benim geldiğim yerden yük trenleri geçerdi, hakan albayrak
3/9/2009 · Kategori: bizi bir araya getiren şiirler II

BENİM GELDİĞİM YERDEN YÜK TRENLERİ GEÇERDİ
bayım borsada oynayabilirdim
okulu bırakmayabilirdim bayım
o kadını bırakmayabilirdim
doğduğumda serseri yazmıyordu alnımda
ben de kalabilirdim
devleti sevebilirdim bayım
geldiğim yerden yük trenleri geçmeseydi
Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!
mehdiyi bekleyen çocuklar, hakan albayrak
3/9/2009 · Kategori: bizi bir araya getiren şiirler II

MEHDİYİ BEKLEYEN ÇOCUKLAR
-asaf hüseyn'e-
her şey bir rüzgâra bakıyor ağabey
bakma esrar çekip mayıştıklarına
bir gün var ya bu mağribli çocuklar
bir gün yakacaklar paris'i
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
3/9/2009 · Kategori: bizi bir araya getiren şiirler II
Grimm Kardeşler'in doğduğu Hanau kenti yakınlarında,
Rodenbach diye bir kasabada yaşardık.
Bize Türkler derlerdi, özgürlüğün dibini bulmuş adamlardık.
Adam, evet...
Çünkü yaşımız 5, 6, 7 de olsa adam gibi cezalar alırdık.
Almanlar'a mahsustu bulaşık yıkama cezası, ev hapsini de bilmezdik.
Biz Türkler, annelerimizdeni babalarımızdan, Kur'an kursu hocalarımızdan
dayağımızı yer, tekrar sokaklara dönerdik.
Alman akranlarımız gibi düzenli harçlıklar almadık hiç
Ama bereketin orta yerindeydik.
Hiçbir şeyin hesabı tutulmazdı evlerimizde;
buzdolabından istediğimiz kadar yumurta alır, zavallı Almanların hayran
bakışları arasında, kasabamızdan geçen yük trenlerine fırlatırdık.
Tanesi 8-10 kuruştu yumurtanın; Almanlar'a 50 kuruştan kakalardık.
Miniminnacıktı Almanlar'ın dünyası.
Akşam haberlerinden önce uykuya dalar,
ne Baader-Meinhof'u bilir, ne Richard Kimble'ı tanırlardı.
Elektrikli sandalyede idam edilen James Cagney'in
türküsünü de biz Türkler söylerdik.
Biz Türkler ne çok şey bilirdik.
Barbar ? Ah evet.
12 adam olurduk amcazadeler bir araya geldik mi.
Apartıman ayağa kalkar, şikayetçi komşulara tekme tokat girişirdi babam.
"Ne yani" derdi "salak adamlar ! 12 çocuktan bu kadar gürültü çıkmasın mı ?"
Mantığı mantıktı Biz Türklerin.
Tabii ki yıllar geçti.
Disiplinle yetiştirilen ve asla dayak yemeyen Alman akranlarımız,
anne-babalarını bir bir terkettiler.
Sevgi, nefret, hiçbir şey almadılar yanlarına; öylesine çekip gittiler.
Kahredici bir sessizlik bıraktılar geriye.
Türkler'in yaşadığı tarlatepe sokağı ise hâlâ cıvıl cıvıl.
Sokak ve dayakla büyüyen Türk gençleri, evlenip barklandıkları halde,
barbar ebeveynlerinden ayrılmadılar.
Kaotik bir sevgi şiiri yazılıyor Tarlatepe Sokağı'nda.
Biz Türkler'in şiiri.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
son iki yüzyılın en büyük şiiri, hakan albayrak
3/9/2009 · Kategori: bizi bir araya getiren şiirler II

bana bir camel alırsan eğer sana son iki yüzyılın en büyük şiirini okurum.geçen akşam yazdım,
derinlemesine araştırma laboratuvarının tuvaletinde öksürürken.
uzun bir şiir olduğu söylenemez ama 4500 lirana değer,bunu garanti ederim.
aslına bakarsan her şeyine değer ve eğer şansın varsa dünyan değişir.
tuvalette öksürürken işte...........
emniyet sarayının elektrik yüklü bokları arasında....
birden aklıma geldi son iki yüzyılın en büyük şiiri;
liberalleri vurun
hakan albayrak
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
Saklı Su'yu Hiç Kimse Tekfin Edemez, Efraim Soğaç
3/9/2009 · Kategori: EFRAİM SOĞAÇ

'SAKLI SU'YU HİÇ KİMSE TEKFİN EDEMEZ....
-Necatigil’e-
Merhametle müstenit nativizm, bilmediğimiz mukattar bir sözlüğü,usul usul pekitiyor,'Saklı Su' şiirinde...
