bisceglie, isterse FBI ile görüşmesine aracılık yapabileceğini söyledi. Bu durum karşısında David zor bir ikilemle karşı karşıyaydı; mahkeme abisini suçlu bulup ölüm cezasına çarptınrsa, bu acıya asla dayanamazdı, ama öte yandan eğer abisi gerçekten Unabomber ise, abisini ele vermemesi suçsuz insanların öldürülmesine seyirci kalmak anlamına gelecekti. Yanlış bir şey yapmakta olduğu duygusundan bir an bile kurtulmamasına rağmen David, kardeşinin ihbarcısı olmaya karar verdi ve kısa bir süre sonra Washington'a uçtu. Arkadaşı avukat Bisceglie, David'i FBI ajanlarıyla buluşturacaktı. Böylece, 1996 yılı Şubat ayında bir Cumartesi günü David Kaczynski FBI ajanlanyla masaya oturarak baklayı dilinin altından çıkarmıştı; abisi Theodore Kaczynski'nin Unabomber olduğundan şüpheleniyordu. Görüşme, avukat Biscegli'nin Washington'daki bürosunda sabahın erken saatlerinde başlamış ve akşam geç 
saatlere kadar sürmüştü. FBI ajanları David'e. ihbarının kesinlikle gizli tutulacağı konusunda "güvence" vermiş ve Theodore Kaczynski ile ilgili her türlü ayrıntıya ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdi. Böylece yıllardır peşinde oldukları kişinin izini bulan FBI ajanları bir yandan David ve annesi Wanda ile görüşürken diğer yandan da büyük Unabomber operasyonunun hazırlıklarına başlamışlardı. Theodore Kaczynski' nin yaşadığı orman kulübesinin yeri Mart 1996 başlarında belirlenmiş ve bu arada Unabomber'ın yakalanmak üzere olduğu haberleri basına sızmaya başlamıştı..
Kuzey Amerika kıtasının Batı taraflarına düşen Sacramento bölgesi, Amerika'nın keşfinden bugüne dek pek de önemli değişiklikler geçirmişe benzemiyor. "Amerikan Rüyası"nın henüz canına okumadığı bu bölge, valisi doğanın tüm güzelliklerini kucakladığı için "cennetin arka tarafı" olarak bilinir. Ne yollara, ne direklere, ne kablolara ne de arabalara rastlayabilirsiniz, ama her an karşınıza bir ayı veya başka bir yabani hayvan çıkabilir. Oraya buraya serpişmiş seyrek birkaç yerleşim yeri dışında, çam ormanlanyla kaplı uçsuz bucaksız dağ silsileleri uzar gider. Bu bozulmamış doğa parçasının bir yerlerinde, Montana yakınlarında, Lincoln isimli küçük bir kasaba vardır. Birbirine birkaç adım uzaklıkta bir kütüphane ve bir postaneden başka bir şeyi olmayan bu kasabaya yıllar önce ilginç bir kişi gelmiş ve kasaba yakınlarında çam ağaçlarından yaptığı bir orman kulübesine yerleşmişti. İlk başlarda herkeste merak uyandıran sessizliği, yıllar geçtikçe kasaba halkı tarafından kanıksanmıştı. Zamanının çoğunu kulübesinin çevresinde geçirir, bazen haftalarca hiç dışan çıkmazdı. Genellikle siyah giysiler giyer, eski püskü parçalardan yapılmış tek pedallı bisikletiyle arada bir kasabaya inerdi. Pek kimseyle konuşmaz hatta kimi zaman başladığı cümleyi bile tamamlamazdı. Kasabaya indiğinde çoğunlukla kütüphaneye gider ve orada saatlerce okurdu. Gazetelerin yanı sıra kütüphane görevlisinin başka yerlerden getirttiği Almanca ve İspanyolca kitapları ve en önemlisi de Amerika'daki başlıca bilim dergileri olan Scientifıc American ve Omni'mn yeni sayılanın okurdu. Ayda bir kere bakkala gider ve arada bir bazı yerlere telefon eder, bazen de kasabanın dışına seyahate çıkardı. Bu ilginç adam Theodore Kaczynski'den başkası değildi. Acaba hangi nedenler Theodore Kaczynski'yi ABD'nin seçkin üniversitelerindeki matematik profesörlüğünden koparıp Montana dağlanndaki bir orman kulübesine getirmişti? Belki de yüzlerce yıllık çam ağaçlannın rüzgârlı gecelerde çıkardığı o büyülü ezgilerdi...