'Kevgir misin be' şairlik:-('passion' tafralarıyla dolaşanların kalplerindeki delikler, eleştirmenlerin, övgü'den/yergi'den balmumlarıyla kapanır mı hiç ?)
İşte bunu 'pas' geçemeyiz: Siyah kordelalı 'Kundera' Muhipler Cemiyeti’nin serdettiği şiir, güyâ şairin omzunu yakan mum damlasıymış ,mum cızırtısıymış ?
Hayır:-Şiir, 'Saklı Su'!dur....
'Saklı Su'yu canhavliyle pekitmek,doğrusu,gönençli bir uğraş...
”ÜSTÜN ESRE”* şiirinde Necatigil, bu gerçekliği,daha bir pekitir:
“Öldü
Gömüldü
İçmeye gittik
Evlere dönüldü.
Çoktu dostları
Gelemedi çoğu
Yaşlıydı o yüzden
Sağcıydı onun için
Solcuydu ondan ötürü.
Gömüldü
Tanrının rahmeti
Üzerimize olsun
Hayat ölüm götürü.”
Varlığı yokluğu [Bir] olan lâlezara sordum:
-'Saklı Su'yu hiç kimse tekfin edemez...
Mahşer kopar!
Evet öyle yapalım, “Dülgerbalığı”nı “el’an-şairlerin piri yapalım...
Şairler uçmaz,müritleri uçurur...
Efraim Soğaç
---------------------------------------------------------------------------
*(SOYUT,ARALIK 1974,Sayı:74), Adı “Tell Me”ya da “Telmih” (seçilmiyor), dergi sayfalarından “Üstün Esre”yi kurtarıp,bana e-postalamış, kendisine teşekkür ederim.
S.Yeniceli: Efraim Soğaç’a bu harika yeni yazısı için teşekkür ederim. Yazdıklarını yazı altına yorum yoluyla iletmeyi tercih ediyor. Ancak orada özellikle kesme ve tırnak işaretlerinin görüntülenmesi sorunlu olduğundan ben yazıları düzenliyorum; olur da hata yaparsam diye titizleniyorum da. Buna rağmen yanlış yorumlayarak yanlış düzenlediğim yerler varsa üstadın beni uyaracağını ümid ederim.
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
RADYO TİYATROSU , Efraim Soğaç
3/8/2009 · Kategori: EFRAİM SOĞAÇ
TECRÜBEYLE VE TERCÜMEYLE BİR OLİVER TWİST KOÇAKLAMASI...
(RADYOYA UYARLARYAN: MR.BUMBLE
EFEKTÖR:KORKMAZ ÇAKAR)
-Özdemir Asaf,-kolsuzun düşünde- ne bıçaklar fırlatmıştı / hepsi de saplanmıştı'; Asaf Halet Çelebi,ağır ceza mahkemelerindeki “nedircik yavruları”nı yazmıştı; ve biz Ahmed Arif’ten ilk kez, “kar suyundan nasıl çay demlenir”, onu öğrenmiştik-
***
/Asırlar önce sefalet ve ihtişam Kahpesar’ın (Kahpe Beyaz Saraylıların kısaltılmışı) küresel büyük meydanlarında kol geziyordu...Tuzukurular için ihtişam....kıçında örümcek ağıyla dolaşanlar için necaset ve felaket...
Darağaçlarının gölgeleri belleklerde, dolam dolam dolanıyordu...
Açlıktan hırsızlık yapanları kovalayan atkılı mendeburlar, paltolu mubassırlar ,bir dilim kuru ekmek çalan çocukları, darağacındaki en merhametli ilmeğe, gözlerini bile kırpmadan,muttasıl postalıyordu....
İşte bu fakirin hikayesi, merhametsiz ve sefil , gökçeli ökçesiz çocuk esirgeme ve astırma yurdunda, paltolu mubassırın ininde, belediye garnizonunda başlar....
Çocuk esirgeme ve astırma yurduna gözlerini açmış sübyan....Ne meteliği var ne adı..Çocuk esirgeme ve astırma yurduna, bir kaşık düşmanı daha....
-Nasıl da çelimsiz ,el sepeti gibi...annesi gibi “zavallı bir sarı at” !
-bırakın da elsepetimi dünya gözüyle son bir kez göreyim...
-...gitmeden önce....
-ah ki “zavallı sarı at” kalıbı dinlendirmeye gitti...
Gamgemisinin sessiz direkleri uzun olur,o direkler, sivil giyimli darağaçlarıdır....Bayan amansız Mann’ın gamgemisine bir kaçak yolcu daha,zavallı elsepeti, miçoluğu göremeden asılacak !/
(KEMALETTİN TUĞCU’DAN HAMİŞ:ARKASI YARIN...)
EFRAİM SOĞAÇ
Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!