Ancak son birkaç haftadan beridir bu büyülü ezgilere başka sesler de karışmaya başlamıştı. Çünkü, oduncu, postacı ve dağcı kılığına giren FBI ajanlan oldukça geniş bir alanı abluka alüna almışlardı. Kulübenin ya-kınlanna mikrofonlar yerleştirilmiş, koca bir orman tenmal kamera ve benzeri bir yığın gözetleme aletiyle doldurulmuş, hatta uydu aracılığıyla kulübenin içi de gözlenmeye başlanmıştı. 
Keskin nişancılardan, helikopterlerden, zırlılı kara araçları filolarından oluşan devasa FBI operasyon timleri, haftalarca Theodore Kaczynski'nin kulübesini ve bulunduğu bölgeyi ablukaya aldılar. Nihayet 1996 yılı Nisan ayının ilk haftasında kulübeye baskın yapılarak Theodore Kaczynski gözaltına alındı. Kulübede patlayıcı yapımında kullanılan çeşitli maddeler ve bomba yapımıyla ilgili kitaplar bulunmuştu. FBI ajanları, yakaladıkları kişinin Unabomber olduğundan şüphe etmiyorlardı. Unabomber, ABD tarihinde FBI'ı en çok uğraştıran, en başarısız ve de en pahalı operasyonlara mal olan eylemci(ler)den biriydi. 18 yıl boyunca 200'den fazla şüpheli gözaltına alınıp sorgulanmış, herhangi bir ipucu verebilecek binlerce kişiyle görüşmeler yapılmış ve FBI' in kurduğu 800-701 BOMB rumuzlu ihbar hattına 20 000 telefon gelmişti. 18 yıllık bu sürekavı Montana dağlarındaki bir orman kulübesinde 1996 Nisan'ımn ilk haftasında böylece noktalanıyor ve ABD kamuoyunun gündemine Theodore Kaczynski davası geliyordu...
Unabomber olduğunu henüz kesin olarak kabul etmemiş olan Theodore Kaczynski'nin yakalanması, Unabomber olarak bilinen kişi veya kişilerin verdiği teknoloji karşıtı devrim mücadelesinde yeni bir dönemin başlangıcı niteliğindeydi. Bomba tehdidiyle Washington Posfte yayınlanan manifestoda savunulan görüşler sadece ABD'de değil, dünya çapında da yoğun bir ilgi görmüş ve manifesto kısa süre içinde Fransızca, Japonca ve Türkçe'ye çevrilip kitaplaştırılarak yayınlanmıştı. Bu yoğun ilgi, Theodore Kaczynski'nin yakalanmasıyla birlikte anlamlı bir dayanışma* hareketini de çabucak yarattı. Kısa süre içinde ABD ve birçok diğer ülkede Theodore ; Kaczynski ile dayanışma komiteleri kuruldu. Çoğunlukla anarşistler ve radikal çevreciler tarafından kurulan bu komiteler bir yandan davayı yakından izleyip Theodore Kaczynski ile çok yönlü bir dayanışmaya girerlerken, diğer yandan da manifestoda savunulan devrim perspektifini tartışmaya açıyorlardı. Savcının idam talebini açıklamasından sonra Unabomber Politik Eylem Komitesi, çalışmalarını hızlandırdı. ABD'de 1996 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde Theodore Kaczynski komite tarafından başkan adayı gösterilerek yoğun bir dayanışma kampanyası başlatıldı. Tüm bu eylemlerle amaçlanan şey; Theodore Kaczynski'yi muhtemel bir ölüm cezasından kurtarmaktı, öte yandan dayanışma kampanyaları boyunca manifestoda savunulan düşüncelere de dikkat çekiliyordu.
Yazının başında da belirttiğimiz gibi, duruşmalar daha başlamadan önce bile, Theodore Kaczynski davası ABD'nin gündeminden düşmüyordu. Bunun nedeni yalnızca ABD kamuoyunun her defasında belli bir davayla oyalanma merakından öte bir durumdu, zira bu dava pek çok "ilk"i gündeme getirmişti. En ilginç "ilk"lerden biri, Theodore Kaczynski'nin içinde yaşadığı kulübenin olduğu gibi yerinden sökülüp mahkeme binasına getirilmesiydi. Bu gelişme üzerine medya manşetleri patlatmıştı:
"Birleşik Devlerin tarihinde görülmemiş bir savunma! Müvekkilinin yaşam tarzı konusunda mahkeme heyetine ve jüriye yeterli kanıt sunmakisteyen avukat, koca bir kulübeyi Lincoln kasabasındaki ormanın içinden söküp özel bir kamyonla Sacramento'daki mahkeme binasına getirterek, mahkeme heyetini ve jüriyi kulübenin içini 'turlamaya' davet etli.1"
Diğer bir ilk ise, Tlıeodore Kaczynski'ye verilecek ceza için halkın görüş bildirebileceği iki telefon hattının açılmasıydı. "Theodore Kaczynski asılmalı mı, asılmamalı mı?" isimli bu hatlara gelen telefonların dökümü yapıldığında, "asılmamalı" diyenler çoğunluğu oluşturuyordu. Jüri seçilip son duruşmalara geçildiğinde ise konuyla ilgili tartışmalar daha da alevleniyor ve dava ABD medyasının başlıca gündem maddesi oluyordu.
Theodore Kaczynski'yi Quin Demir isimli federal bir avukat savunuyordu. Bu avukat sanığın tercihi değil, yargı kurumları tarafından tayin edilen bir avukattı. Yine de avukatın savunma stratejisi belirginleşene kadar Theodore Kaczynski avukatına fazlaca itiraz etmemişti. Oysa, avukatı Theodore Kaczynski'nin haberi ve onayı olmadan savunma stratejisini müvekkilinin akıl hastası olduğu üzerine kurmuştu Zaten kulübeyi mahkeme binasına getirtmesinin nedeni de, ancak akıl hastası olan bir insanın böyle bir kulübede yaşayabileceğine jüriyi inandırmaktı. Theodore Kaczynski. avukatının uygulayacağı savunma stratejisini anlar anlamaz, mümkün olan her yolla savunmaya müdahale etmeye başladı. Aşağı yukarı her duruşmada avukatıyla tartışmaya, kavga etmeye başladı. Bir türlü avukatım bu savunma biçiminden vazgeçiremeyince bu defa mahkemeye çeşitli dilekçeler vermeye başladı. Şunlan istiyordu; mevcut avukatını azletmek, savunmasını "akıl hastalığı" üzerine kurmayacak olan yeni bir avukata vekalet vermek ya da savunmasını kendisinin yapmasına izin verilmesi. Theodore Kac-zynski'nın bu doğal talepleri, davayla ilgili olarak cereyan eden tartışmaların odak noktasını bir anda değiştiriyordu: artık tartışılan ABD hukuk sistemiydi.
Kamuoyunun üzerinde durduğu temel sorular söyle sıralanıyordu: "Birleşik Devletler Anayasası'na göre, yargılanmakta olan bir sanığın ne şe kilde savunulacağına kim karar verir, avukatı yoksa sanığın kendisi mi? Avukat, müvekkili rafından kendisinin idam edilmesine yol açacak bir savunmaya zorlanabilir mi? Bir sanığın akli dengesi duruşmalara katılacak kadar yerinde ise bu, o sanığın kendisini savunacak kadar sağlıklı olduğu anlamına gelir mi, hele de sanığı ölüm cezasından kurtaracak en iyi savunma, sanığı akli dengesinin yerinde olmadığı biçiminde savunma ise? Nasıl olur da Birleşik Devleti Anayasası, deli olduğu iddia edilen bir matema tik profesörü tarafından böylesine içinden çıkılmaz bir düğüme dönüştürülecek hukuksal boşluklar taşır? Birleşik Devletlerin hukuk sistemi yasal haklarını tersi yönde kullanan bu 'çılgın dahi'nin matematiksel manevraları karşısın tökezleyecek kadar gevşek midir?" Medyanın, Anayasa uzmanlarının ve Adalet Bakanlığı temsilcilerinin kesin bir cevap veremediği bu sorular mahkeme heyetini de günlerce meşgul etti. Öylesine bir belirsizlik söz konusuydu ki. davaya bakan Yargıç Garland Burrel bile basına verdi demeçte şaşkınlığını itiraf etmek zonında kal yordu: "Size düşüncemi söyleyeceğim, ancak bu şekilde düşünmeli miyim yoksa düşünmeme miyim, doğrusu bunu bilmiyorum."