Başımızdan Geçenler, Levent Yüksel Orhan
1/8/2009 · Kategori: deneme
Veysel’in takkesi bağlamında yeniden gündeme gelen kılık kıyafet tahakkümünü düşünürken aklıma ilk gelen İskilipli Atıf Hoca olmuştur. Şapkaya Frenk Serpuşu dediği için idam edilen bu adam için nurcu-islamcı kesim, konformizmin sularına dümen kırmazdan evvel her yıl anma topla
ntıları düzenlerler, meşhur gadre uğramışlık duygularını yılın belli bir haftasında bu adam üzerinden beslerlerdi.
Daha ileri ve derhal yetişilmesi gerekli bir dünyaya angaje olmak adına köklü bir değişim niyetiyle gözünü topluma diken her iktidar için kılık kıyafet, yapıp ettiklerinin tamamlayıcısı, mütemmim cüzü, alameti farikası olmuştur. Rus steplerinin ayazında zavallı halkı Fransız külotlu çorapları içinde tir titreten Deli Petro ile fes ve Mahmudu sani hazırlıkları içinde ilk pantolon giydirilip deneme sürüşü için sokağa salınan saray ağasını linçten zor kurtaran ıslahatçı güruh gibi; Kastamonu’da fötr sallayan son gözü kara yenilikçimiz de bir fikrin en sızdırmaz, en kavi kalıp ve koruyucusu olarak kıyafeti görmüştür.
İktidar yerleştirmeye çalıştığı zihniyetin hem teminatı, hem sembolü, hem de bekçisi olarak kıyafeti gördüğü için ona karşı duyulan en ufak bir şüpheyi rejimin bütüne yönelik bir tehdit olarak algılayıp şiddetle karşılık vermiştir. Bu bahsi hem komik hem de acıklı kılan budur. Daha da acıklı olanı ise, tıpkı Said Nursi gibi İskilipli Atıf hocanın da fikrini kendi kıyafetine sararak korumaya çalışmasıdır. Bugün o mağdurdur yarın öteki olacaktır.
Modern dünyanın cennet yakasında kime giydirilir bilinmez, fakat bizde, yani cinnet
yakasında insandan gayrı her şeye giydirilir kıyafet. Örtünmek/ısınmak gibi bir ihtiyacı tabii bağlamından koparıp bir zihniyetin gardiyanı kılmak bizi hangi cennete götürmüştür bilmem ama cinnetten beslenen o cennete sonsuza kadar ulaşamayacağımızı biliyor ve diliyorum.
Beygir büzüğü kavuğuna sokunduğu misvakla, sünneti seniyye mucibince amel ettiğini bağıran riyakar 18.y.y. münevveri, tanzimatın sıfır kalıp narçiçeği fesiyle ense güzeli kalem efendisi, Kemalizminse elbette Ahmet Kutsi’sidir. Toplu sünnet şenliklerini Cumhuriyet bayramına denk düşürüp, çükleri kesilirken yoksul halk çocuklarını “ Yaşasın Cumhuriyet “ diye bağırtarak kemalizmin sünneti seniyyesini yerine getirecektir. Rasgele….
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
Çapuldan gelen Çapaçul Çapulcular, mehmet işten
1/8/2009 · Kategori: deneme
değil mi ki esin gebermedikçe bana rahat yoktur” k. celal gözütok Çapaçul, artık çok az kullanılan bir sözcük, giyimine temizliğine dikkat etmeyen kişi ya da onun sıfatı anlamında. Çapulcu sözcüğü ile aralarındaki ses ve anlam benzerliği görülmeyecek gibi değil. Hatta çaput sözcüğü de ailenin üyesi gibi. Nişanyan, çaput için eski bez parçası, paçavra diyor; çapul için saldırı, akın diyor çapaçul’un ise Farsça çapan (eski püskü, pejmürde) ile Türkçe çul (atları soğuktan korumak için örtülen örtü)un birleşmesi ile oluştuğunu söylüyor. Dil söz konusu olduğunda sesleri ve hele de sesleriyle beraber anlamları benzeyen iki sözcüğün farklı köklerden, farklı dillerden geldiğine inanmam (bkz. il- kökünün türevleri). Bizimki gibi sondan eklemeli dillerde birbiriyle anlamca ilgili sözcüklerde ses yakınlığı görüyorsanız onların OBEB’ine inerseniz %99 bir olasılıkla sözcüğün kökünü doğru bulursunuz. (ilişki, iletişim, ilmek, ilik, ileri örneklerinin OBEB’lerinin il- olmasından yorumlanacak) Söz konusu ettiğimiz çapul, çaput, çapaçul örneklerinin OBEB’i çap’tır. “çap”mak eylemi koşmak, dörtnala gitmek, akın etmek anlamında Eski Türkçe bir kök. Nitekim Nişanyan da “çapul” sözcüğünün bu “çap”mak eyleminden geldiğini söylüyor. Muhtemelen “çapulcu