Duruşmaşlar Kasım 1997'de başlamasına rağmen her duruşmada yeni bir durumun gündemi gelmesinden dolayı geçtiğimiz Ocak ayının sonlanna kadar dava bir türlü sonuca bağlanamadı. Bu arada Theodore Kaczynski'nin intihar girişiminde bulunduğu şeklinde bir haber de yayıldı, ancak ne kendisi ne de avukatları bu konuda bir açıklama yapmadı. Adeta çıkmaza giren davayı bir an evvel bitirmek isteyen mahkeme heyeti, çareyi bazı kararlan vermekte aradı; savunma stratejisine sanık değil avukat karar verirdi, sanık ancak suçlamaları kabul veya reddedebilirdi, sanığın avukatını azledip yeni bir avukat tayin etmesi için artık çok geçti, aynı nedenlerle sanığın kendisini savunması artık mümkün değildi ve saıuğın akli dengesinin yerinde olup olmadığı psikiyatristler tarafından yapılacak bir muayeneyle belirlenecekti. Ancak, Theodore Kaczynski, psi-kiyatristlerden özel bir korku duyduğunu belirterek böyle bir muayeneyi kendi rızasıyla kabul etmeyeceğini belirtti. Bir sonraki duruşmanın başlangıcında Theodore Kaczynski kısık ve sakin bir sesle tekrar söze başladı: "Sayın ekselansları, duruşma başlamadan önce izninizle, avukatlarımla aramdaki ilişkiye yeniden değinmek istiyorum. " Bezgin bakışlarla Theodore Kaczynski'yi süzen Yargıç Garİand Burrel, sanığın ve avukatının yargıç odasına gelmelerini emretti. Yargıç odasındaki görüşme tamı tamına dörtbuçuk saat sürdü. Theodore Kaczynski davanın hiçbir aşamasında deli biri olarak değerlendirilmesini asla kabul etmeyeceğini kesin bir şekilde ifade etti, yeni bir avukatın tayin edilip davanın birkaç ay daha uzaması pahasına olsa bile. Yargıç odasındaki uzun görüşme esnasında avukatlanyla arasında büyük bir anlaşmazlık olmasına rağmen, Theodore Kaczynski avukatlarına ve yargıca son derece kibar davranıyor, sık sık espriler yaparak gerginleşen havayı yumuşatıyordu. Bu arada San Francisco'dan Tonny Serra isimli bir avukat mahkemeye bir fax çekerek, eğer avukatını azletmesine izin verilirse, Theodore Kaczynski'yi ücretsiz olarak savunacağını belirtiyordu. Telefonda Theodore Kaczynski ile konuşturulan Tonny Serra savunmayı akli dengesinin bozuk olduğu olgusu üzerine kurmayacağı konusunda güvence veriyordu. Theodore Kaczynski bu avukata vekalet vermek istediğini belirtti, ancak yargıç Burrel, bunun için artık çok geç olduğunu ileri sürerek bu talebi reddetti. Yargıç odasından çıkıp duruşma salonuna döndüklerinde yargıç Burrel, savunma sorununun çözümlendiğini, Theodore Kaczynski'nin bundan böyle avukatlanyla uyum içinde davranacağını duyurarak o günkü oturumu kapattı. Herkes artık davanın çıkmazdan kurtulduğunu ve ertesi günkü duruşmanın karar duruşması olacağını sanıyordu. Oysa tam tersi oldu, bir sonraki gün davanın içine düştüğü çıkmaz daha da derinleşti. Duruşmanın başlamasıyla birlikte avukat ayağa kalktı ve mahkeme heyetine dilekçesini sundu: "Bay Kazinski'nin talebi üzerine, akli dengesinin bozuk olduğu biçimindeki savunmamızdan vazgeçiyoruz. Müvekkilimiz kendi kendisini savunmaktan başka bir seçeneği olmadiğını düşündüğünden, davadan çekilmemizde ısrar etmektedir ve bizler de böyle bir durumda sanığı temsil etmemizin doğru olmadığını düşünmekteyiz. " Böylece yeniden başa dönülmüş oluyordu. Davanın bu şekilde kilitlenmesi her iki taraf için de yeni bir seçeneği gündeme getiriyordu: tarafların oturup bir pazarlık yaparak anlaşmaya varmaları! Acaba bu pazarlık nasıl sonuçlandı, yani davanın sonucu ne oldu? Bunu da Theodore Kaczynski'nin kendisine bırakalım; bir sonraki sayfada Theodore Kaczynski'nin kendi el yazısıyla kaleme aldığı açıklamayı yayınlıyoruz. Kendisi davanın sonucunu ve karamı anlamını açıklıkla ifade etmektedir. Söz konusu açıklama Theodore Kaczynski'nin avukatı Quin Denvir tarafından bize ulaştırıldı.
ABD ve uluslararası medya tarafından ilgiyle izlenen duruşmalara. Theodore Kaczynski'nin 80 yaşındaki annesi Wanda ve 47 yaşındaki "ihbarcı" kardeşi David'in yanı sıra, Unabomber eylemlerinde yaşamlarını kaybedenlerin yakınları ve bombalı paketlerin infilak etmesiyle yaralanan çeşitli kişiler de katıldılar. 15 yıldır oğlunu görmeyen anne Wanda, zaman zaman gözyaşlarını engelleyemiyor, kardeşi David ise acı ve utanç karışımı bir duyguyla abisini süzüyordu. Her defasında son derece kararlı ve kendinden emin bir edayla salona giren Theodore Kaczynski, annesini ve kardeşini görmezden geliyordu. Annesi Wanda bir duruşmada "Niçin böyle yapıyorsun oğlum?" diyerek hıçkırıklarla seslendiği halde Theodore Kaczynski dönüp bakmadan annesinin yanından geçip gitmişti. Ailesine epeyce kızgın olduğu her halinden belliydi. Yine de kamuoyu ilgisinin odak noktacı bu manzaralardan çok davanın hukuksal seyriydi. Dava, emekli hukukçular ile çeşitli üniversite profesörleri arasında ilginç tartışma ve polemiklere yol açmıştı. En ilginç görüşlerden biri, Stansford Üniversitesi Hukuk Profesörü George Fisher tarafından ileri sürülmüştü: "Kanunlarımız bazı durumlarda, daha büyük bir kötülüğü önlemek için küçük bir kötülük yapmanızı onaylayabilir. Bu noktadan hareket edecek olursak, Unabomber zanlısı, Amerika'yı kurtarmak için Amerika'yı bombalaması gerektiğini hissetmiş olabilir"! Bu açıklamayla şimşekleri üzerine çeken Fisher, sözlerini çabucak düzeltecekti: "Elbette böyle bir savunmanın terörizmin gerekçesi olarak kullanılmasına izin verilemez. " ABD'nin tanınmış hukukçularından biri olan eski Federal Savcı Donald Heller'ın yaptığı ve pek çok profesör, hukukçu, sosyolog ve medya mensubunun katıldığı bir yorumu aktararak yazıyı noktalayalım:
"Bu adamın akli dengesi bozuk olabilir, ama ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. Theodore Kaczynski'nin amacı kendisini kurtarmak değil, hukuk sistemimizi delerek, topluma karşı yeni bir eylem geliştirmektir. Bu adam federal hükümeti, federal hukuku, FBI'ı ve koca bir adalet sistemini hiçe sayarak kaos yaratıyor. Unabomber'ın Manifestosunda savunulan zihniyete sahip olan biri için bu dava bulunmaz bir fırsattır. "
Ömürboyu hapis cezasına çarptırılan Theodore Kaczynski, şu anda Sacramento cezaevinde tutulmaktadır. İletişim adresini aşağıda belirtiyoruz. Dileriz okurlarımız ve dostlarımız, Theodore Kaczynski'yi hücresinde unutulmaya terk etmezler...
ateş hırsızı ■
İletişim Adresi:
Theodore John Kaczynski (X-Ref 3165854), 8VV401 Sacramento County Main Jail, 651 1 Street Sacramento, California CA 95814 USA
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