sürüsü” şeklinde deyimleşmiş olan söz grubunun başıbozuk, düzensiz saldırı gerçekleştiren topluluk olmasından yorumla söylüyor bunu. Doğrudur da, yani çapul sözcüğü “çapmak”tan gelir. Eğer böyleyse çaput ve çapaçul sözcükleri de aynı çapmak eyleminden gelmektedir diyeceğim ben. Peki ama çapmak ile çapul, çapulcu arasında koşmak, saldırmak, dörtnala gitmek bağlamında bir ilgi var da çaput “eski bez parçası” ise bu ilgiyi nasıl kuracağız, diyenlere “çapul” o başıbozuk sürüsüsün yaptığı saldırı ise çaput da o çapulu gerçekleştirenlerin üstündeki eski püskü giysi olmalıdır diyeceğim. Çapaçul o görünümdür. Farsça “çapan” ve Türkçe “çul” sözcüklerinin bileşimi olduğunu değil Türkçe çapmak ve Türkçe çul sözcüklerinin birleşimi olduğunu düşünmek gerekir. Bu arada bir topluluğa ilişkin olumsuz kökenli adlandırmaların o topluluğun düşmanları tarafından oluşturulmuş olmasını neredeyse bir zaruret addetmekteyim. Dolayısıyla olumsuz nitelikli bütün bu adlandırmaların çapulcuların düşmanları tarafından konulmuş olması yani sözcüğün en eski manada Farsça’dan geçmiş olması mümkündür. Nitekim Ahmet Vefik Paşa Lehçe-i Osmani’de çapmak eyleminin anlamını koşturmak,sürmek olarak verdikten sonra Farsça’da çâpîden şeklinin olduğunu söylemektedir. Kaşgarlı Mahmut ise “çap” kökünün Türkçe ve doğal ses (yansıma) olduğunu söylüyor. Ama yukarıda da belirttiğim gibi düşmana saldıran bir topluluğun kendisini “çapulcu” olarak adlandırmasının mümkün olmadığını Farsça’dan alınmış ve Türkçeleştirilmiş olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Bir kök ya da sözcük bir biçimde başka bir dile geçip benimsenirse “çaput” örneğinde görüldüğü gibi sözcükten o dilin yapısına uygun türetmeler eninde sonunda gerçekleşiyor. Bu saptamalar Türk sözcüğünün kendisine ne kadar açılım getirir bilemem. Çünkü, Farsça’da turktâz çapulcu, ılgar; turkcûş yarı pişmiş et ve turkmân Türk demektir. Hepsi de uygar olmayan, uygarlaşmamış gibi bir anlam içeriğine sahiptir.
“değil mi ki şu çapaçul hiçliği ileri götürebilirim
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
tanrı mezarını ısıtsın, Levent Yüksel Orhan
1/8/2009 · Kategori: deneme

anasayfada geniş bir kutucuk var, sayfa açılır açılmaz soruyor, ne düşünüyorsun ? düşünmek sözcüğü türkçede nasıl türetilmiştir.
1- tietze ve ismet zeki eyüboğlu'na göre " düşmekten "
2- sevan abiye göre " düş "ten türetilmiştir.
düşten türetildiğini ileri sürmenin albenisine kapılacak olursak meseleyi ıskalayacağız. yedi silsilemiz taransa akrabalarımız arasında bir kant, bir spinoza çıkmayacağına göre düş gibi iç yeşertici bir sözcüğü düşünme fiilinin temeline harç kılacak bir dilin taşıyıcıları olamadığımız anlaşılır.
peki neden bugün için itibarı, cakası tartışılmaz bu fiilin türkçedeki kökeni olumsuzdur. neden onunla hemhal olanı düşkün sayarlar? ve düşünen nereden nereye düşer?
elleri ırmakların serinliğinde, meyvalar devşirilen bir kucaktan düşmüştür.kucağı yarmaya, karnın içinden bakmaya cehdedmiştir. düşünen düşten düşmüştür aslında. varlığa balkonlar, teraslar eklemeye kalkmıştır. çırpını çırpını giden ılgarda ilk onun atı kapaklanmıştır.
attan düşen için ölüm dışındaki yegane seçenek elbette sürünmektir. sırada sürünmek, sürüne sürüne ölmek var. çadırların kazıkları derinleşmeli. agaçlara, çayırlara yapmaları gereken; kuşlara konmamaları, sulara akmamaları gereken yerler açık açık anlatılmalı. aksi halde olabilecekler listelenmelidir. bu list
elerin yaptırımını infaz edenler seçilmeli. benzerlerinizden gelen elçiler ağırlanıp benzerlerinize elçiler gönderilmeli.... derken nurtopu gibi bir medine(şehir)niz olmuştur. bir düşkünlüğün süreği, medeniyet sürünmektir...
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »

